AYET DEVE \ AHMET BAYDAR
Mucize Deve
Hz. Salih’in devesiyle ilgili İslami eserlerde bulunan
tafsilatın hülasası şudur: Puta tapan Semudlar’ın bir mucize istemeleri
üzerine, Hz. Salih, dağdaki bir kayanın yanında Allah’a dua eder. Kaya, doğum
sancısı çekiyor gibi harekete geçer. Sonra da ikiye ayrılarak yetişkin bir
deve doğurur. Hz. Salih, ona iyi davranmalarını aksi takdirde kendilerinin
helak edileceğini söyler. Fakat Semudlar peygamberi yalanlarlar. Deveyi de
dizlerinden biçerler. [1] İşte müfessirlerin kahir ekseriyeti bunları
detaylandırarak naklederler. Bazıları da meselenin Kur’an’daki anlatımıyla
yetinir, fakat olayın bir yönden harikulade olduğuna temas etmeyi ihmal
etmezler. [2]
Kur’an’da bulunmayan bu acayip haberlerin nasıl okunması
gerektiği ayrı bir husustur. Meselenin bizi ilgilendiren tarafı, Kur’an
kıssalarındaki mesajın, kendisinde bulunmayan boğucu detaylardan
arındırılmasıdır. İmam Maturîdî’nin dediği gibi, Hz. Muhammed’in risaletine
delil olarak zikredilen kıssalarda yapılan eksiltme veya artırmalar, bu
risaleti tasdike değil aksine inkâra vesile olmakta ve Kur’an’ın rehberliğini
örtmektedir. [3]
Semudlar İsrailoğullarından değildir. Bu nedenle Eski
Ahit’te, Yeni Ahit’te ve Ehl-i Kitabın edebiyatında, Semudlar’a ve Hz. Salih’e
yer verilmemiştir. Oysa Kur’an-ı Kerim, Semudlar’dan, Hz. Salih’ten ve onlara
ayet olarak verilen deveden; onbeşe yakın bölümde ve yüze yakın ayette söz
etmeyi gerekli görmüştür. [4] Çünkü onlar Âribe Araplarındandır. [5]
Semudlar’dan bahseden bölümlerden birisinde şöyle denir:
“Ayetlerle risalet vermekten bizi men eden yok, ancak
evvelkiler onları yalanladılar. Semud (lar) a mubsıra olarak deveyi vermiştik
de onunla (kendilerine) zulmettiler. Hâlbuki sadece korkutmak için ayetlerle
risalet veririz.” [6]
Bu ayette; önceki ümmetlere sadece korkutmak için de olsa
ayetlerle risalet verildiği, Semudlar’a verilen devenin de böyle olduğu ifade
edilmiştir. Fakat mevzu bahis olan o devenin harikuladelik taşıyıp taşımadığı
tasrih edilmemiştir. Bu husus, başka bir bölümde de açıklanmamıştır. Cevap
aranması gereken soru şudur. Acaba önceki Arapların diliyle konuşan Hz. Salih’e
verilen deve, harikulade bir ayet miydi? Buna bağlı olarak üzerinde düşünülmesi
gereken bir soru da şudur. Acaba sonraki Arapların diliyle konuşan Hz.
Muhammed’e bu tür bir ayet verilmiş midir?
Ayet Deve
Kur’an-ı Kerim, Semudlar’a verilen devenin doğumu ve
fiziksel yapısı hakkında hiçbir şey söylememiş, hiçbir harikuladeliğine işaret
etmemiştir. Yalnız onun için; nâkatu’llah, mubsıra, fitne, ayet ve muhavvif
nitelemelerinde bulunmuştur.
Gerçekte bütün varlıklar Allah’ındır. Lakin bazı
yaratılmışların toplum katındaki konumlarını terfi[7] ya da tenzil maksadıyla
vahiy onları Allah’a izafe edebilir. [8] Deveye kötülük edilmesinin
yasaklanmasına ve otlağına “ardullah” denmesine bakılırsa, ona “nakatullah”
denmesi de onu yükseltme amacına matuftur. Ancak onun yüceltilmesi elbette
liaynihi değil ligayrihidir. Yani başka bir sebebe binaendir. Ona verilen değer
elçiye, elçiye verilen değer ise taşıdığı mesaja binaendir.
