16 Kasım 2019 Cumartesi

AYET DEVE \ AHMET BAYDAR Mucize Deve


AYET DEVE \ AHMET BAYDAR
Mucize Deve
Hz. Salih’in devesiyle ilgili İslami eserlerde bulunan tafsilatın hülasası şudur: Puta tapan Semudlar’ın bir mucize istemeleri üzerine, Hz. Salih, dağdaki bir kayanın ya­nında Allah’a dua eder. Kaya, doğum sancısı çekiyor gibi harekete geçer. Sonra da ikiye ayrıla­rak yetişkin bir deve doğurur. Hz. Salih, ona iyi davranmalarını aksi takdirde kendilerinin helak edileceğini söyler. Fakat Semudlar peygamberi yalanlarlar. Deveyi de dizlerinden biçerler. [1] İşte müfessirlerin kahir ekseriyeti bunları detaylandırarak naklederler. Bazıları da meselenin Kur’an’daki anlatımıyla yetinir, fakat olayın bir yönden harikulade olduğuna temas etmeyi ihmal etmezler. [2]
Kur’an’da bulunmayan bu acayip haberlerin nasıl okunması gerektiği ayrı bir husustur. Meselenin bizi ilgilendiren tarafı, Kur’an kıssalarındaki mesajın, kendisinde bulunmayan boğucu detaylardan arındırılmasıdır. İmam Maturîdî’nin dediği gibi, Hz. Muhammed’in risaletine delil olarak zikredilen kıssalarda yapılan eksiltme veya artırmalar, bu risaleti tasdike değil aksine inkâra vesile olmakta ve Kur’an’ın rehberliğini örtmektedir. [3]
Semudlar İsrailoğullarından değildir. Bu nedenle Eski Ahit’te, Yeni Ahit’te ve Ehl-i Kitabın edebiyatında, Semudlar’a ve Hz. Salih’e yer verilmemiştir. Oysa Kur’an-ı Kerim, Semudlar’dan, Hz. Salih’ten ve onlara ayet olarak verilen deveden; onbeşe yakın bölümde ve yüze yakın ayette söz etmeyi gerekli görmüştür. [4] Çünkü onlar Âribe Araplarındandır. [5] Semudlar’dan bahseden bölümlerden birisinde şöyle denir:
“Ayetlerle risalet vermekten bizi men eden yok, ancak evvelkiler onları yalanladılar. Semud (lar) a mubsıra olarak deveyi vermiştik de onunla (kendilerine) zulmettiler. Hâlbuki sadece korkutmak için ayetlerle risalet veririz.” [6]
Bu ayette; önceki ümmetlere sadece korkutmak için de olsa ayetlerle risalet verildiği, Semudlar’a verilen devenin de böyle olduğu ifade edilmiştir. Fakat mevzu bahis olan o devenin harikuladelik taşıyıp taşımadığı tasrih edilmemiştir. Bu husus, başka bir bölümde de açıklanmamıştır. Cevap aranması gereken soru şudur. Acaba önceki Arapların diliyle konuşan Hz. Salih’e verilen deve, harikulade bir ayet miydi? Buna bağlı olarak üzerinde düşünülmesi gereken bir soru da şudur. Acaba sonraki Arapların diliyle konuşan Hz. Muhammed’e bu tür bir ayet verilmiş midir?
Ayet Deve
Kur’an-ı Kerim, Semudlar’a verilen devenin doğumu ve fiziksel yapısı hakkında hiçbir şey söylememiş, hiçbir harikuladeliğine işaret etmemiştir. Yalnız onun için; nâkatu’llah, mubsıra, fitne, ayet ve muhavvif nitelemelerinde bulunmuştur.
Gerçekte bütün varlıklar Allah’ındır. Lakin bazı yaratılmışların toplum katındaki konumlarını terfi[7] ya da tenzil maksadıyla vahiy onları Allah’a izafe edebilir. [8] Deveye kötülük edilmesinin yasaklanmasına ve otlağına “ardullah” denmesine bakılırsa, ona “nakatullah” denmesi de onu yükseltme amacına matuftur. Ancak onun yüceltilmesi elbette liaynihi değil ligayrihidir. Yani başka bir sebebe binaendir. Ona verilen değer elçiye, elçiye verilen değer ise taşıdığı mesaja binaendir.
Devenin ayet[9] oluşu ise mubsıra[10] ilan edilmesinden ve böylece fitne[11] olmasından doğan tebyînî ve işârî bir husustur. Deveyi niteleyen muhavvif kelimesi de korkutan demektir ki bu korkular uyarıcı işaretler olarak iman edenlerin imanlarını, münkirlerin de inkârlarını artırır. [12] Bundan daha önemlisi de, onlar üzerinden verilen ilahi beyanlar, toplumun iman ve isyanına alamet-i fârıka olur. İnkâr edilmeleri de, doğal olarak toplumun bozulmasıyla aynı aynı manaya gelir. Bu beyanların toplumun bozulmasıyla olan ilişkisi kavranamasa da böyledir. Bu husus, Cumartesi gününde çalışmanın yasaklanması ve bu yasağa uymayan toplumun maymunlaşması gibidir. [13] Oysa Cumartesi, günler içinde harikuladeliğinden dolayı değil, toplumla ilişkili olan başka bir sebep üzerine tebyin edilmiştir.
Salih peygamberin devesi de böyledir. O deveyi diğerlerinden farklı kılan, o günkü toplumun izahından aciz kaldığı bir özelliği de olabilir. Bu durum, semavi kudrete elbette daha da keskin bir işarettir. Ancak sonunda Semudlar’ın aciz kaldığı şey deve değil, yıldırım olmuştur. Yani deve, Semudlar’ı acze düşürememiş fakat onlar deveyi acze düşürmüşlerdir. Onun varoluşunda harikuladelik varsa bile; bunun bize bildirilmeyişi, Kur’an muhataplarının hidayeti açısından önemsiz olduğunu göstermektedir.
Zaten İsrâ Suresindeki ayet, devenin harikuladeliğini değil Semudlar’ın onunla denenmesini konu edinmektedir. Aynı Surede müşriklerin Hz. Muhammed’den harikulâde ayetler istedikleri dile getirilmiş, fakat bu talep kesin bir ifadeyle reddedilmiş, onun bir beşer olduğu hatırlatılmıştır. [14] Hz. Salih de onun gibi bir beşerdir.
Aslında devenin önemi, başka bir ifadeyle onun ayet olarak tebyin edilmesi, iman ve inkâr taraflarını açığa çıkaran bir fitne olmasındadır. Bunu belirleyen de, Hz. Salih’e iletilen vahiydir. Bu ilahi belirlemeden sonra, artık onda fevkaladelikler aranması hiç de hikmetli değildir. Belki bu fitnenin başka bir şey değil de niçin deve olduğunda hikmet aranmalıdır.
Deve ve Risalet
Semudlar’ın yaşadığı Hicr oldukça kuraktır. Bölgenin en uygun ulaşım aracı olan deve, onlar için çöl ge­misi (sefînetü’s-sahra) dir. Tebliğ sürecinde Hz. Salih’in bineğinin de deve olduğunda kuşku olmamalıdır. [15] Diğer yandan, Tarih boyunca Araplar deveyi en büyük yardımcıları olarak tanımış ve hayatla­rını onun ihtiyaçlarına göre tanzim etmişlerdir. Hatta onu inançlarına sokmuşlar; tanrılara ada­yıp serbest bıraktıkları bazı dişi develerden faydalanmayı günah saymışlar, erkek ve dişi ikiz doğuran deveden, sulbundan on döl alınan erkek deveden veya on doğum yapan dişi deveden faydalanmayı da haram saymışlardır. Bunlar Kur’an’ı Kerim’in de değindiği hususlardır. [16] Bu durumda Semudlar’ın risaletlerinde devenin anlatım vasıtası ve fitne kılınması pek doğaldır.
Burada şu hususu teyiden tekrar etmemizde fayda vardır. Üzerinde durduğumuz ayetteki evvelkiler (el-Evvelûn) kelimesi Semudlar’ın Araplar ile öncelik sonralık ilişkilerine işaret etmektedir. Bu, aynı zamanda, onların tabiatlarında ve adetlerinde bulunan benzerliğe işarettir. Biz önceki ve sonraki Arapların yaygın bir âdetinin de mufahara olduğunu Tarihten öğreniyoruz. Mufâhara, yüzlerce hayvanı ayakları üstünde iken biçmektir. Bunun en yaygın olanı ise deve biçmektir. [17] Deve biçme geleneğinin Arapçası mu’âkaradır. Hz. Salih’in devesine yapılan kötü muamele için Kur’an’ın seçtiği fiil de aynı kök harflerden oluşmaktadır. Nasihatı sevmeyen, [18] azmışlara uyan, [19] fesat çıkaran[20] kentlerinde çeteler bulunan, [21] zalim[22] azgın[23] ve isyankâr[24] bir toplum olan Semudlar, sonunda Hz. Salih’i inkâr etmişler, deveyi de içlerinden seçtikleri birisine[25] dizlerinden biçtirmişler (akarûhâ) dir. [26] Putperestlerin bu tür adetleri Kur’an’ın muhataplarına kadar da sürmüştür. [27]
Yani Hz. Salih, zulmedenlerin helak olacakları yazgısını, Semudlar’ın din ve dünya açısından vazgeçilmezi olan deve üzerinden haber vermiştir. Onların deveye yaptıkları kötü muamele, azgınlıklarının sonraki nesillere intikal eden resmi olmuştur. Semudlar’a verilen ilahi cezanın, devenin fiziği ile sebep sonuç ilişkisi mevcut değildir. Devenin ayet oluşunda fevkaladelik aramak da konuyu saptırmak anlamına gelir. Deve, bir yandan Hz. Salih’in uyarı ayeti diğer yandan da Semudlar’ın helak ayetidir. Çünkü ona yaptıkları haydutluk, inkâra ve zulme devam etmelerinin simgesi olmuştur. Deve, helakin sebebi değil göstergesidir. Onların helaki, zulmeden diğer toplumlara uygulanan yasa uyarınca gerçekleşmiştir.
Asıl Mesaj
Kur’an, Semudlar’ın azgınlığından Arapların azgınlığına geçiş yaparak onların aynı soydan, aynı coğrafyadan ve aynı tabiattan olduklarına işaretle, ayetlerinin ve akıbetlerinin de aynı türden olacağını vurgulamıştır. Toplumsal mesajlar, ancak bu tür zihinsel yaklaştırmalarla verilebilir. Bu nedenle İsra Suresinde önce zalim toplumların helak edilmeleri konusunda, Allah’ın yasasının değişmezliği dile getiriliyor:
“Diriliş gününden önce helak etmeyeceğimiz veya çetin azaba uğratmayacağımız bir kent yok. Bu, kitapta belirlenmiştir.” (ayet 58)
Ardından, bu yasanın öncekilere de uygulandığına misal veriliyor:
“Ayetlerle risalet vermekten bizi men eden yok, ancak evvelkiler onları yalanladılar. Semud (lar) a gösterici olarak o deveyi vermiştik de onunla kendilerine zulmettiler. Hâlbuki sadece korkutmak için o ayetlerle risalet veririz.” (59. ayet)
Bundan sonra da, aynı yasanın sonrakilere de uygulanacağı ilan ediliyor:
“Hani sana demiştik: “Rabb’ın insanları kuşatmıştır! Sana gösterdiğimiz o rüyayı ve Kur’an’da lânetlenmiş ağacı insanlara sadece fitne yaptık! Onları korkutuyoruz.!” (60. ayet)
Önce yasa, sonra deve fitnesi, sonra da rüya ve ağaç fitnesi. Semud Araplarının fitne ayeti devedir. Mekkeli müşrik Arapların fitnesi ise bir rüyadır. [28] Zakkum ağacı da[29] kıyamete kadar iman ve inkar edecekleri açığa çıkaracak olan evrensel fitne ayetidir. İnananlar, dikkatlerini ayetlerin âdete muvafık olup olmadıklarına değil, onlar üzerinden verilen habere teksif etmeliler. Doğrular elbette Allah katındadır. Onlara muvaffakıyet de onun izniyledir.
———————————————–
[1] Bu kıssayı küçük farklarla nakleden müfessirler ve eserleri şunlardır; Zeccac, Me’âni’l-Kur’an. Nehhâs, Me’âni’l-Kur’an. Semarkandî, Bahru’l-Ulûm. Mâverdî, en-Nüket ve’lUyûn. Vâhidî, el-Vesît. Begâvî, Me’âlimu’t-Tenzîl.
[2] Ünlü müfessir Fahreddin Râzî de çok farklı düşünmez. “Kur’an, devenin hangi bakımdan mucize olduğunu belirtmemiştir” şeklinde yerinde bir tespit yaptığı hâlde: “Ama onun hiç şüphesiz bir yönden mucize olduğunu da anlıyoruz” demeyi ihmal etmemiştir. (Fahreddin Râzî, Tefsîr. A’râf 7/73. Ayetin tefsiri.) Muhyiddîn İbn Arabî, kıssayı almamış: “Salih’in devesi, Musa’nın değneği, İsa’nın eşeği, Muhammed’in burağı, insanî nefsi taşıyan hayvani nefistir” dedikten hemen sonra, bunun sadece bir tevil olduğunu, mucizelerin zuhuru ile harikuladelerin inkâr edilmemesi gerektiğini tenbih etmiştir. (Muhyiddin İbn Arabî, Tefsîru’l-Kur’an. A’râf 7/73. ayetin tefsiri.) Çünkü mucize ve nübüvvet ilişkisi ikisinin de mezhebi açısından çok önem arzetmektedir.
[3] Ebû Mansûr Mâturîdî, Te’vilâtu’l-Kur’an, İstanbul 2007, C.9, S. 85.
[4] Bkz: Şems 26/11-15, Fecr 10/6-9, Necm 23/50-51, A’râf 39/73-79, Furkân 42/38-39, Şu’arâ 47/141-159, Neml 48/45-53, Hûd 52/61-68, Zâriyât 67/43-45, İbrâhîm 72/9, Hâkka 78/4-8, Ankebût 85/38.
[5] Rabiğ, Akabe, Medine, Hayber, Teyma ve Tebük topraklarında kalıntıları vardır. M.Ö 715 tarihli Sargon kitabesinde, Asuriler’in hâkimiyet altına aldıkları, Arabistan kavimleri arasında zikredilmişlerdir.
[6] İsrâ 17/59.
[7] Nitekim içlerinde ibadet edildiği için “mescitler Allah’ındır” denmiştir. (Cin 72/18) Kâbe’nin de Allah’a izafe edilmesi, onun maddi yapısıyla ilgili değildir. (İbrahim 14/37)
[8] Tanrılığa yüceltilen Hz. İsa’ya “Abdullah” denmesi, onun da diğer insanlar gibi hayat sürmüş bir beşer olarak anlaşılması gereğine matuftur. (Meryem 19/30)
[9] Ayet, ilahi kudrete işaret eden her şeydir. Bir varlık alelade algılansın fevkalade algılansın bir hadiseye konu olmuşsa vahiy dilinde ona yine ayet denmeye devam edilir. Kur’an, Hz. İsa’nın sıra dışı görülerek yüceltilen durumunu, Âdem’in durumuna benzeterek ilahi kudrete işaret eden ayetler sadedinde zikretmiştir.)
[10] Mubsıra, hem gören ve hem de gösteren anlamlarında bir kelimedir.(Bu kelime, ibsar mastarından isimdir. Gören anlamında lazım ve gösteren anlamında muteaddi olabilir.) Bu söz akışında gören değil (Çünkü söz akışında ve hiçbir haberde devenin körlüğü gibi bir husus mevzu bahis değildir.) ama “basiretlere yönelten gösterici” anlamı uygun düşer. (Zaten Kur’an üslubunda aynı kelime bu anlamda kullanılmıştır. Kelime ımubsıra olarak Kur’an’da, gündüz için kullanılmıştır. Gündüz de gören değil eşyayı gösterendir. Hz. Musa’nın, Firavun’a getirdiği ve onun “bunlar sihirdir” diyerek reddettiği ayetler de gösterici (mubsıra) ayetlerdir. Neml 27/13.)
[11] “İşte biz onlara bir fitne olmak üzere o deveyi salıyoruz.” Kamer 54/27. Fitne, insanın kesin kabulünü teh­likeye sokan, müminin imanındaki kararlılığını kanıtlamasına ve mümkirin de inkârının açığa çıkmasına imkân veren şeydir. (Evlat ve mal gibi şeyler insanların sınanmalarına yani fitnelerine vesile olur. Enfâl 8/28.) Bu nedenle her şey fitneye sebep yapılabilir.
[12] Her ayet böyledir. Güneş ve Ay tutulmalarının adet üzere olmaları, onların müjdeye ve korkuya vesile olmalarına mani değildir. Hz. Peygamberin, “Güneş, İbrahim için yas tutuyor” diyen kadınlara, “Güneş ve Ay iki ayettir. Birisinin doğumu ya da ölümü için tutulmazlar, Allah onlarla kullarını korkutuyor” (Buhari) dediği nakledilmiştir.
[13] Bakara 2/65.
[14] Bkz. İsrâ 17/93.
[15] Hz. Muhammed’in de davasının dönüm noktasında böyle bir deve (nâka) devreye girmiştir. Hz. Peygamber, Mescid-i Nebeviyi ve evini devesinin çöktüğü yere yaptırmıştır.
[16] Kaldı ki ilk defa Arap adının or­taya çıktığı çivi yazılı Asur tabletlerinde, Arapların develi muharip oldukların­dan ve (M.Ö. 858-834) bin kişilik develi savaş birlikleri bulunduğundan bahsedilmiştir. (Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Deve maddesi.)
[17] Cevâd Ali, el-Mufassal Fi Tarihi’l-Arab.
[18] A’râf 7/79.
[19] Şu’arâ 26/151.
[20] Şu’arâ 26/152, A’râf 7/74.
[21] Neml 27/48.
[22] Hâd 11/67.
[23] A’râf 7/77, Zâriyât 51/44.
[24] Şems 91/
[25] Kamer 54/29.
[26] Şems Suresi
[27] Nitekim Câhiliye döneminde ölen bir Arap’ın yakınlarının, mezarının başına beliyye de­nilen (çoğunlukla dişi) bir deve getirdikleri, başını arkaya doğru çevirip bağladıkları, kaçmaması için de ayaklarını keserek aç ve susuz ölüme terk ettikleri bilinmektedir. (Bkz. Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Deve maddesi.)
[28] Bu rüyanın zamanı ve muhtevası hak­kında, tefsirlerde farklı açıklamalar yapılmıştır: Çoğunluğun tercih ettiği yoruma göre, bu rüya Hz. Peygamber’in İsrâ gecesinde yaşamış olduklarıyla ilgilidir. Diğer bir açıklamaya göre, de Hz. Peygamber’e Mekke’nin fethedileceği rüya ile bildirilmiştir. Mekkelileri korkutan bir rüyanın tevili elbette onların başına gelecek çok önemli toplumsal bir hadise olmalıdır. Nitekim daha sonra “Allah, Elçisinin rüyasını doğruladı” (Fetih Süresi: 27.) şeklindeki bir ayet, Mekke’nin fethini müjdelemiştir. Nitekim fitne olduğu bildirilen rüya ile müjde olarak bildirilen rüya için Kur’an’da aynı kelime (er-ru’ya) seçilmiştir.
[29] Daha önce Saffat suresinde dile getirilmiştir. Saffat 37/62-65. Bu ağacın, günahkârların yiyeceği olduğunu duyan müşrikler, onu, kendi bil­dikleri bir ağaç sanarak Kur’an’la alay etmişlerdir. Bu durum, bazı Müslümanları dahi şüpheye düşürmüştür.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder