18 Kasım 2019 Pazartesi

cennet cehennem müteşabihmi

MUHKEM AYETLER VE MÜTEŞABİHLER
MUHKEM AYETLER (Kesin hükümlü ayetler)
MÜTEŞABİHLER(Benzeşenler-Mecazlar)
3Al-i İmran suresi, 7-“Sana kitabı indiren O’dur. Ondandır muhkem ayetler -ki onlar kitabın anasıdır- ve diğerleri müteşâbihlerdir (BENZEŞENLER-MECAZLAR). Şu var ki, kalplerinde eğrilik bulunanlar, fitne aramak ve tevilini aramak için ondan müteşabih olanları izlerler. Ve bilemez tevilini Allah’tan başkası ve ilimde derinleşenler derler ki; “Ona inandık, hepsi Rabbımızın katındandır. ”Ancak akıl sahipleri düşünebilirler.”
İkinci Hayat (AHİRET: CENNET-CEHENNEM) Konusunda Benzeşenler
İnsanın bilgi edinmesi için iki alan vardır. Birincisi ‘Şehadet’ alanıdır. Biz burayı müşahede eder, işitir, görür dokunur ve kavrayabiliriz. Böylece muhkem bilgiler elde ederiz. Bu bilgilerden, evrensel yasalara dayanan Fiziksel bilimler doğar. Bilgi edinilebilecek ikinci alan ise, metafizik olan ‘Gayb’dır. Fakat duyu organlarımız bu alanı kavramakta yetersiz kalır. Her iki terim de şu ayette kullanılmıştır;
“O, görülen (şehadet)i de görülmeyen (gayb)ı da bilen, kendisinden başka tanrı olmayan Allah’tır.”[1]
Burada önemli bir noktanın altını çizmemiz gerekmektedir. Gayb; sadece “Görülmeyen” demek değildir. Aynı zamanda ‘Şu anda hazırda bulunmayan’ demektir. Bu nedenle, o anda hazırda bulunmayan kimsenin onu üzecek biçimde anılmasına ‘Gıybet’ denmektedir. Kelime bazen, bilinenin mukabili olarak da kullanılır. Kur’an’da daha çok insanın kavrayış alanının ötesinde bulunan hakikati nitelemek için kullanılmıştır.
Oysa sadece görülmeyen niteliğindeki bir şey, şehadet alanında bulunan, fakat duyularımızdan uzak kalan yahut zihnimizde gelecek biçiminde algılanan eşya, haber ve hadiseler olabilir. Bunlar bilinebilirlik açısından gayba benzer. Fakat mutlak bilinmez değildir. Meselâ çocuk, annesine misafir geldiğini duymuştur. O bir misafirin geldiğini muhkem olarak bilmektedir. Ancak tanımadığı için misafirin kimliği ve ne zaman döneceği ona gayb gibidir. Fakat bunları her an bilme imkânı olduğundan tam bir gayb da değildir. İşte şehadet alanında bulunup da, gayba benzeyen bu tür haber ve olayları gayb dışında bir isimle adlandırmamız gerekmektedir. Hiç bilinemeyecek olana Kur’an’da ‘el-Gayb’ denmektedir. Biz bundan hareketle; zamanla bilinebilir olana aynı kökten bir kelimeyle ‘Gâib’ diyebiliriz. Böylece mutlak gayb ile şu anda bize gayb gelen şeyi birbirinden ayırmış oluruz.
Meselâ Kıyametin ne zaman kopacağını bilmek bizim için mutlak anlamda bir gaybdır. Çünkü onun zamanını sadece Allah bilir;
“Saat’in bilgisi ancak Allah’a mahsustur.”[2]
“Ben size, Allah’ın hazineleri yanımdadır, demiyorum. Gaybı da bilmem.”[3]
“Size söylenen şey yakın mıdır, yoksa Rabbım onun için uzun bir süre mi koyacaktır, bilmem. Gaybı bilen O’dur.”[4]
Fakat yağmurun ne zaman, nereye ve ne kadar yağacağını takdir eden bilgi mutlak gayb olsa da, onun yağacağı yer, zaman ve miktarı bilmek gayb değil gâibdir. Çünkü bulutların cinsi, yoğunluğu ve rüzgârın seyri gibi emareler, onun zamanını ve yerini bize haber vermektedir. Nitekim yukarıdaki ayet, kıyâmetin zamanını bilmeyi Allah’a tahsis ettikten sonra şöyle devam eder;
“Yağmuru indirir, rahimlerde bulunanı bilir, kimse yarın ne kazanacağını bilemez ve hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Allah şüphesiz bilendir, her şeyden haberdardır.”
Allah, sadece bunları değil, her şeyi bilir. Ama hiç kimsenin bilemeyeceği, sâdece Allah’ın bileceği başka şeyler de vardır. Bu ayette vurgulanan şudur. Yarın ne kazanacağını ve nerede öleceğini bilemeyen kimse, kıyametin saatini nasıl bilsin? Fakat yağmurun ne zaman yağacağı, ana rahminde ne olduğu, ne zaman şiddetli bir depremin olacağı mutlak gayb ile sınırlanmamıştır. Bunlar sadece bilemeyene gâibdir. İlk ikisinin şu anda bilim adamları için gâib olmaktan çıktığını da biliyoruz.
İkinci hayata (ahrete) gelince. O mutlak anlamda bir gaybdır. Doğal olarak oradaki nimet ve azabın mahiyet de insan için gayb kalacaktır. Fakat din koyucusu, kulların iman ve inkârına karşılık onlara vereceği nimet ve azabın niteliklerini anlatacaktır. Bu anlatış da elbette muhataplarının diline yani onların nimet ve azap kültürlerine uygun düşmesi gerekir. Aksi takdirde, sözün ruhlara bir etkisi olamaz.
Kur’an’ın ilk seslenişi, döneminin büyük bir kentinde, köleleri ve hizmetçileri bulunan zengin bir halka olmuştur. Bu halkın yoksulları genelde ona uymuşlar, zenginleri karşı koymuşlardır. Bu nedenle, Kur’an vaat ettiği nimetleri doğal olarak o yoksulların hoşlanacağı, kendisiyle tehdit ettiği azabı da o şımarık zenginlerin kaygılanıp korkacağı niteliklerle anlatmıştır.
Onların nankör zenginlerinin en nefret ettiği şey şüphesiz sıcaklıktır. Kur’an da, onların yaptıkları kötülüklere karşılık onların hiç istemediği bir şeyden, ateşten söz eder. Fukaranın hasret kaldığı şey de yeşillikler arasında ferah bir ortamdır. Kur’an da, o yoksulların iyiliklerinin karşılığını, onların özlemini duyduğu bahçelerle tasvir eder.
Şimdi eğer biz, günlerinin çoğunu kar ve buz üzerinde geçiren zalimleri ateşle tehdit etsek yahut hayatı zaten bağ ve bahçelerde geçen iyilere bahçeler vaat etsek, Kur’an’ın aldığı neticeyi almayabiliriz.
Yani, üzerinde durulan coğrafya Arabistan, uyarılan toplum Arap, aralarından seçilen elçi Arap, onlara cehennemi ve cenneti tanıtan da Arapça bir Kur’an’dır. Buradan şu noktaya ulaşmamamız zor olmasa gerektir. Kur’an’ın kendi dilini Arapça ile sınırlaması, aynı zamanda o günkü Arap kültürüyle de sınırlandırması anlamına gelir. Yani Arapça Kur’an, aynı zamanda gününün Arap kültürüyle konuşan Kur’an demektir.
Bu durumda, yukarıdaki üç paragraftan şunlar anlaşılırsa yanlış olmayacaktır. Mutlak gayb alanını anlamak için iki benzetmeye ihtiyaç olacaktır. Birincisi gaybdan haber vermedeki zorluktandır. Bu zorluk, haber verilen yerle o haberi alanın saha ayrılığından kaynaklanır. Bu nedenle Kur’an ikinci hayattaki meyveleri bu hayattaki meyvelere benzetir.
“İnananlar ve yararlı işler yapanlara, içlerinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele. Onlara bir ürün rızk olarak verildiğinde, “Bu daha önce de bahşedilenin aynısıymış” derler. Bunlar, müteşabih olarak sunulmuştur.”[5]
Benzetme gereğinin ikincisi, verilen haberin, zihinlerde algılanış biçimindendir. Bu haberi veren toplumla, alan toplumun kültür farkı bu gereği artırır. Ayetlerde cennet; huzur verici gölgeler, tarifsiz güzellikte eşler, üzüm, nar, hurma, kuş eti, girift ağaçlar, zencebîl, kâfûr, misk, ipekler, atlaslar, kanepeler, divanlar, yastıklar, dolaşıp hizmet eden sürekli aynı yaşta, güzel kız ve oğlanların bulunduğu, içinden ırmaklar akan bahçeler şeklinde tasvir edilir.
İnananlara; ağzı mühürlü bir testiden, gümüşten sırça kadehlerde, içine kâfur ve zencefil karıştırılmış tertemiz, güzel kokulu bir şarap sunulur. Zencefil, güzel kokusuyla içkiye lezzet katan bir baharattır. Kâfûr soğukluk, zencefîl ısı verir. İçildikten sonra ağızda misk kokusu bırakır. İçenleri sarhoş edip salyalarını akıtmaz. Öyle bir iki kadeh içmekle tükenecek gibi de değildir. Çünkü Tesnim ve Selsebîl denen bir pınardan beslenir. Tesnim, Allah’a yaklaştırılanların içki pınarıdır. Selsebîl ise içimi gayet lezzetli, tatlı, boğazdan çok rahat geçen bir içkidir.
Altın ve gümüş kaplara konulmuş leziz yemekleri ve temiz içkileri dolaştıranlar, ihtiyarlamazlar, tazelikleri bozulmaz. Ölümsüz gençlerdir onlar. Etrafa saçılmış inci taneleri gibidirler. İnci taneleri düz yerde dağınık olursa ışığı birbirine vurduğu için güzel bir görünüm verir. O kadar güzeldirler. Onlar süreklidirler.[6]
Nankörlüğe karşılık olarak verilecek cehennem için de tasvirler yapar Kur’an. Özellikle ateş bunların başında gelir. Düşünün ki şımarık bir zengin; kavurucu bir sıcakta çölde kalmış. Açlık gidermeyen dikenli otlardan başka bir yiyeceği yok. Şiddetli bir susuzluk içinde, fakat kaynamış ve kirlenmiş içeceklerden başka içeceği de yok. Yaşamanın ve ölmenin bulunmadığı bir çaresizlik ortamında.
“Cehennem bir gözetleme yeri olmuştur. Azgınlar için bir barınak. Devirlerce kalacaklardır içinde. Ne bir serinlik tadacaklar ne de bir içecek. Sadece; kaynar ve atık bir su”[7]
Şimdi cennet ve cehennemle ilgili şu tasvirler bize bir şeyler hatırlatıyor. Çünkü bu kavramlara yabancı değiliz. İşte inananlara verilen cennet nimetleri, bu hayatta tanıdığımız nimetlere böyle benzer. Nankörlere verilecek karşılık da bu ilk hayattaki mahrumiyetlere benzer. Fakat aynen böyle midir? Buna rahatlıkla hayır diyebiliriz. Gerçekte bunlardan çok farklı olmalıdır zira iki hayatın oluşu birbirinden farklıdır. Orada zaman algısı bildiğimizden farklıdır;
“Göklerle yer genişliğindeki cennet”[8]
“Sakınanlara vaat olunan cennetin meseli şöyledir: Orada bozulmayan sudan ırmaklar, tadı bozulmayan sütten nehirler, içenlere lezzet sunan bir şaraptan nehirler, süzme bir baldan oluşan nehirler var.”[9]
Bu hayatta; tadı bozulmayan su ve lezzeti bozulmayan süt bulunur mu? Süzme baldan bir nehir nasıl olur? Ayrıca, herkes sütü ve balı sevmeyebilir de. Şarap, hiç tatmamış kimseye de lezzetli gelir mi? Bu nedenle cennette bunların da ne işi var diyen çıkabilir.
Bu son ayetlerden anlıyoruz ki cennet ve cehennem tasvirleri muhkem değildir. Çünkü cennet ve cehennem sadece vaad ve vaidden ibaret değildir. Zaten ayette bunların bir ‘Mesel’ olduğu söylenmektedir. Nitekim bu sayılanları ödül ve ceza olarak algılayışlar da farklıdır. Bunlar kalplerinde hastalık olanların hastalığını artırabilir. (Ahmet Baydar, Muhkem ve Müteşabih)
———————————————
[1] Haşr, 59/22.
[2] Lokman, 31/34.
[3] Enâm, 6/50.
[4] Cin, 72/25-26.
[5] Bakara, 2/25.
[6] Kur’an’ın sürekli anlamında kullandığı kelime ‘Huld’dur. Uzun zaman kalıcı olmaya da ‘Hulûd’ denilir. Kelime, hem uzun zaman için, hem de sonsuzluk için kullanılır. Yaşlandığı halde saçları ağarmayan, dişleri dökülmeyen kimseye de ‘Muhlid’ denir.
[7] Nebe’, 78/21-25.
[8] Âl-i İmrân, 3/133.
[9] Muhammed, 47/15.

17 Kasım 2019 Pazar

Korunan Kur'an'a Rağmen Sapmalar ve Sebepleri

Korunan Kur'an'a Rağmen Sapmalar ve Sebepleri

Ocak 1994A+A-
A. Sapma Ne Demek?
I. Sapmayla ilgili TerimlerDalalet: Hidayetin karşıtıdır (17/15, 6/117, 2/175). Çölde giderken yolu kaybetmek dalalet olduğu gibi, sevgide ölçüyü yitirmek de dalalettir (12/83). Şaşma ya da yolu hiç bulamamaya da dalalet denir. Kısaca, unutarak veya kasten, doğru yoldan az veya çok da olsa ayrı olmaktır.
Dalalet, Kur'an-ı Kerim'de vahiyden habersiz yaşadığı için küfür isnadı yapılamayana (3/164, 93/7), bilmeyene (2/282), şaşana (12/95), kaybolana (6/24), boşa gidene (18/104), isyan edene (33/3) ve küfredene (2/108) ıtlak olunur.
Gaflet: Kayıtsız ve dikkatsiz olmak.
Zeyğ: Sapmak.
Zulm: Yerini değiştirip, başka bir yere koymak (2/35).
Heva: Hayvani iştihadan doğan doğal eğilim. Bilginin zıddı (2/145, 30/8, 2/120). Hakk'ın zıddı (5/48). Zan (6/116). Şer temayül. Hevasını ilah edineni Allah saptırır (45/23).
İstikbar: Tepeden bakmak (39/59, 74/19-25). Uluvv (27/13-14).
Fücur: Kıyameti yalanlamak (75/3-6, 83/12). Küfür (80/42) ve Birr'in zıddı (82/16).
İ'tida: Haddi aşmak (5/87, 5/95). İlahi hakka zulüm.
İsraf: Başkasının hakkına tecavüz etmeden aşırı sarfiyat (7/31, 6/141). Bazan da zulüm anlamında (6/80-81, 40/34-35, 20/127).
Kend: Nimetleri başkalarına çok görmek ya da nankörlük.
Bağy: Kendini ya da başkasını bilmezlik, haddi aşmak (42/27). Zenginlikle şımarıp sapmak.
Küfr: Bilmezlikten gelip örtmek, nankörlük. İmanın tam zıddı. Yaratana karşı kibirleşmek.
İstiğna: Kendisini üstün ve yeterli görmek (96/6-7).
II. İblisin Sapması (İstiğna)
Ülkemizde şeytanın "akletmek"ten dolayı saptığı hakkında yaygın bir inanç var. Oysa aklederek kıyas yapanlar meleklerdir. Onlar, "halife" sözünden hareketle; "biz seni takdis ediyoruz, kan dökecek birisini mi yaratacaksın?" (2/30) derler. Melekler böyle derler, fakat yine de Allah'ın "Adem'e secde edin!" emrine hemen uyarlar. İblis ise böbürlenerek inkar eder (2/34), Yani İblis'in sapma sebebi akletmek değil, belki akletmemek ve kıyas yapmamaktır, O, "Adem'e secde etmene engel olan nedir?" sorusunu şöyle cevaplandırır: "Beni ateşten, onu çamurdan yarattın. Ben ondan iyiyim." (38/76)
Halbuki "akıl" her varlığın kendi yaratılışında iyi olduğunu söyler. Ateşin çamurdan üstün olduğunu iddia ederek isyan etmek (17/61) akletmek değil, olsa olsa gurur ve kibre dayalı bir ırkçılıktır. Şeytanın sapmasında sebep "akletmek" değil, istikbar (38/71-75) ve istiğnadır. Tepeden bakmak ve kendini yeterli görmek... İstiğna, ilk nazil olan ayetlerde de insanın sapma sebebi olarak belirtilir: "İnsan kendisini yeterli (istiğna) gördüğü için azar." (96/6-7).
III. Ademoğlunun Sapma Sebebi (Hased)
Adem'in iki oğlu var. Onlar birer kurban keserler. Biri kurbanının kabul edilmediğini öğrenince, kurbanı kabul edileni öldürür (5/27-31). Bu cinayetin sebebi nefiste duyulan hasettir.
Hased, fazilet ve nimetlerin başkasında da bulunmasından hoşlanmamak, bu fazilet ve iyilikleri yok etmek için şer düşünmektir. Hasetçi Allah'ın taksimine razı olmayan kişidir.
Nisa Suresi'nde küfrün sebeplerinden birinin de peygamberliği hased etmek olduğu bildirilir. Aslında, İblis'in sapmasında da hasetten bir pay var. Adem'in üstünlüğünü hased, işte ırkçılığın muharriki bu.
Ahirette ateşe giren kafirler şöyle der: "Rabbimiz, cinlerden ve insanlardan bizi saptıranları bize göster, onları ayaklarımızın altına alalım." (41/29)
Bazı müfessirler bu ayeti tefsir ederken, saptıran cinnin İblis, saptıran insin de Kabil olduğunu söylerler.
Ademoğlunun sapma sebebi, adam olan herkesin sapma sebebidir.
IV. İnsan Niçin Sapar?
Hidayete eren de sapan da insanın kendisidir. Kur'an-ı Kerim'in anlatımına göre Allah-u Teala her şeye yaratılışını verir (20/50). Takdir ve tesviye eder (87/1-3). Herkese iyilik ve kötülük (takva-fücur) yapma potansiyelini ilham eder (91/7-8). Vahy müminlere şifa ve klavuz (hüda) inanmayanlara ise körlük olur (41/44). Kur'an ayetleri müfsitlerin tuğyanını (5/64), ondaki meseller kafirlerin hastalığını, müminlerin de imanını artırır (74/30-31, 2/26, 7/30-31, 9/124-125). Kur'an'daki mesellerle sapanlar Allah'a verdiği ahdi bozan fasıklardır (2/26).
O fasıklar, ilk insanın anne babasız (3/59), Yahya(a)'nın da çocuktan kesilmiş yaşlı anne babadan (19/4-10) olabileceğine inanır ve her an, değersiz bir sudan insanın yaratılmasını izlerler de, yine de iffetli, kocasız Meryem'in çocuğunun babasının Allah olduğunu söyleyerek saparlar.
İşte bu da ayetle bir sapmadır. Onlar bütün ayetleri görseler de inanmazlar (7/146). Kim hidayete ererse kendisi içindir. Kim de saparsa o da aleyhine olur (39/41, 10/108, 17/15). Her şeyi belirleyen Allah, imtihan için (7/155) sapmaya izin verir. O, katındaki bir ilme göre (45/23) müsrif-i mürtabı (40/34), fasıkları (2/26), zalimleri ve kafirleri saptırır (40/74).
Biz rabbimizin vahyi sayesinde yol bulduğumuzdan (34/50) her iyilik Allah'tan, her kötülük de nefsimizdendir (4/79). Kim verir, korunur ve güzeli doğrularsa Allah ona kolayı kolaylaştırır. Kim cimrilik eder, kendini zengin görür, tenezzül etmez ve en güzeli yalanlarsa ona zoru verir (92/5-10).
O halde hidayete eren de, sapan da kişinin kendisidir (17/15). Kendisini İslamlaştıran (tezkiye) hidayete erer (79/18-19).
V. Peygamberler Sapar mı?
Kur'an-ı Kerim'in anlatımıyla onlar da insandır (17/94), ölümlüdürler (21/7-8). Yemek yer (5/5), çarşıda gezerler (25/21). Fakir de olabilirler (98/68). Eşleri ve çocukları olur (13/38). Kadınlardan hoşlanırlar (33/52). Gaybı bilmezler (6/50). Buhranda olur (93/7), isyan eder (20/121), günah işlerler. Ama Allah onları gafletten (12/3) sırat-ı müstakime iletir (45/52).
Peygamberimizin namazı dört kılacakken beş kıldığı, sehv secdesi yaptığı, şaka yaparken üzdüğü, üzüldüğü, istişare ile başkalarının görüşünü tercih ettiği olmuştur. O Hira'da düşünmeyi tercih etmişken, vahy onu şehre döndürmüş, kıble arayıp duruyorken (2/142-147) vahy onu Beytullah'a yöneltmiştir. O ahkam ayeti bulunmayan konularda bazen eski şeriatlara göre hüküm vermiş, bazen de vahy gelinceye kadar beklemiş, sorulan soruları da cevapsız bıraktığı olmuş ve hatta içtihadda bulunmuştur (9/43).
Bütün bunlara rağmen şunu belirtmek gereklidir. Peygamberler hatalarda ısrar etmemişler, hatayı farkedince tevbe etmişlerdir. Onlar sürekli ikaz edilmişler, izin verilen sahayı aşmak üzere iken çekilmişlerdir.
Hz. Peygamber hatalı işlerinden dolayı Kur'an'la uyarılmış (22/52, 69/44, 18/23), böylece hatalar onun sünnetinin güzel örnek olmasını bozmamış, tebliğin uygulamasını zandan korumuştur.
İşte bunun için peygamberlerin yanlışlıkları kendilerinden sonra örnek oluşturmamıştır.
B. Sapmalar ve Zikir
I. Zikrin Tarihteki Sürekliliği ve Korunması Sapmaları Islah içindir
Adem (a) ile Muhammed (s) arasındaki nebiler arka arkaya sapmaları ıslah için gönderilmişlerdir. Onların hepsine vahyedilen zikirdir. Bugün korunan da zikirdir.
Ali Bulaç'a cevap olarak yazılmış bir misyoner broşüründe deniyor ki, "Kur'an'ı korumayı garanti eden Allah niçin Tevrat ve İncil'i korumamış?" Biz cevaben diyoruz ki; Allah 'zikri' korumuştur (15/9). Tevrat ve İncil de zikirdir. Onları bilenlere de Ehl-i Zikr denir. Kur'an'da olanlar, öncekilere indirilenlerdir (15/9) ve korunan Kur'an'la hepsi korunmaktadır. Kur'an'ın diğerlerinden farkı Arapça bir zikir olmasıdır. Kur'an hatırlatır, yol ise aynıdır (26/191-199).
Fatiha Suresi Kur'an'ın özüdür. Fatiha'nın da özeti sapmalardan korunmak için alemlerin rabbinden hidayet istemektir. Hidayet, sapan Yahudi ve Hıristiyanların durumuna düşmeden sıratı müstakimde olmaktır. Bu da ibadet ve istianeyi (fiziki-ruhi yönelişi) Allah için yapmakla mümkün olur. İşte her namazın her rekatında her an muhtemel olan Yahudi ve Nasrani cinsli sapmalardan Allah'ın hidayetine sığınırız.
Bitkilerde yeme içme, hayvanlarda buna ek olarak arayıp bulma, insanlarda bunlara ek olarak düşünüp yapma hidayeti var. Fakat bunlar insanda makdür olarak var. Bizim namazda Allah'tan istediğimiz makdür değil. Biz istersek takdir edilecek vahy hidayetidir. Bu hidayeti sadece namazda değil, her işimizde isteyeceğiz. Bizi buna sevkeden bir ayet var Kur'an-ı Kerim'de: "Her ne işte bulunsan, Kur'an'dan o işle ilgili ne okusan..." (10/61). Bu ifadeden, her yeni olayın hükmünün ne olduğunu öğrenmek için Kur'an okumak lüzumu anlaşılıyor. İşte vahyin korunması, her yeni olayda muhtemel bir sapmayı önlemek içindir.
Burada "Kur'an'da her probleme çözüm var mı?" sorusu hatırlanır, Bu sorunun cevabı evettir, ancak cevaplar muhteliftir. Bize göre şu ayet öyle bir sorunun cevabı olmaya yeter: "Rablerinin çağrısına gelirler, onların işleri aralarında danışma iledir." (42/38).
Cevap olarak bu ayet yeter; çağrıya icabet eder ve işlerini de danışma ile yaparlar. Fakat problem bitmez, 'çağrı' vardır, ama çağrı etrafında oluşan engeller de vardır.
II. Korunan Kur'an'a Rağmen Sapma Sebepleri
a. Kur'an-ı Kerim'in Anlaşılmadığının Telkin Edilmesi
Övünebiliriz ki, ümmetin vahiy dışı ideolojilere karşı İslami sürekliliği sağladığı üç hususu vardır. Allah'ı birlemek, Kur'an'ın O'nun kelamı olarak bütününe inanmak ve Hz. Muhammed'in O'nun son peygamberi olduğunu kabullenmek. Övünebileceğimiz üç nokta.
Ama maalesef müslümanların diliyle gelişen vahdet-i vücud fikri tevhidi, marifet fikri vahyi, Nur'u Muhammed fikri de son peygamber inancını hedef almış görülmektedir. Hind, Yunan ve İran felsefeleriyle temastan sonra İslam dünyasına İşrakilik'le giren marifet fikri Kur'an-ı Kerim dışında bir vahy türü icad etmiş, Kur'an'ı geri plana iterek anlaşılmayan ilahi bir kutsal yapıp rafa kaldırmıştır.
Oysa Kur'an onu taşıyabilen herkesi muhatap alır. Onu okuyanlar elbette farklı anlayabilirler. Bu durum ilk muhatapları için de söz konusudur. Sahabeden Ady b. Hatem 2. surenin 187. ayetinden; siyah ve beyaz ipliğin fark edilebileceği ana kadar sahuru sürdürmek gerektiğini anlar. Sonra da saate bakar gibi, sahurun bitiş vakti için iki ipliğe bakar. Daha sonra da Hz. Peygamber'e giderek doğru anlayıp anlamadığını sorar. Hz. Peygamber ona ayetin devamındaki "mine'l-fecr" beyanını okuyarak "Bu siyah ve beyaz ipliklerin değil, gece ve gündüzündür." der. "Hz. Peygamber sahabeye: 'Sen anlamıyorsun, yanılırsın bundan sonra Kur'an okuma.' demez." Ama bugün Kur'an'ı anlamayın diyenler var.
Şimdi de İstanbul ve Mısır'dan iki anlayış nakledelim:
Yıl 1990. Çok okunan dini bir gazeteye yazdık ki: "Arapça'yı biliyorum. İster istemez Kur'an'ı anlıyorum. İsabet edip etmediğini kontrol için tefsirlere bakıyorum, fakat maalesef hep o Mutezile haklı çıkıyor. Mutezile haklı çıkmasın diye okumayayım diyorum, ama yine olmuyor, namazda okumam gerekiyor. Namazda da istediğim yeri okuyayım diyorum, o zaman da bana imam olan birisi namazda istediği yeri okuyor, sonuçta ben Mutezile'den yine kurtulamıyorum. Ne yapmamı tavsiye ediyorsunuz?"
Cevap aynen şöyle: "(Saadet-i ebediyye-i) okuduktan sonra Kur'an-ı Kerime yanlış mana vermezsin, rahatlarsın. Önce Ehl-i Sünnet itikadını öğrenmek lazımdır." (Ali Güler Türkiye, 19-10-1990).
Şimdi de Mısır'dan bir anlayış. Hasan el-Benna naklediyor:
"Üstad Abduh der ki: Kur'an'ı, vahy günlerinde okunuyormuş gibi okuyun, bunu yaparken tefsirlere bakmayın. Eğer kelimeler arasındaki bağlantıyı kuramamışsanız o zaman değişik tefsirlere bakın. Bundan sonra Kur'an'ın size çizmiş olduğu yolda yürüyün, dayanabileceğiniz bütün sorumlulukları üzerinize alın." (Hasan el-Benna, Tefsir İlmi ve Fatiha Tefsiri, s. 23-24, 1990, İstanbul.)
Yine de belki, Kur'an'ın anlamında hata etmekten korktuğu için onu sadece teberrüken okumak isteyene saygı duyulabilir. Fakat, onun anlaşılamazlığını telkin etmekle birlikte, yeri geldiğinde tefsir ve hatta te'vil yapmaktan çekinmeyenlerin ahlak anlayışlarını merak etmemek mümkün değildir. Bu ağır bir itham kabul edilmelidir.
İmam Zerkeşi; "Anlamadan Kur'an okumak mekruhtur." derken İmam Kurtubi "Kur'an'ı anlamadan ezberleyenler yük taşıyan eşeklerdir." diyor.
b. Teczii Tefsirde Sapma Sebeplerindendir
Kur'an-ı Kerim'e zindanlarıyla yaklaşarak, atomcu zihniyetle anlamaya çalışmak da onu anlamadan okumanın başka bir yoludur. Oysa, parça ancak bütünde tam olarak bilinir.
Kur'an-ı Kerim'de bir beyan var; "Siz mutlaka tabakadan tabakadan binersiniz." (84/19).
Süleyman Ateş; bu ayetle "insanın nesilden nesile geçerek tekabül etmesine ya da uzay gemileri aracılığı ile aya gitme çabalarına işaret olabilir" diyor. İşte bunun için de ayeteki "biniyorsunuz" anlamındaki fiile "bineceksiniz" şeklinde bir anlam veriyor. Oysa Kur'an'ın bu beyanından önce şu ifade vardır: "Ey insan, sen rabbine doğru çabalayıp durmaktasın, nihayet O'na varacaksın."
Bu bölümde konu insanın dünyadaki hali ve bir sürü çabasından sonra ahirette hesaba çekileceğidir. İnsanoğlunun güç ve kudretine değil, aksine acizliğine işaret edilerek güç ve kudret sahibi Allah'a hesab verileceğinden söz edilir.
c. Bilimsel Tefsir de Sapma Sebeplerindendir
Deyim yerindeyse, bugün bir bilimsel tefsir "salgını" var. Böyle bir eğilimin sebebi elbette ümmeti keyifsiz ve kırık yapan sekülerizme karşı din ile labaratuvarı birleştirme kompleksidir. Halbuki insanın elinin altındaki tecrübi gelişmeler Kur'an'ın bahis alanı değildir. Ve aslında bu cins yaklaşımlar O'nun sapıklıktan kurtuluşa merkezli mucizeliğini unutup, daha önceki peygamberlere verilen hissi mucizeler gibi algılanmak istendiği imajını vermektedir.
Bazı ayetlerin bugün daha çabuk ve daha çok okuyucusu tarafından anlaşılabileceğini söylemek mümkündür. Cahil Arab'ın "gece gündüzden öncedir" şeklindeki kabulüne karşı "gece gündüzü geçmez" diyen Kur'an'ın beyanını bugün dünyanın yuvarlak olduğunu, gece ve gündüzün aynı anda bulunduğunu bilen çocuklar da hemen anlar. Bu mümkündür.
Fakat hala Kur'an'da anlaşılamayan yerler olduğunu ve bunların daha ileride teknolojinin gelişimi ile anlaşılabileceğini iddia etmek onun anlaşılmazlığını başka bir dille ifade etmek olur.
Şunu söyleyen maalesef bir öğretim üyesidir: Kur'an-ı Kerim'de öyle ayetler vardır ki, bunlardan kastolunan manalar ancak modern ilmin ulaştığı veriler sayesinde anlaşılmıştır demektedir. (Doç. Dr. Salih Akdemir, İslam Araştırmaları, Yıl 2/8, s. 19). Ama Kur'an şöyle diyor: "Sana Kur'an'ı okuduğumuz zaman onun okunuşunu takip et. Sonra onu açıklamak da bize düşer." (75/128-19, 11/1-2).
Kur'an'ın açıklanmasını Kur'an'a bırakmayanlar zamana ve laboratuara bırakıyorlar, "Onlara bir ilim üzere açıkladığımız." (7/52) şeklindeki ayet mealini, "Bilgiye göre açıkladığımız kitap" şeklinde tahrif ederek, adeta tefsirin tamamını "bilgiye" teslim ediyorlar (Celal Yıldırım, Kur'an ve Modern İlim, Önsöz).
Şimdi müsaade ederseniz, tefsiri "laboratuara" teslim eden bir profesörün demek istediklerini anlamaya çalışalım. Profesörün üzerinde durduğu ayet şu:
"Ne yerde, ne gökte zerre ağırlığınca bir şey, rabbimin (bilgisinden) kaçmaz. Ne bundan küçük, ne de büyük hiç bir şey yoktur ki hepsi apaçık bir kitapta olmasın." (10/61)
Zerre, küçük karınca demek ya da karınca başı. Bir anlamda güneş ışığında görünen toz. Bu kelime son dönem Arapçasında atom ve molekül anlamında kullanılıyor. İşte bu profesörün işine yarıyor ve bakın ne diyor: "Kur'an'da zerre ve daha küçüğü denilmekle atomun parçalanma imkanı açıklanıyor. Ayrıca yeryüzünde olan atomların özelliklerinin güneş, ay ve yıldızlarda olan atomlardan farklı olmadığına da dikkat çekiliyor." (Prof. Abdulfettah Tabbara, Kur'an ve Modern İlim, İstanbul).
Şimdi de ayeti baştan okuyalım: "Ne işte bulunsan, Kur'an'dan o işe dair ne okusan ve siz ne iş yapsanız mutlaka biz içine daldığınız an yaptığınızı görürüz. Ne yerde, ne de gökte zerre ağırlığınca bir şey, rabbinin bilgisinden kaçmaz. Ne bundan küçük, ne de büyük hiç bir şey yoktur ki hepsi apaçık bir kitapta olmasın..." (10/61, ayrıca bkz.: 34/3, 34/22).
Profesörün yukarıdaki izahının; Kur'an'ın Allah yaptığınız en küçük, en büyük her şeyi bilir" hidayetini saptırmaktan başka bir şeye yaramayacağını söylemek istiyoruz.
d. Mezheb Taassubu da Sapmaya Sebep Olabilir
Fetvayı verdikten sonra, ona uygun mesned arama, nassı o fetvaya uydurma çabaları.
El-Maturidi kelamına göre "iman" tasdikten ibarettir. İnkar etmeyen birisi, amelsizliğinden dolayı tekfir edilemez. Çünkü amel imandan bir cüz değildir. İşte bunun için Maide Suresi'nin 14. ayetindeki "Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler kafirlerdir." şeklindeki kısmı, "Allah'ın indirdiğine inanmayanlar kafirlerdir." şeklinde yorumlanmıştır.
e. Alışkanlıklar, Çevre Zindanı ve Siyaset de Sapma Sebeplerindendir
Alışkanlık, insanı sürekli tehdit eden zaaflardan birisidir.
Bahreyn valisi Kudame, şarap içerek sarhoş olur. Hz. Ömer, şahidleri dinledikten sonra ceza vermek ister. Kudame "Şu anda takva üzere bulunuyorum, salih amel işliyorum. Maide Suresi'nin 93. ayetine göre bana ceza veremezsin." der. İbn Abbas, aynı surenin 90. ayetini okuyarak o hükmün içkinin haram oluşuna muttali olamayanlar için olduğunu söyler. (Suyuti, el-İtkan, Beyrut, 1973, 2/186-189).
Kainatın Hz. Muhammed hürmetine yaratıldığını, Adem'den önce, Nur-u Muhammed'in var olduğunu, ilk insanın suçunun, Nur-u Muhammed vesile edildiği için bağışlandığını, Nur'un, peygamberler soyu ile alından alına Hz, İbrahim'e ve ondan da Hz. Muhammed'e kadar taşındığını, bu silsilede inanmıyor bilinen Azer'in aslında İbrahim peygamberin babası değil, amcası olduğunu, başka inanmadan ölenler de varsa, onların dirilip iman etikten sonra öldüklerini, aksi takdirde 'silsile'nin kopuk olacağını, silsileyi devam ettiren, seyyid ve şeriflerin kesinlikle büyük günah işlemeyeceklerini, küçük hatalarının da görülmemesi gerektiğini söyleyenler nedense hep aynı coğrafyanın insanlarıdır.
Kur'an bütün insanların aynı soydan olduğunu Allah-u Teala'nın hiç bir soya garanti vermediğini bildirdiği, üstün olmayı sadece takvaya bağladığı halde "Nur'u Muhammed" fikrini devam ettirenler çevre zindanını aşamayanlardır.
Cenab-ı Hak İbrahim (a)'e "Ben seni insanlara imam yapacağım" dediğinde Hz. İbrahim "Soyumdan da." demiş, fakat Allah-u Teala "Zalimlere ahdim ermez, yani senin soyundan da olsa, zalimler için söz vermedim." (2/124) demişti.
Ve Kur'an diyor ki: "Allah katında mükerrem olanınız, mütteki olanınızdır." (49/13).
Müminler kardeştir (49/10). İnsan salih ameliyle üstün olabilir (98/7). Renk ve dil gibi farklılıklar (30/22) birbirlerini tanısınlar (49/13), hayırda yarışsınlar içindir (2/148) diyen Kur'an-ı Kerim soyla gelebilecek bir fazilet beyan etmez.
Buna rağmen Şemsuleimme Serahsi (483) "üstünlüğün takva ile ölçülmesi ahirette olacak" der. Huccetulislam Gazzali de (505), şerefli olmayı üç şeye bağlar: Peygamber soyundan olmak, alimler soyundan olmak, ehli takvaya mensub olmak. ("Mağnil Muhtaç", İslami Araştırmalar, Cilt: 2, Sayı: 8, s.12-13). Ebu'l-Berekat Nesefi (810) "Arap'dan başkası, Arab'a denk olamaz." der. Bu anlayışlar her ne sebepden doğarsa doğsun, her ne maksatla bu sonuca varılırsa varılsın, Kur'an'ın insanın değerini şahsına bağlayan tebliğinden tam bir sapmadır. Bu cins yanlışlıkların hemen hemen aynı coğrafyada ve aynı dönemde olması da sapma sebebinin, çevre zindanıyla, siyasetle irtibatını ifade etmektedir.
İslam tarihinde görülen ilk sapmalar, Kur'an'ın lafızlarının farklı ya da yanlış anlamaktan değildir. Aksine Kur'an'ın kavramları, temeli siyasi ayrılıklara dayanan görüşlerle doldurulmuştur.
Belki de siyasi sahadaki haricilik ve düşünsel alandaki Mutezile hareketi, vahyin gerçeklerinden kaçmaya çalışan vicdanı uyarmasaydı, siyaset daha derin sapmalara sebep olacaktı.
Genelde önce yöneticilerde görülen "ahlaki bozulmayı" ilk takip eden konu "Büyük günah işleyenin durumu"dur. "Amelin imandan cüz olup olmadığı da bununla ilgilidir. "Günahkarın cehennemde yandıktan sonra şefaatle cennete alınması, "kulların fiilleri", "kader" ve benzeri konularda derinleşen kelami tartışmaların hepsinin temelinde siyasi eğilimler bulunmaktadır. Siyasi eğilimler tarihin her döneminde yalan söyletmiş ve ona inanmayanı da sapık saymıştır.
Şiatu Ali, onlardan ayrılan Hariciler ve Muaviye taraftarları (calibi dikkattir, ders kitapları bu sonuncuya Tarafsız Çoğunluk diyor). Bu üç grupta da ashabdan kimseler var. Allah Rasulü'nün Kur'an'la övülen, Hz. Peygamber'in "arkadaşlarım" sözüne değer, seçilmiş insanları teberri ederek söylemek istediğimiz bir şey var. Hz. İsa'yı ihbar eden de peygamber arkadaşı olarak biliniyordu. Savaşa iştirak etmemeleri, Kur'an'a konu olmuş kimseler vardı sahabe arasında.
Hz. Ebu Bekr'in savaştığı mürtedler? ve müslümanların arasında zahiren İslam muamelesi gören münafıklar... Hz. Peygamber'in irtihali ile nasıl oldu da her biri ayrı ayrı yıldızlar gibi (hadi) oldular?
f. Peygamber ve Sözleri Hususunda İfrat ve Tefrit
Peygamber'in İbnullah (Allah'ın Oğlu) ve sözlerinin de Kelamullah (Allah'ın Kelamı) mevkiine yükseltilmesi... Hıristiyanca bir sapma... Kur'an-ı Kerim'de, Hz. Peygamber'in (önceki peygamberlere verilen cinsinden) beşer üstü bir hayatından özellikle söz edilmemesine rağmen onun siyeri abartılarla doldurulmuş, sonra da her sözünün Kur'an'a eşit olduğuna, hatta onu neshedebileceğine inanılmıştır. Nasraniler, nasıl Hz. İsa'nın hayatını anlatan her çeşit eseri (İncil) cümlesinden saymışlarsa, Hz. Peygamber'in işleri ve sözleri de fizilalil Kur'an olmaktan, şakikatul Kur'an mevkine yükseltilmiştir.
"O; kendi hevasından söylemiyor." (53/3) ayetine bina edilen bir düşünce... Bu ayette geçen "yentiku" kelimesinin "beşeri bir kelamdan başkası için kullanılamayacağını, onun için de Rasulullah'ın sözlerinin kastedildiğini söyleyen müfessir de (!) var. Oysa Kur'an'ın ifadesine göre kitap konuşur (yentıku, 23/62, 45/29) ve hatta Kur'an'ın ifadesine göre ahirette "deriler" de konuşur (41/21). Ve Ebu Yusuf'la İmam Safi diyorlar ki: "Bu ayet 'Muhammed, Kur'an'ı kendisi uyduruyor.' diyenlere cevaptır. (Abdulkadir Şener, Kıyas-İstihsan, Ankara, 1974, s. 54). İmam Taberi de şöyle diyor: "Kasdolunan Kur'an'dır."
g. Ehl-i Kitab'ın Sapması
Zaten 'sapmak' kitap ehli için söz konusudur. Ehli Kitap, bir anlamda 'uyarılanlar' demektir. 'Ümmiler' de onun zıddıdır, yani uyarılanı ayanlardır (36/6). Bazı yahudilere "ümmi" diyen tek ayet var (2/78). Muhtemelen onlar da, Araplaştığı için cahil kalmışlardır. O ümmi hitabı da bilmeyenler anlamındaydı.
Ehli Kitab'ın iyileri de, kötüleri olur (3/75, 52/95). İman edenleri de, etmeyenleri de olur (2/75, 3/110 ve 199, 7/59). Kur'an-ı Kerim sanki kıyamete kadar görülebilecek olan sapmalara model gösterir.
Yahudiler, inandıkları halde; Allah'ı insan suretine indirip peygamberlere düşman oldular. Öldürdüler. Hıristiyanlar ise; peygamberi yücelterek, insanı ilahlaştırdılar.
Yahudiler, dünyayı ahirete tercih ettikleri halde, Hıristiyanlar "ruhbanlık" icad ederek, din dünya dengesini bozdular.
Bu "sapmalar", Fatiha'daki ifade ile (mağdubu aleyhim) ve (Dallin)dir. Bilip yapmayanlar ve cehlen yapanlar. Fasık alimler ve cahil zahidler. Amelsiz müslümanlar ve imansız abidler. İşte, böyle sapmayalım diye namazda dua ederiz, Ümmül Kitap'la, hedefi tayin eden Fatiha ile dua ederiz. Kur'an sonra diğer ayetlerle "sapma" noktalarını tafsil ve ıslah eder.
Ama maalesef korunmuş olmasına rağmen, "okunmayan" Kur'an'dan, Papalık öngören "Katolikler" ve "Psikopos" tayin eden "Ortodokslar" gibi "yollar" çıkarılmıştır. Yani, İsa (a)'dan sonraki 600 yılda oluşan sapmaların benzerleri, Hz. Muhammed'den sonra da oluşmuştur. "Vahyi" anlamak istemeyenler için korunmuş olmasının bir değeri kalmamıştır.
Amerika ve İngiltere'nin ortak masrafı ile 1885'de bastırılan Kitab-ı Mukaddesteki şu beyanlara bakın: "İçki amelleri iptal eder." a.a. ? "Şaraba müptela olan akıllı değildir."a.a. ? "içki yılan gibi sokar, engerek gibi ısırır." Emsali Süleyman, ? "Yahya hiç içki içmeyecek." Luka, ? "Allah'ın egemenliği gelinceye dek içki içmeyeceğim." Luka, ? "Kötülüğe iten şarapla sarhoş olmayın." Efeslilere.
Peki şimdi, Hıristiyanlığı seçen birisine 'içki' içmesini, içki zarar veriyorsa 'şarap renkli' bir sıvıyı içki niyetine içmesini teklif etmeleri, mukaddes kitaba göre bile olsa "sapmak" değil de nedir?
Her gün namazdan sonra ve hemen her münasebetle (Ayetel Kürsi) ve her namazın her rekatında (Fatiha) okumaya rağmen; vesile, istimdat ve şefaat bir 'sapma' değil midir?
Ben diyorum ki; kitabımız var, biz de ehli kitabız. Bizim de iyimiz, kötümüz var. Bu 'toplum'da da mümin ve kafirler var.
Kur'an-ı Kerim, Peygamberler arasında ayırım yapmamızı istemez. Çünkü böyle bir ayırım Yahudice bir sapmayla sonuçlanabilir. Onlara ilahi vasıflar isnad etmemizi de yasaklar. Bu da Hıristiyanca bir sapmadır. Kur'an, Peygamberler'in hepsinin insan ve müslüman olduğunu bildirir.
Fakat şu ifadeler müslümanlara yaklaşık üç yüz eser vermiş Celaleddin es-Suyuti'ye (h. 911) ait: "Hz. Peygamber cesediyle, ruhuyla canlıdır. Tasarrufta bulunur. Yeryüzünde ve melekut aleminde istediği yere gider." (M. S. Hatipoğlu, İslam Araştırmaları, Sayı: 2, s. 10).
Bu sözler, Hıristiyanların Hz. İsa için söyledikleriyle yarışabilme amacı taşıyan sapma tezahürleridir. Sonunda kelime-i tevhidi zorlayan bir durum doğacak, iman etmiş sayılmak için Hz. Muhammed'in takip edilmiş olması şart koşulacaktır. O sözlerin sahibi Suyuti, müslüman teriminin yalnızca Hz. Muhammed'in takipçilerine has olduğu hususunda risale yazmış, "Vahyin sürekli olduğu, Kur'an ayetlerini dinleyen ehli kitabın biz biliyorduk, zaten müslümandık dediğini bildiren (28/51-53) ayetine gelince de afallamış, bu ayet için birbirinden garip yorumlar yapmıştır:
- "Ehli Kitap Kur'an'dan önce müslüman olmaya niyetliydi." Bu tutmaz gibi görününce;
- "Ehli Kitap, Kur'an inmeden ona inandıkları için müslüman sayılırlar." Bu da olmazsa;
- Kur'an'ın nüzulü ile müslüman olmaları takdir edildiği için müslüman idiler."
Oysa Kur'an'ın mesajı şudur: "Bir önceki peygambere inananlar başka bir peygamberin tebliği kendilerine ulaşıncaya ve onu açıktan reddedinceye dek müslümandırlar. (Mevdudi, Tefhimu'l-Kur'an, ilgili ayet ve 30/3 anlatımı.)
C. Kur'an-ı Kerim'e Göre İnsanın Sapma Sebepleri
1. Aklı Kullanmamak (59/4, 36/62): Bir ayet: "Rabbin isteseydi yeryüzündekilerin hepsi mutlaka inanırdı. O halde sen mi insanları inanmaları için zorlayacaksın. Allah'ın izni olmadan kimse inanamaz ve pisliği (rics) akıllarını kullanmayanlara verir." (10/99-100).
Şu ayette, "sapma sebebi" olarak aklı kullanmamak gösterilir:
"(Şeytan) sizden birçok nesli saptırdı. Aklınızı kullanmıyor musunuz?" (36/62).
Buhari - Müslim hadisi var: "Hakim hükmedince ve bu sebeple de isabet ederse iki ecir alır."
Bu şu demektir: Dinini anlayarak, bilerek yaşamak için içtihad edip hata da etse, kişi sevap alır. Eğer isabet ederse sevabı daha çok olur. Bu inanç akletmenin dolayısıyla, hidayete devam etmenin motoruydu. İşte o dönemde İmam Safi, "İlahi emirler ancak içtihadla yerine getirilir" demişti. Mütevekkilden (247) sonra da "içtihad" edene sapık dendi.
İçtihadın terki, akletmenin terkidir. Çöküşümüzün sebebi düşünmemektir (10/100).
Akletmeyi iyi müslüman olmanın gereği olmaktan çıkaran zamanların müslümanları, dindar köle olmuşlardır, Akletmeyenler dağılırlar (59/14).
2. Küfran-ı Nimet (9/37, 39/3, 16/107): Bol nimet ve zenginlik (100/6-8), insan nimete şükredeceğine küfreder (16/78-83). Fırtına çıkınca Allah'a, sahile ulaştığında putlara yönelir, kefur olur (29/65-66). İnsan eliyle yaptıkları yüzünden başına gelenlere de kefur olur (42/48).
3. Zikri (vahyi) unutmak: 25/17-18,31/6.
4. Hevaya uymak: 38/26, 45/23, 17/36.
5. İstikbar (tepeden bakmak): 39/59, 38/71-75.
6. İstiğna (kendini yeterli görmek): 96/6-7.
7. Uluvv (büyüklenmek): 27/13-14.
8. Haset: 2/109, 45/17.
9. Bağy (haddi aşmak): 42/27.
10. Batara (şımarmak, refah içinde olmak): 28/58, 28/76-78.
11. Tuğyan (daha şımarmak): 2/15.
12. Fısk (bozuk yaşantı): 5/108, 61/5, 63/6.
13. Allah düşmanım dost edinmek: 60/1.
14. Nassları cehlen te'vil: 3/7.
15. Zanna uymak: 6/116.
16. Beylere ve büyüklere bağlanmak: 33/66-67.
17. Yalancılık: 39/3.
18. "Geleneğin dokularına örülen" her bilgiyi sağlam olarak görmek de sapma sebebidir: Şimdi geleneğin dokularına büyüteçle bir bakalım, ne görüyoruz?:
"- Kadının hayızlı iken Kur'an okuması haramdır." (F. Hindiye)
"- Hayızlı kadın Kur'an öğreticisi ise heceleyerek okumasında bir mahzur yoktur." (F. Hindiye)
"- Hasta kadının namaz vakitlerinde köşeye çekilip "La ilahe illallah" demesi müstehabdır." (F. Hindiye) [Oysa, "La ilahe illallah" da ayetin bir kısmıdır (47/19).)
Önden gidenlerin yanlışlıkları sapmada etkendir (33/66-67). Önceden yaşamış olanların hatalarıyla başkalarını saptırmalarından dolayı bir kat daha azab göreceklerine Kur'an tanıktır (7/38-39). Bu ilahi ikaza rağmen gelenek dini çoğaltmıştır.
İbnul Esir, hadislerin tamamını konu konu ayırarak topladığı Camiu'l-Usul adlı eserinde namazla ilgili 490 sahife bilgi verir. İmam Malik, Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesei ve Ebu Davud'un hepsinin namazla ilgili olarak derlediği (merfu, mevkuf ve maktu haberlere) ek olarak, İbnul Esir'in sözlük bilgileri, dipnotları, hadislerin senetleri ve mükerrerleri de 490 sahife içindedir. Yani ortalama olarak bir muhaddisin (sahih, zayıf, mükerrer ve açıklamalarıyla) topladığı bütün haberlerin toplamı 80 sahife eder.
Bu muhaddislerin ilki olan İmam Malik'in Muvattası'nda ise namazla ilgili sadece 175 kadar hadis var. Muhammed b. Şeybani'nin açıklamaları mezhebi şerhleri ile birlikte sadece 50 sahife tutuyor.
Şimdi dikkat ediniz bu bilgi kıyamete kadar değişmeyecek, üzerinde içtihad yapılmayacak, eksiltme ve ekleme yapılmayacak olan (namazla) ilgili. Peki nasıl oluyor da bugün elimizde, namazla ilgili bir kitapta 1000 sahife bilgi bulunuyor. Sonra da bu malumatın hepsi dini kabul ediliyor.
Hasan Abdulhamid diyor ki: Kur'an'dan ya da sahih bir hadisten desteklenmeyen bir düşünceyi kabul edilebilir bulmamakta direnmekle dinin saflığını muhafaza ettiklerini sanan kişiler aslında İslam'ın evrenselliğini sınırlamakta ve zamanla onu diğer dinler seviyesine düşürmektedirler. (Gelecek, Sayı: 13, 1993, Bahar).
Asıl adı Goy İton (Gai Eaton) olan bu İngiliz müslüman, bir dinin geleneği sorgulamak o dinin evrenselliğini daraltmak anlamına gelir diyorsa, bir dini ilk saf haline yükseltmeden hak kabul edilebilecek ise, her ne türlü olursa olsun, Tevrat ve İncil inanlılarını da bugünkü halleriyle evrensel durumlarını bozmadan hak kabul etmek gerekecektir. Dahası... Sapmaları ıslah için gönderilen Peygamber, yalancılıkla itham edilecektir.
Sonuç
Her çeşit masum görünümlü sapmanın ana sebebi bilgi edinme yolundaki ihtilaftır. Bazı mezhep mensupları, siyasi muhaliflerini, basit konularda bile tadlil ve tekfir ederlerken, kendi bünyelerinde gelişerek bilginin kaynağından kopan sapmaları hoş görmüşlerdir.
"Hanefi bir erkeğin Safi bir kadınla evlenmesi, o kadını Ehl-i Kitap mesabesinde görmekle caiz olur." fetvası, ameli bir ihtilaftan ziyade dini bir farklılaşma mahiyeti kazanmış olmasına rağmen hoş görülür, bu fıkhi bir ihtilaf denir. Oysa böyle bir yaklaşıma mesned olacak düşünce "sapık" sayılanlardan daha masum değildir. Böyle bir ihtilafı, rahmet dairesine sokmak, sapmayı rahmet görmek gibidir.

Kaynak: Korunan Kur'an'a Rağmen Sapmalar ve Sebepleri - Ahmet Baydar

Kur'an'ın ışığında ihtilafları çözüm tarzı

Kur'an'ın ışığında ihtilafları çözüm tarzı

Kasım 1995A+A-
A- İhtilafın tanımı:
İhtilaf; uymayış, uyuşmamak ve uygunsuzluktur. Türkçe'de kullandığımız, muhtelif ve muhalefet sözcükleri ihtilafla aynı köktendir. İhtilaf, 'bilme'nin ve 'bilinme'nin gereğidir. Çünkü her şey zıddıyla, muhalifiyle bilinir. Zıddı olmayan şey, muhalifinden de söz edilemeyecek olan yokluktur.
İnsan, ihtilaflarla içice yaşamaktadır. Hayatımız onunla vardır. Ancak, 'ihtilaflar' lüzumu açısından farklılık arzeder. Mesela bir cami inşasında pek çok malzeme kullanılabilir. Cami, kerpiçle, tuğlayla, ahşap veya betonarme olarak yapılabilir. Bu malzeme çeşitleri ve inşa tarzları bir ihtilaftır ama gereklidir. Zaman ve zemine göre farklı olabilecek bir mimari tarzında inşa edilebilecek olan camiin binası ancak çeşitli malzemelerden oluşan ihtilafla ayakta durabilmektedir. İlgililerden hiçbirisi bu ihtilafı gereksiz ve günah görmez. Ama herkes yapılacak olan bu camiin kıblesini tesbit hususunda ihtilaf olmaması gerektiğini bilir. Çünkü bu konu kitabidir. Kıble, Kitab'a göre tayin ve tesbit edilmeli, bu hususta ihtilaf varsa giderilmelidir. Yapılan böyle bir caminin girişine, inananlardan bir kısmının girmesini yasaklayan bir yazının asılacak olması da başka bir ihtilafı çağırır. Bu üçüncüsü sosyal bir ihtilaf olur. Birincisi kevnî, ikincisi kitabî, üçüncüsü de ümmî ihtilaftır. Kur'an-ı Kerim işte bu üç ihtilaftan söz etmekte ve çözüm tarzlarını sunmaktadır.
1- Kevnî ihtilaf:
Bu, cami yapım malzemelerindeki gibi, doğal ve zorunlu ihtilaftır. Adetullah'ın cereyan ettiği eşyadaki ihtilaf böyledir. Oluşun ve başlangıcın kendisi olan yer ve göğün birbirinden ayrılması (ftk) (K.Kerim 21/30) da böyle bir ihtilaftır. Yani "oluş" bizatihi ihtilaflıdır.
Bu ihtilaflar birer ayettir. İnsanların farklı (ihtilaf) dil ve renklerden oluşul, arının karnından farklı (ihti­laf) renklerde bal çıkması birer ayettir (30/22, 16/69). Arşın, ilahi yönetimin aşağısındaki her şey bir ayettir. Her olgu, adet, beyyine, harika ve işaret, ihtilafı sergileyen ayetlerdir (2/164). İşte bu ayetlerin neshinden söz edilebilir. Gece ayeti, gündüz ayeti ile mahvedilir. İnsanların iradeleri dışında kalan, fıtrattan kaynaklanan anlayış ve anlatış farklılıkları da böyledir. Parmak izlerindeki çeşitlilik gibi kevnî bir ihtilaftır. Çocuk ve delilerin sorumsuzlukları ya da herkesin anlama gücü (vus'at) (2/286) nisbetinde sorumlu olması bu kevnî farklılıktandır.
Ancak bu kevnî farklılık bir düzen içerisindedir. Kaosda değil, kosmos'da mevcut olan bir farklılıktır. Bu kosmosda başkasının orijinalitesi ve fıtratı (fütur) yoktur (21/22). Kevnî oluşta muhtemel bir Çatlak, Allah'tan başka bir kudretin varlığını akla getirirdi. Oysa ilah tek, düzeni de tektir. Aksi takdirde fesad olurdu (91/7-8). İnsanın bu düzenlilikteki çabası İlah'ın yönetimine ortak olmaya değil, ihtilaftaki analiz ve senteze yöneliktir. Bu düzenlilikteki kevnî ihtilafı okumada başarılı olanlar, Kur'an'ın ifadesiyle "isimleri bilenler" yeryüzünde halife olurlar. Ama tekvini ayetlerin kullanım projesi olan kitabî ayetlerle ilişkisini kesenler, eninde sonunda bu dünyada ve mutlaka ahirette hüsrana uğrayacaklardır.
2- Kitabî ihtilaf:
Camiin kıblesini tayin etmede oluşan ihtilaf da böyledir. Bu; Kitab'a, hükme ve hikmete bağlı bir ihtilaftır. Tenzilî olan sünnetullah'ta ihtilaftır. Düşünemeyenlerin ihtilafı kevnî idi, bu düşünmeyenlerin ihtilafıdır. 'İnsanın ihtilafı' deyince tenzilî olan bu ihtilaf akla gelir, Yaratılış hikayesinde insanın ilk adı olan halife, ihtilaf kökündendir (2/30). İnsan iki kere ihtilaftadır. Çünkü hem nesnel, hem de öznel yapısında ihtilaf vardır. Vücutça değişmesi bir ihtilaf, sözden cayabilmesi (ihlaf) ise başka bir ihtilaftır (30/6).
Rab Teala'nın 'halife yaratacağım' sözü üzerine melekler şöyle demişti:
-"Orada bozgunculuk yapacak (fesad), kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek teşbih ediyor ve seni takdis ediyoruz"
-"Ben sizin bilmediklerinizi bilirim".
Hak Teala eşyanın isimlerini 'Halife' tabiatlı Adem'e öğrettikten sonra meleklere şöyle der:
"Haydi, doğru iseniz onların isimlerini bana söyleyin".
"Sen yücesin, bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur bizim" (2/30-32).
Melekler de itiraz ederler, ihtilaf ederler (38/69), peygamberler de ihtilaf ederler (20/92-94, 21/78-79). Ama onlar ihtilafta kalmazlar. Emanete hiyanet ve hikmete muhalefet ederek şeytanlaşmak İblis'in işidir. Bu; farkta, ihtilafta kalmaktır. Farkta kalmanın sebebi "kendini yeterli görme"dir (istiğna). Bu, ilk nazil olan sûrede Tanrı'ya muhalefet sebebi olarak bildirilmiştir (96/6-7). "Kendini yeterli görmek"ten kaynaklanan ihtilafta rahmet yoktur (11/118-119, 27/76, 2/176). Rahmet, ihtilafı Kitapla gidermekle elde edilir. Zaten "Kitab" hidayet ve rahmet yolunu göstermek, ihtilaf edilen konulan açıklamak için indirilmiştir (16/63-64). Kitaplarda farklı şeriatler vardır, ama bu, dillerdeki çeşitlilik gibi zahirdedir. Bâtındaki hikmette ihtilaf yoktur. Çünkü ihtilafı bir hikmetle hükme bağlayan, bir olan Allah'tır (42/10). Bunun içindir ki Kur'an'da ihtilaf yoktur. Bu; ayetleri iyice, sonuna kadar (DBR'den tedebbür) düşününce anlaşılır. Tedebbür edenler onda çelişki anlamında bir nesh olmadığını da anlarlar. Zaten nesh sünnetullah'da değil, Adetullah'ta kevnî ayetlerde olur. Sünnetullah'ta olabilecek muhtemel bir nesh ise, kitabî ihtilafa, o da tefrikaya yol açacaktır. Tefrika da kitabın yasakladığı bir şeydir.
3- Ümmî ihtilaf:
Tarih ancak on milyon yıl önceyi tahmin edebiliyor. Mezopotamya'da site devletlerinden ve oradaki tek ümmetten söz ediyor. Sonra Mısır, Grek, Rus ve diğer tarafta da Çin, Hind ve Türk toplumları oluşuyor. Tarih, bu toplumların ortasında kalan bir coğrafyanın sürekli uyarıldığını söylüyor. Dünyanın ortası diyebileceğimiz bu coğrafyada, gidişatça da orta (vasat)'bir ümmeti, diğer toplumlara dini tanıklıkta bulunmaları için yetiştiren Allah, son uyarısında şöyle diyor:
"... Onların aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet ve sana gelen gerçekten ayrılıp onların keyiflerine uyma! Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol belirledik. Allah isteseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardı, fakat size verdiklerinde sizi sınamak için böyle. Öyleyse hayır işlerinde yarışın..." (5/48)
Ümmetler farklı coğrafyalarda, farklı kimliklerle yaşıyorlar. Dil ve renklerinde olduğu gibi gidişatlarında da ihtilaftalar. Farklı sistem ve farklı yollara sahipler. Bu ümmetler, eğer kevnî sebeplerden ihtilaf ediyorlarsa hayırda yarıştıkça bu ihtilafları müsbet görülmelidir. Ama, ihtilaf sebebi kitabî ise 'hayr'ın ölçüsü yitirilmiş olacağı için ihtilaf da sonuçta menfi olacaktır. Bu cins bir ihtilafın sebepleri, şüphesiz negatif değerlerdir. Bireycilik, egoizm, şehvet, hırs ve sonsuz arzu gibi toplumları helake sürükleyen bu duyguları, 'heva' başlığında toplayabiliriz (45/23). Bu hevai duyguların hepsi 'ben' merkezlidir. Birinci ve İkinci Dünya savaşlarında ümmetleri ihtilafa düşüren sebepleri de bu duygular beslemiştir.
Bireyde tercih belirleme merkezi olan nefis, fücur ve takva, toplum düzeyinde yerini heva ve hedâ'ya bırakır. Yani bireyin nefsinde oluşan ihtilafı takva, ümmetin bünyesinde oluşan ihtilafı hedâ sona erdirir. Toplumsal ihtilaf sona ermezse, tefrika doğar. Tefrika, aynı kitaba (imama) bağlı olan ümmetin (imam) içinden, küfri bir ihtilafa doğru giden yoldur (98/4-5). Yaratıcı, bu sonuca karşı toplumları uyarmak için, orta coğrafyada merkezi bir yer olan, Ümmü'l Kur'a'ya (İmam) Kitab indirmiştir (2/213). Bu kitabın bir kısmını alıp, bir kısmını atmak bizatihi tefrikadır (2/83-85). Kur'an-ı Kerim tefrikaya götüren bu tür ihtilafın, azaba sürükleyeceğini bildirmektedir (30/31-32, 6/153).
"Kendilerine açık deliller geldikten sonra ayrılığa düşüp ihtilaf edenler gibi olmayın. Onlar, işte onlar için büyük bir azab vardır" (3/105).
Hz. Peygamberin arkadaşları Bedir esirleri hususunda (8/67-69), savaşlara iştirak hususunda (24/62-63) ve daha benzeri pek çok konuda ihtilafa karşı uyarılmışlardır. Ama yine de ihtilafları olmuştur. Hatta Hz. Ebubekir zamanında, dinden çıkmaya varan tefrikalar olmuştur. Hz. Ali döneminde de etkileri günümüze kadar süren Cemel, Sıffin ve Hakem olayları vukubulmuştur. Tarih boyunca gündemimizden düşmeyen, Haricilik, Mutezililik, Şiilik ve Sünnilik gibi adlandırmaların kökleri Hakem olayında gizlidir. Sahabe döneminde başlayan bu olayların şiddeti, olduğu gibi kalmamış, zamanla artmıştır. Fikri plandaki sert tartışmaların dozajı, kitabın sakındırdığı tefrika noktasına ulaşmıştır. Sehl b. Abdullah (283 h.): "Mutezililer arkasında namaz kılınır mı? Onların kadınları ile evlenilir mi? Onlara kadın verilir mi?" şeklindeki soruları şöyle cevaplandırmaktadır:
"Hayır. Onlar kafirdir. Hiç Kur'an'ın mahluk olduğunu, Cennet ve Cehennemin şu anda yaratılmadığını, şefaatin olmadığını, Cehennem azabına düşenin artık ordan çıkmayacağını, kabir azabının olmadığını, ahirette Rabbin görülmeyeceğini söyleyenler mü'min olur mu?" (Kurtubi, Tefsir: Cild 4, Sh. 141).
Şimdi ilk örneğimize dönelim. Cami muhtelif maddelerle yapılabilir, ama kıblesini tesbit, kitabî bir konu olduğu için ihtilaf edilmemesi gerekir demiştik. Camiin kapısına, ümmetin bir kısmının girişini yasaklayan yazının asılması da, ümmi bir ihtilafa, tefrikaya sebep olur demiştik. Sehl b. Abdullah, namaz kılan Mutezililerin arkasında namaz kılmamakla, daha onlardan bir yasaklama olmadan tefrikaya düşmüştür. Yanılmıyorsam Seni, Hallac-ı Mansur'un (309 h.) şeyhidir. Bu hatırlatmayı, Sehl'in sözlerini bir yere koymakta zorluk çekebilecekler için yaptım.
Bugün Sehl yoktur. "Muteziliyim" diyen de yoktur. Ama onlara rahmet okuyan farklı cemaatler vardır. Hatta onların ihtilafını, onlara rahmet okutacak kadar ileri götürenler vardır. Her konuda aynı düşünerek akşamlayan arkadaşlar, sabahleyin karşılaştıklarında farklı oldukları konu arayışına başlayacaklardır. Zaten insanın mayasında var olan farklı görme hasleti, eğer şeytanın dürtüleri ile 'kötü' için tahrik ve teşvik edilirse, bu haslet tefrika'yı doğuracaktır. Yok eğer bu haslet yeryüzünde halifenin imar ve ıslahını artırması için, ilahi irade ile yönlenirse tekamül doğuracaktır.
Farklı görme temayülü, sonunda tekamülü ve tefrikayı doğurur. Bu temayülün faktörleri maddi ise, birey algılama, çevre, örf, ictihad, unutma ve benzeri farklı bilgilenme yollarından biriyle ihtilaf eder. Böyle bir ihtilaf kaçınılmazdır. 'Halife' olarak yaşayabilmenin olmazsa olmaz şartıdır. Tekamül için elzemdir. Bu ihtilaf nihayet, bilgilenme faktörüne bağlı olduğu için, 'bilgi' tekamül seyrini 'tefrika'ya dönüştürmeyecektir. Kan dökecek ve fesad çıkaracak halifenin yaratılışına meleklerin itirazı bilgi (ilimle) son bulmuştur (2/30-34). Ama eğer, o farklı görme temayülünün etmeni, akletmemek, büyüklenmek ve benzeri ruhi faktörler ise, 'bilgi' bu cins ihtilafı durduramayacaktır. Kur'an-ı Kerim'in dilinde insanları azaba götürecek olan tefrikanın kaynağı bu 'ihtilaftır (8/46, 30/31). Böyle bir sonuç, ümmetin kaderi olmamalıdır (61/4, 8/46, 23/51-54). Bu sonuçtan korunmak için mü'minler birbirlerine dostluk ve koruyuculuk (veli) yapmalıdırlar (8/70-73). Pasif zikir meclislerinde bir olabilenler, aktif zikir cephelerinde de birleşmelidirler. Fakat, bu zorla ve çekmeyle olmayacaktır. Çekmeyle oluşan birliktelikler, itmeyle dağılacak zayıflıkta olur. Dağılmaz olan birlik, bugün farkedilmese de, insan olmanın bilincini, inanmanın şuuruyla meczederek her an canlı tutan kalblerin birliğidir.
İşte kalbi, bu bilinçle dolup taşan bazı 'kardeşler' şeytanın el süremediği ilahi 'bilgi'yi ararken, pek çok meclise uğruyorlar. Bu meclislerde onlara ilahi kelamın rehberliği ile birlikte Allah'ın yanında bir başkasının da anılmasını (zikir) (39/45) teklif ediyorlar. Bu tekliflerden tiksinenler, sadece Allah'ın adının anıldığı, elçisi ile O'nun arasının açılmadığı, beşer-ilah mesafesinin korunduğu yerleri aramaya devam ediyorlar. Maddi, ruhi pek çok darbeler yedikten sonra böyle nebevi bir sohbet halkasına kavuşanlar bile, aradıklarını bulmanın huzuru ile "elhamdülillah" der demez, yeni bir problemle karşılaşıyorlar. Allah'ın kelimelerini anlama üzerinde yoğunlaşan ihtilaflar.
Yalnız Allah'ı yüceltme bahtiyarlığına yükselmiş muvahhid bir Allah eri için elbette bu yolun geriye dönüşü kapalıdır. Ama anlamsal ihtilafların da çözülmesi gerekmektedir. Şüphesiz bu yeni problem, eski belalar gibi anlamsız ve terk edilecek önemsizlikte değildir. Yük ciddi ve ağırdır. Fakat iyi bir er bilmelidir ki, bu yük Bedir'de savaşmak kadar ağır değildir. Bu imtihan, Uhud'daki okçularınkinden hafiftir.
'Kardeşleri' Bedir, Uhud ve Hendek'e hazırlayan bu Kitab'ın çocukları, Cemel ve Sıffin olaylarından ders almalılar ki, pusuda onları aldatacak bir hakem beklemesin. "Hakem'in niçin önceden değil de, savaşlardan yorgun ve bitkin çıkıldıktan sonra teklif edildiğini merak etmeliler ki, hakemin hükmünü kavramada zorlanmasınlar.
B- Ummi İhtilafın (tefrika) çözümü:
1- Kitab'la çözüm:
Çevre, gelenek ve rivayet bataklığını kitabla geçmek, ihtilafları Çözmede atılması gereken ilk ve en önemli adımdır. Kitabî hükümlerin bulunduğu son vahy, Kur'an'dır. Kur'an'ın adlarından birisi de imamdır (11/17). İçinde ihtilafı bulunmayan (4/82) imamdır. Namazda, cemaate kitabla imam olunur. Peygamberlerin, toplumlarına imameti de soyla değil, kitapladır (2/123-124). Halk da ahirette muhasebe için imamları ile çağrılacaklardır (17/71). Ahirette halkın çağrılacağı imamların, mezheb imamları olduğu şeklinde bazı görüşler var. Yani "Malikiler .... gelin" şeklinde çağrılır halk deniyor. Bazıları da imam kelimesi ana anlamındaki (ümm) kökünden türediği İçin, mesela: "Ey Zeyneb oğlu falan" şeklinde çağrılırlar diyor. Herkesin imamı kendi peygamberi, ya da okuduğu kitabıdır şeklinde görüşler de var. Bir hadis-i şerif de bu son görüşü doğrular. Her ümmet, imam olan kitabına çağrılır, Bu kitab, yapıp ettikleri ile karşılaştırılır (45/28-29).
Şii, Zeydi, Sünni, Mutezili hatta Harici olan İslam kimlikli herkes 'imam' konusunu tartışırken nass'dan delil ararlar. Bu, imamlığın Kitab'da olduğunun zımnen kabulüdür. Ne var ki, Kur'an'daki nassa bakarken yansız olunamamaktadır. Ehl-i Beyt kavramına ontolojik bir anlam yükleyerek, soyla ilişkili masum bir imam fikrine sahip olmak, böyle bir düşünceyi Kitab'ın bütünlüğü ile sorgulamadan, iman esasları arasına yerleştirmek, bize yanlı görünmektedir. Çünkü vahy, soya,, sopa değil urvetü'l vuska'ya bağlanmayı öğütlemektedir (31/21-22).
"Topluca Allah'ın ipine yapışın, ayrılmayın" (3/103).
Ayrılmayın (tefrika), Allah'ın ipine (kitaba) yapışın (ictisam edin). Bu ayeti kerime, masum olanın Kur'an olduğuna işaret ediyor. Kur'an-ı Kerim, inananların kopma, kırılma, çatlaması (infisam) olmayan Kitaba, kayıtsız şartsız bağlanmayı (i'tisam) (2/256), onunla doymayı, onunla dolmayı öneriyor. Çünkü insanın oluşturduğunda kopma, kırılma ve çatlama olabilir. Ama Kitab Allah'tandır. Ondan olanda ihtilaf yoktur. İnananlar onu masum bilmeli, 'ismet' sıfatını da ona tahsis etmelidir. (İsmet, "masum" ve "yapışın" anlamındaki i'tisam aynı köktendir).
Mü'minlerin hepsi, birbirinin kardeşidir. Hz. Nuh'un inanmayan oğlu, ehl-i beytinden sayılmadığı gibi, inananların hepsi de peygamberlerin ehl-i beytinden sayılır. Bu anlamdaki ehl-i beyt kavramının kavmi ve ırki bir değeri olmamalıdır. Yahudi ve Hristiyanların peygamberler arasındaki ayırımlarına dayanan ırkçılıklarını reddetmek için Kitab: "Peygamberlerin birbirinin zürriyetinden olduğunu" ifade eder (3/21-33). Bu beyanları, tam tersi olan bir mecraya dökerek; peygamberlerin zürriyetinden masum imamlar çıkarabilmek için 'zürriye' yüceltmesi yapmak herhalde Kitab'a ve akla aykırıdır.
Hz. Ali'nin hilafet merkezi Küfe idi. Kabri de Necef'tedir. Hz. Hüseyin de Küfe'ye giderken şehid olmuştu. Hz. Hüseyin, Persî bir Kisra olan Yezdicürd'ün kızı ile evlenmişti. Bağdat ve yörelerinde hakim olan Pers kültürüne göre, yöneticiler kutsaldı. İmamı masum bilen Şiilik'te, iki persi kızkardeşin soyundan gelen, İki teyze çocuğunun torunu olan Cafer Sadıkla mezhepleşmiştir. Yani, Şia'nın aslında yücelttiği soy, sadece Hz. Fatıma koluyla gelen Hz. Ali'nin zürriyeti değil, aynı zamanda Persî Kisra'nın zürriyetidir.
Hz.Ömer -» Abdullah + Kisra kızı -» Salim
Hz.Ebubekir -» Muhammed + Kisra kızı -» Kasım -» Ümmü Ferve -» Cafer Sadık
Hz.Ali -»'Hüseyin + Kisra kızı -» A. Zeynel Abidin -» Muh. Bakır -» Cafer Sadık
İnsanlığın huzurunu bozan; kendini yeterli görme, büyüklenme, azma, şımarma, alay ve kıskançlık gibi ruhî marazların kaynağı ırkçılıktır. Tefrikanın ve düşmanlığın ruhu ırkçılıktır. Bu hastalık, ancak masum kitapla temizlenir.
Irkçı Evs ve Hazrec'in düşmanlığını da vahy nimeti temizlemiş, onları ateşten bir çukurun kenarından kurtarıp kardeşler yapmıştır:
"Topluca Allah'ın ipine yapışın, ayrılmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşmandınız, kalblerinizi birleştirdi. Onun nimetiyle kardeşler haline geldiniz. Siz ateşten bir çukurun kenarında bulunuyordunuz. Sizi ondan kurtardı..." (3/103).
2- Fıtratla çözüm:
Kitab'ı anlarken nefsî marazların oluşturduğu ihtilafları, fıtratla geçmek Kur'an'ın tefrikayı önlemek için getirdiği önerilerden birisidir. Yahudi ve Hristiyanlar kitabı anlamada ifrat ve tefritte iki aşırı mezhep oluşturmuşlardı. Birbirlerini sapıklıkla suçluyorlardı. Kitab'ın kelimelerini tahrif ederek, ayetlerinin bir kısmını gizleyerek birbirlerine üstünlük yarışında bulunuyorlardı.
"Yahudiler: 'Hristiyanlar, bir temel üzerinde değiller' dediler. Hristiyanlar da: 'Yahudiler bir temel üzerinde değiller' dediler. Oysa hepsi de kitabı okuyorlar,.." (2/113)
Yahudi ve Hristiyanlar bu anlaşmazlıklarına, bir de Kur'an'ın nüzulü sırasında Hz. Peygamber'e karşı gösterdikleri olumsuz tutumu eklediler. Kökeninde yine ırkçılık bulunan çekememezlik, Hz. Peygamberin mesajı üzerinde düşünmelerine engel olmuştu. Kur'an-ı Kerim, onlara tartışma yürüttükleri isimleri terkedip, hepsinin de birleşebilecekleri Hz. İbrahim'i teklif eder. O'nun Yahudi, Hristiyan ya da müşrik olmadığını, hanif bir müslüman olduğunu (3/67, 2/135, 3/95, 4/125) vurgular. Haniflik, yaratılış temizliğine inerek Allah'ı birlemektir (98/4-5). Bu, fıtrata dönmekle mümkün olur (36/22). Fıtrat, fatır olan Allah'ın yaratmasındaki, kusursuzluk ve suçsuzluk halidir. Hamd ve ibadetin temelidir (36/22). Zanna uymadan, beyyine ile yaşamaktır (6/116, 49/12, 53/23). Nassları cehlen te'vil etmeden (3/7) haberi araştırarak (49/6; 12/111 ile 18/13) geleneği (18/55) ve akraba taassubunu geçerek (4/135) bey ve büyüklere bağlanmadan (33/66-67, 5/104, 31/21) yaşamaktır.
3- İhsan ve ıslah ile çözüm:
Bireysel ilişkilerdeki tıkanmaları, ihsan ve ıslahla geçmek, tefrikayı önlemek için gösterilen Rabbani yollardan birisidir. Elbette, tefrikaya düşmemek için, tefrikanın mantığından uzak olmak, en gerekli bir yoldur. Herkese iyi davranmak anlamına gelen ihsan, (4/36) bireyi tefrikanın semtinden uzak tutar. İhsan, ikram etmekten daha geniş ve adaletli davranmaktan da daha yüce bir harekettir. Kişiye bulunduğu hal üzre, olduğu gibi kabul ederek yardım etmek, fedakarlıkta bulunmak, karşılık beklemeden fazla vermek, yapılan işi güzel yapmak, hayvanı da keserken güzel kesmek, bunların hepsi ihsan cümlesindendir. Tefrika bu güzellikler arasında bulunamaz. Bugün Cuma hutbelerinde hâlâ okunmakta olan "ihsan" ayetini, büyük fitne ve tefrika dönemlerinde hutbelerde okutmayı başlatan kişinin Ömer b. Abdulaziz (101 h.) olduğu söylenir. Ayet şudur:
"Allah adaleti, ihsanı, akrabaya vermeyi emreder; fahşadan, münkerden ve bağyden meneder. Öğüt almanız için, size böyle öğüt verir" (16/90).
Abdullah İbn Mesud; "eğer bundan başka ayet olmasaydı bile bu ayet Kur'an'ın her şeyi beyan edici ve alemlere hidayet ve rahmet olmasına yeterdi" der. Allah, şehvete uyarak saldırmayı yasaklıyor, adaleti emrediyor, kötü ve çirkin muameleyi yasaklıyor, yakınlara vermeyi emrediyor. Başka bir ayette de ihsan, Allah'a İbadetten sonra ve herkese emrediliyor.
Herkese yapılacak olan bu ihsanı, salah takip etmelidir. Salah, emr-i bil ma'ruf nehy-i anil münker yapmaktır. Her ihsan İçinde 'salah' bulundurmalı, yahut arkasından salah yapılmalıdır. Yani ihsanla takviye edilen her kişi, salah ile takibe alınmalıdır. İhsan ile kendisine yardım edilen kimse, 'salah' ile uyarılmazsa, bilgilendirilmezse, başkalarınca tefrikaya alet olabilir. Yapılan salah da ihsan içeriğinden yoksun olursa zulme dönüşebilir. Kültür mirasımızdaki, ircâ-takiyye, kaderiyye-temekkün, Harici-Zeydi hareketleri ve bunların günümüze yansıyan şekillerini, dozu kaçırılmış birer 'salah' hareketleri olarak algılayabiliriz. Bu mektepler, birbirleri için ne düşünürlerse düşünsünler hepsi, Allah'ın birliği, peygamberi ve kelamı konusunda ittifak halindedirler. Bu ekolleri bir kötülüğe; elleriyle, dilleriyle ve kalb'eriyle müdahale etme arayışının ilk örnekleri olarak algılayabiliriz. Tefrikaya varmayan muhalefetin, tenazu', şicar, cidal ve benzeri kavramlarla izah edilebilecek Kur'ani delilleri vardır. Bugün bize düşen, onların ıslah yaparken ihmal ettikleri 'ihsan'ın dozunu arttırmaktır.
Ancak ümmeti birleştiren ilk üç umdeyi; (tevhidi, nübüvveti ve kelamı) tehdit eden, vahdet-i vücud, nur-u muhammedi ve marifet fikrine karşı gösterilmesi gereken tavrın daha dikkatli ve dakik bir tesbitle tayin edilmesi gerektiğini düşünüyorum.
4- Hoşgörü ve şûra ile çözüm:
Şûra, meşveret, istişare ve işaretle aynı kökten bir kelime. Bu kök, arı kovanından bal almak için de kullanılır. Bu anlamları ile düşünülürse, çağa uymak şeklinde algılanan sevâd-ı âzam (İbnu Mâce/Fiten, Ahmed b. Hanbel, 4/378) fikri, şûra yönteminin dışında kalır. Cemaate uymak da, şûraya uymakla eşitlenemez. Şûra'da, ilgililer arasında danışma, bilgilenme {2/233, 42/38, 24/62) ve anlaşma vardır (48/18). Bu anlamda Rıdvan beyatı ile yapılan güven oylaması, ya da referandum, şûrevî bir neticedir.
'Hoşgörü' ise, yapılacak diyaloga güzellik (ihsan) katmaktır. 'Kur'an-ı Kerim, zalimlerin dışındakilere ihsan ile mücadeleyi emreder. Bu tarz, örf olan şeyi görmek için gereklidir. Coğrafyaları, adetleri ve dillen farklı olan toplulukların bu durumları Örf olanı bulmayı kolaylaştırmak içindir (tearüf) (49/13). Onlar da bir nevi şûra yaparlar. "Emruhum şûra beynehum" (42/38) ayetindeki "emr", sanki emri bil ma'ruf'daki "emr"dir. Öyleyse şûraya katılanların reyleri maruf olanı gösterecektir. Eğer maruf olanı tesbit için, şûra Kur'ani bir gereklilik ise, sosyal işlerde mezhebi bir görüşte ısrar etmek, en azından mekruh sayılmalıdır.
C- Sonuç:
Ümmetin ihtilafının rahmet olduğunu bildiren bir söz, muhaddislerce asılsız ve senedi olmayan uydurulmuş bir hadis olarak kabul edilir (M.N.Elbani, Silsile ve Sıfet-i Salatin Nebi). Beni İsrail'in yetmiş iki, Muhammed ümmetinin de yetmiş üç fırkaya bölüneceğini, ashabın yolundakiler hariç hepsinin ateşte olacağını bildiren (Tirmizi, İbnu Mâce, Ebu Davud) hadisi de ihtiyatla karşılamalıdır. Bu hadisin Muaviye rivayeti "Cemaat hariç hepsi ateşte olacak" şeklindedir. Ebu Hureyre rivayetinde ise "... hariç hepsi ateştedir" şeklindeki bölüm hiç yoktur. İbnu Hazm, hadislerdeki bu fazlalığın uydurma olduğunu bildirir. Kaldı ki, ne İsrailoğulları yetmiş iki fırka olmuş ve ne de Muhammed ümmeti yetmiş üç fırkada kalmıştır. Bir zamanlar Kaderi, Haruri, Cehmi, Mürci ve Rafızi ve Cebrileri onikişer fırkadan hesap ederek toplam yetmiş ikiye çıkaranlar, yaptıkları işin zaafını o anda biliyor, hissediyor olmalıydılar. Çünkü insanlar koyunlar gibi gruplandırılamaz, zorlama yapılan gruplamalar da belli bir sayıda tutulamazdı.
Buhari ve Müslim'in sahihlerinde bulunmayan bu hadiste kasdedilen tefrikanın daimi olup olmadığı, anlatımda kapalıdır. Hadis kapsamının ümmeti davete mi ümmeti icabete mi olduğu, bu sayıdan maksadın çoktan kinaye olup olmadığı da meşkûktür. Kur'an'ın va'dine göre .de şirk ehli dışındaki insanlara Cennet ya da Cehennem tayinini yapacak olan da Rahman olan Allah'tır. Bizim bu dünyada yapmamız gereken; nefsî marazları fıtratla, gelenek çölünü kitapla, bireysel problemleri ihsan ve ıslahla, toplumsal müşkilleri de hoşgörü ve şûra ile geçmeye çalışmaktır.
"Eğer kaba, katı yürekli olsaydın çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onlar(ın kusurların)dan geç. Onlar için mağfiret dile. İş hakkında onlara danış, bir kere de azmettin mi Allah'a dayan..."(3/159).

Kaynak: Kur'an'ın ışığında ihtilafları çözüm tarzı - Ahmet Baydar