Devenin ayet[9] oluşu ise mubsıra[10] ilan edilmesinden ve
böylece fitne[11] olmasından doğan tebyînî ve işârî bir husustur. Deveyi
niteleyen muhavvif kelimesi de korkutan demektir ki bu korkular uyarıcı
işaretler olarak iman edenlerin imanlarını, münkirlerin de inkârlarını artırır.
[12] Bundan daha önemlisi de, onlar üzerinden verilen ilahi beyanlar, toplumun
iman ve isyanına alamet-i fârıka olur. İnkâr edilmeleri de, doğal olarak
toplumun bozulmasıyla aynı aynı manaya gelir. Bu beyanların toplumun
bozulmasıyla olan ilişkisi kavranamasa da böyledir. Bu husus, Cumartesi gününde
çalışmanın yasaklanması ve bu yasağa uymayan toplumun maymunlaşması gibidir.
[13] Oysa Cumartesi, günler içinde harikuladeliğinden dolayı değil, toplumla
ilişkili olan başka bir sebep üzerine tebyin edilmiştir.
Salih peygamberin devesi de böyledir. O deveyi diğerlerinden
farklı kılan, o günkü toplumun izahından aciz kaldığı bir özelliği de olabilir.
Bu durum, semavi kudrete elbette daha da keskin bir işarettir. Ancak sonunda
Semudlar’ın aciz kaldığı şey deve değil, yıldırım olmuştur. Yani deve,
Semudlar’ı acze düşürememiş fakat onlar deveyi acze düşürmüşlerdir. Onun
varoluşunda harikuladelik varsa bile; bunun bize bildirilmeyişi, Kur’an
muhataplarının hidayeti açısından önemsiz olduğunu göstermektedir.
Zaten İsrâ Suresindeki ayet, devenin harikuladeliğini değil
Semudlar’ın onunla denenmesini konu edinmektedir. Aynı Surede müşriklerin Hz.
Muhammed’den harikulâde ayetler istedikleri dile getirilmiş, fakat bu talep
kesin bir ifadeyle reddedilmiş, onun bir beşer olduğu hatırlatılmıştır. [14]
Hz. Salih de onun gibi bir beşerdir.
Aslında devenin önemi, başka bir ifadeyle onun ayet olarak
tebyin edilmesi, iman ve inkâr taraflarını açığa çıkaran bir fitne
olmasındadır. Bunu belirleyen de, Hz. Salih’e iletilen vahiydir. Bu ilahi belirlemeden
sonra, artık onda fevkaladelikler aranması hiç de hikmetli değildir. Belki bu
fitnenin başka bir şey değil de niçin deve olduğunda hikmet aranmalıdır.
Deve ve Risalet
Semudlar’ın yaşadığı Hicr oldukça kuraktır. Bölgenin en
uygun ulaşım aracı olan deve, onlar için çöl gemisi (sefînetü’s-sahra) dir.
Tebliğ sürecinde Hz. Salih’in bineğinin de deve olduğunda kuşku olmamalıdır.
[15] Diğer yandan, Tarih boyunca Araplar deveyi en büyük yardımcıları olarak
tanımış ve hayatlarını onun ihtiyaçlarına göre tanzim etmişlerdir. Hatta onu
inançlarına sokmuşlar; tanrılara adayıp serbest bıraktıkları bazı dişi
develerden faydalanmayı günah saymışlar, erkek ve dişi ikiz doğuran deveden,
sulbundan on döl alınan erkek deveden veya on doğum yapan dişi deveden faydalanmayı
da haram saymışlardır. Bunlar Kur’an’ı Kerim’in de değindiği hususlardır. [16]
Bu durumda Semudlar’ın risaletlerinde devenin anlatım vasıtası ve fitne
kılınması pek doğaldır.
Burada şu hususu teyiden tekrar etmemizde fayda vardır.
Üzerinde durduğumuz ayetteki evvelkiler (el-Evvelûn) kelimesi Semudlar’ın
Araplar ile öncelik sonralık ilişkilerine işaret etmektedir. Bu, aynı zamanda,
onların tabiatlarında ve adetlerinde bulunan benzerliğe işarettir. Biz önceki
ve sonraki Arapların yaygın bir âdetinin de mufahara olduğunu Tarihten
öğreniyoruz. Mufâhara, yüzlerce hayvanı ayakları üstünde iken biçmektir. Bunun
en yaygın olanı ise deve biçmektir. [17] Deve biçme geleneğinin Arapçası
mu’âkaradır. Hz. Salih’in devesine yapılan kötü muamele için Kur’an’ın seçtiği
fiil de aynı kök harflerden oluşmaktadır. Nasihatı sevmeyen, [18] azmışlara
uyan, [19] fesat çıkaran[20] kentlerinde çeteler bulunan, [21] zalim[22]
azgın[23] ve isyankâr[24] bir toplum olan Semudlar, sonunda Hz. Salih’i inkâr
etmişler, deveyi de içlerinden seçtikleri birisine[25] dizlerinden biçtirmişler
(akarûhâ) dir. [26] Putperestlerin bu tür adetleri Kur’an’ın muhataplarına
kadar da sürmüştür. [27]
Yani Hz. Salih, zulmedenlerin helak olacakları yazgısını,
Semudlar’ın din ve dünya açısından vazgeçilmezi olan deve üzerinden haber
vermiştir. Onların deveye yaptıkları kötü muamele, azgınlıklarının sonraki
nesillere intikal eden resmi olmuştur. Semudlar’a verilen ilahi cezanın,
devenin fiziği ile sebep sonuç ilişkisi mevcut değildir. Devenin ayet oluşunda
fevkaladelik aramak da konuyu saptırmak anlamına gelir. Deve, bir yandan Hz.
Salih’in uyarı ayeti diğer yandan da Semudlar’ın helak ayetidir. Çünkü ona
yaptıkları haydutluk, inkâra ve zulme devam etmelerinin simgesi olmuştur. Deve,
helakin sebebi değil göstergesidir. Onların helaki, zulmeden diğer toplumlara
uygulanan yasa uyarınca gerçekleşmiştir.
Asıl Mesaj
Kur’an, Semudlar’ın azgınlığından Arapların azgınlığına
geçiş yaparak onların aynı soydan, aynı coğrafyadan ve aynı tabiattan
olduklarına işaretle, ayetlerinin ve akıbetlerinin de aynı türden olacağını
vurgulamıştır. Toplumsal mesajlar, ancak bu tür zihinsel yaklaştırmalarla
verilebilir. Bu nedenle İsra Suresinde önce zalim toplumların helak edilmeleri
konusunda, Allah’ın yasasının değişmezliği dile getiriliyor:
“Diriliş gününden önce helak etmeyeceğimiz veya çetin
azaba uğratmayacağımız bir kent yok. Bu, kitapta belirlenmiştir.” (ayet
58)
Ardından, bu yasanın öncekilere de uygulandığına misal
veriliyor:
“Ayetlerle risalet vermekten bizi men eden yok, ancak
evvelkiler onları yalanladılar. Semud (lar) a gösterici olarak o deveyi
vermiştik de onunla kendilerine zulmettiler. Hâlbuki sadece korkutmak için o
ayetlerle risalet veririz.” (59. ayet)
Bundan sonra da, aynı yasanın sonrakilere de uygulanacağı
ilan ediliyor:
“Hani sana demiştik: “Rabb’ın insanları kuşatmıştır! Sana
gösterdiğimiz o rüyayı ve Kur’an’da lânetlenmiş ağacı insanlara sadece fitne
yaptık! Onları korkutuyoruz.!” (60. ayet)
Önce yasa, sonra deve fitnesi, sonra da rüya ve ağaç
fitnesi. Semud Araplarının fitne ayeti devedir. Mekkeli müşrik Arapların
fitnesi ise bir rüyadır. [28] Zakkum ağacı da[29] kıyamete kadar iman ve inkar
edecekleri açığa çıkaracak olan evrensel fitne ayetidir. İnananlar,
dikkatlerini ayetlerin âdete muvafık olup olmadıklarına değil, onlar üzerinden
verilen habere teksif etmeliler. Doğrular elbette Allah katındadır. Onlara muvaffakıyet
de onun izniyledir.
———————————————–
[1] Bu kıssayı küçük farklarla nakleden müfessirler ve
eserleri şunlardır; Zeccac, Me’âni’l-Kur’an. Nehhâs, Me’âni’l-Kur’an.
Semarkandî, Bahru’l-Ulûm. Mâverdî, en-Nüket ve’lUyûn. Vâhidî, el-Vesît. Begâvî,
Me’âlimu’t-Tenzîl.
[2] Ünlü müfessir Fahreddin Râzî de çok farklı düşünmez.
“Kur’an, devenin hangi bakımdan mucize olduğunu belirtmemiştir” şeklinde
yerinde bir tespit yaptığı hâlde: “Ama onun hiç şüphesiz bir yönden mucize
olduğunu da anlıyoruz” demeyi ihmal etmemiştir. (Fahreddin Râzî, Tefsîr. A’râf
7/73. Ayetin tefsiri.) Muhyiddîn İbn Arabî, kıssayı almamış: “Salih’in devesi,
Musa’nın değneği, İsa’nın eşeği, Muhammed’in burağı, insanî nefsi taşıyan
hayvani nefistir” dedikten hemen sonra, bunun sadece bir tevil olduğunu,
mucizelerin zuhuru ile harikuladelerin inkâr edilmemesi gerektiğini tenbih
etmiştir. (Muhyiddin İbn Arabî, Tefsîru’l-Kur’an. A’râf 7/73. ayetin tefsiri.)
Çünkü mucize ve nübüvvet ilişkisi ikisinin de mezhebi açısından çok önem
arzetmektedir.
[3] Ebû Mansûr Mâturîdî, Te’vilâtu’l-Kur’an, İstanbul 2007,
C.9, S. 85.
[4] Bkz: Şems 26/11-15, Fecr 10/6-9, Necm 23/50-51, A’râf
39/73-79, Furkân 42/38-39, Şu’arâ 47/141-159, Neml 48/45-53, Hûd 52/61-68,
Zâriyât 67/43-45, İbrâhîm 72/9, Hâkka 78/4-8, Ankebût 85/38.
[5] Rabiğ, Akabe, Medine, Hayber, Teyma ve Tebük
topraklarında kalıntıları vardır. M.Ö 715 tarihli Sargon kitabesinde,
Asuriler’in hâkimiyet altına aldıkları, Arabistan kavimleri arasında
zikredilmişlerdir.
[6] İsrâ 17/59.
[7] Nitekim içlerinde ibadet edildiği için “mescitler
Allah’ındır” denmiştir. (Cin 72/18) Kâbe’nin de Allah’a izafe edilmesi, onun
maddi yapısıyla ilgili değildir. (İbrahim 14/37)
[8] Tanrılığa yüceltilen Hz. İsa’ya “Abdullah” denmesi, onun
da diğer insanlar gibi hayat sürmüş bir beşer olarak anlaşılması gereğine
matuftur. (Meryem 19/30)
[9] Ayet, ilahi kudrete işaret eden her şeydir. Bir varlık
alelade algılansın fevkalade algılansın bir hadiseye konu olmuşsa vahiy dilinde
ona yine ayet denmeye devam edilir. Kur’an, Hz. İsa’nın sıra dışı görülerek
yüceltilen durumunu, Âdem’in durumuna benzeterek ilahi kudrete işaret eden
ayetler sadedinde zikretmiştir.)
[10] Mubsıra, hem gören ve hem de gösteren anlamlarında bir
kelimedir.(Bu kelime, ibsar mastarından isimdir. Gören anlamında lazım ve
gösteren anlamında muteaddi olabilir.) Bu söz akışında gören değil (Çünkü söz
akışında ve hiçbir haberde devenin körlüğü gibi bir husus mevzu bahis
değildir.) ama “basiretlere yönelten gösterici” anlamı uygun düşer. (Zaten
Kur’an üslubunda aynı kelime bu anlamda kullanılmıştır. Kelime ımubsıra olarak
Kur’an’da, gündüz için kullanılmıştır. Gündüz de gören değil eşyayı
gösterendir. Hz. Musa’nın, Firavun’a getirdiği ve onun “bunlar sihirdir”
diyerek reddettiği ayetler de gösterici (mubsıra) ayetlerdir. Neml 27/13.)
[11] “İşte biz onlara bir fitne olmak üzere o deveyi
salıyoruz.” Kamer 54/27. Fitne, insanın kesin kabulünü tehlikeye sokan,
müminin imanındaki kararlılığını kanıtlamasına ve mümkirin de inkârının açığa
çıkmasına imkân veren şeydir. (Evlat ve mal gibi şeyler insanların
sınanmalarına yani fitnelerine vesile olur. Enfâl 8/28.) Bu nedenle her şey
fitneye sebep yapılabilir.
[12] Her ayet böyledir. Güneş ve Ay tutulmalarının adet
üzere olmaları, onların müjdeye ve korkuya vesile olmalarına mani değildir. Hz.
Peygamberin, “Güneş, İbrahim için yas tutuyor” diyen kadınlara, “Güneş ve Ay
iki ayettir. Birisinin doğumu ya da ölümü için tutulmazlar, Allah onlarla
kullarını korkutuyor” (Buhari) dediği nakledilmiştir.
[13] Bakara 2/65.
[14] Bkz. İsrâ 17/93.
[15] Hz. Muhammed’in de davasının dönüm noktasında böyle bir
deve (nâka) devreye girmiştir. Hz. Peygamber, Mescid-i Nebeviyi ve evini
devesinin çöktüğü yere yaptırmıştır.
[16] Kaldı ki ilk defa Arap adının ortaya çıktığı çivi
yazılı Asur tabletlerinde, Arapların develi muharip olduklarından ve (M.Ö.
858-834) bin kişilik develi savaş birlikleri bulunduğundan bahsedilmiştir.
(Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Deve maddesi.)
[17] Cevâd Ali, el-Mufassal Fi Tarihi’l-Arab.
[18] A’râf 7/79.
[19] Şu’arâ 26/151.
[20] Şu’arâ 26/152, A’râf 7/74.
[21] Neml 27/48.
[22] Hâd 11/67.
[23] A’râf 7/77, Zâriyât 51/44.
[24] Şems 91/
[25] Kamer 54/29.
[26] Şems Suresi
[27] Nitekim Câhiliye döneminde ölen bir Arap’ın
yakınlarının, mezarının başına beliyye denilen (çoğunlukla dişi) bir deve
getirdikleri, başını arkaya doğru çevirip bağladıkları, kaçmaması için de
ayaklarını keserek aç ve susuz ölüme terk ettikleri bilinmektedir. (Bkz.
Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Deve maddesi.)
[28] Bu rüyanın zamanı ve muhtevası hakkında, tefsirlerde
farklı açıklamalar yapılmıştır: Çoğunluğun tercih ettiği yoruma göre, bu rüya
Hz. Peygamber’in İsrâ gecesinde yaşamış olduklarıyla ilgilidir. Diğer bir
açıklamaya göre, de Hz. Peygamber’e Mekke’nin fethedileceği rüya ile
bildirilmiştir. Mekkelileri korkutan bir rüyanın tevili elbette onların başına
gelecek çok önemli toplumsal bir hadise olmalıdır. Nitekim daha sonra “Allah,
Elçisinin rüyasını doğruladı” (Fetih Süresi: 27.) şeklindeki bir ayet,
Mekke’nin fethini müjdelemiştir. Nitekim fitne olduğu bildirilen rüya ile müjde
olarak bildirilen rüya için Kur’an’da aynı kelime (er-ru’ya) seçilmiştir.
[29] Daha önce Saffat suresinde dile getirilmiştir. Saffat
37/62-65. Bu ağacın, günahkârların yiyeceği olduğunu duyan müşrikler, onu,
kendi bildikleri bir ağaç sanarak Kur’an’la alay etmişlerdir. Bu durum, bazı
Müslümanları dahi şüpheye düşürmüştür.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder