16 Kasım 2019 Cumartesi

DAĞILMIŞ KOYUNLAR \ AHMET BAYDAR Veraset


DAĞILMIŞ KOYUNLAR \ AHMET BAYDAR
Veraset
Dâvud ve oğlu Süleyman (a.s.), Kur’an-ı Kerîm’de, kendilerinden melik-peygamber olarak söz edilen iki isimdir. Bir ayette de onların bu husustaki birlikteliğine “Süleyman, Davud’a vâris oldu” [1] ifadesiyle işaret edilmiştir. Sözün yerindeki bağlarından anlaşıldığına göre burada, tasvip ya da tavsiyesinin ötesinde tarihsel bir durum dile getirilmiştir. Ama böyle olması, dini literatüre, bu veraset acaba veliahtlık için midir yoksa dini rehberlik için midir şeklinde bir sual sormamıza mani değildir.
Kur’an-ı Kerîm ve Hadis-i şeriflerin genel üslubuna bakıldığında, müspet olanın siyasi değil dini veraset olduğu görülmektedir. İşaret ettiğimiz ayetteki verasetin de dini rehberlik için olduğunu düşünmemizi gerektiren bazı hususlar vardır. Bunlardan birisi, önceki ayette hatta bizzat bu ayette ilmin vurgulanmış olmasıdır. Müspet verasetin, dini rehberlik olduğuna işaret eden başka bir husus da Kur’an üslubunda verasetin kitap, [2] nübüvvet, [3] ve sâlih [4] kullar için zikredilmiş olmasıdır.
Ayrıca birçok hadiste peygamberlerin mirasçılarının “âlimler” olduğu, hatta “Peygamberlerin miras olarak sadece ilim bıraktıkları” tasrih edilmiştir. [5] Bu mülahazamız, Sahabenin uygulaması ile de teyit edilmiştir. Nitekim onlar seçimi esas almışlardır. Halife seçimleri sırasında, ilgili ayetten siyasi bir mana çıkarma yoluna gitmemişlerdir.
Ancak Davud ve Süleyman (a.s.) lardan söz eden bir ayet vardır ki ulemanın gündemini bir hayli meşgul etmiştir. Bu, Enbiya Suresinin yetmiş sekizinci ayetidir. E. Hamdi Yazır’ın bu ayete verdiği mana şöyledir:
“Davud ile Süleyman’ı da… O vakit ki ikisi de hars hakkında hüküm veriyorlardı, o vakit ki ekinde geceleyin kavmin davarı yayılmıştı, biz de hükümlerine şahit idik.”
Kıssa
Bu ayetin bu şekilde anlamlandırılmasında, üslup farkı dışında ihtilaf yoktur. Hatta Şîî müfessirler de umumiyetle aynı mana üzerinde ittifak etmişlerdir. Çünkü bu ayet hakkındaki bütün yorumlar, muşahhas bir kıssa üzerine oturtulmaktadır. Müfessirlerin sahabeye dayanan bir isnatla naklettikleri o kıssa şöyledir:
Bir topluluğun koyunları dağılır. Geceleyin birisinin ekinine (veya üzüm bağına ya da otlağına) girer. Orada (ekili) bulunan mahsulü tahrip eder. Bu durum, davalılar tarafından Hz. Davud’a intikal ettirilir. Hz. Davud, koyun sürüsünün, tahrip edilen tarla (veya bağ) sahibine verilmesine hükmeder. Bundan sonra dava oğul Süleyman’a getirilir. O, babasının verdiği hükmü kabul etmez. Şöyle bir karar verir: Sürü tarla sahibine, tarla da sürü sahibine verilmelidir. Ürün eski haline gelinceye kadar, tarla sahibi sürünün süt ve yününden yararlanmalıdır. Bunun üzerine, Hz. Davud, “Hüküm, senin verdiğin hükümdür” der ve oğlunun kararını uygular. [6]
Sünni olsun Şii olsun müfessirlerin neredeyse hiçbirisi, yukarıdaki ayetin tefsirini, bu kıssadan ayrı düşünmemiştir. Fakihler de ayetin lafzında bulunmayan ve tamamen kıssayı esas alan bazı yorumlar geliştirmişlerdir. Peygamberlerin içtihat edebileceği, müçtehitlerin içtihat hatalarının bağışlanacağı, bir hakim içtihatla verdiği hükmün yanlış olduğunu anlarsa ondan dönebileceği gibi hususlar bu ayetten çıkarılan ilkeler arasındadır.
Bu çıkarımlardan birisi de Emevi Sultanlarından Velid’e aittir. [7] O, meşhur Dimaşk mescidinde hutbe okurken bir çan sesi duyar. Bu sesin bir kiliseden geldiğini öğrenince, kilisenin hemen yıkılmasını emreder. Bunun üzerine olayı duyan Bizans Hükümdarı Ahram ona bir mek­tup yazar. O mektupta, “Sen babanın gördüğü hâlde dokunmadığı kiliseyi yıkmış bulunuyorsun. Eğer sen isabet ediyorsan baban hata etmiştir. Eğer baban isabet etmişse sen hata ediyorsun!” der. Bunun üzerine Sultan Velid, ona cevap olarak Enbiya Suresinin yetmiş sekizinci ayetini yazar. [8]
Bu ayet, (daha doğrusu kıssa) ile ilgili başka bir çıkarım da Hasan Basri ile ilgilidir. Hasan bir gün, Emevilerin Basra kadısı olan İyas b. Muaviye’in huzuruna çıkar. [9] İyas ağlamaktadır. Hasan ona niçin ağladığını sorar. İyas da, “Kadılar üç türlüdür. İkisi cehennemde biri cennettedir” hadisini hatırlatır. [10] Hasan ise ona Enbiyâ Suresinin yetmiş sekizinci ayetini hatırlatır ve “Allah burada Davud’u kınamadı” der. [11]
İmam Şafiî de “Eğer bu kıssadaki gibi bir hâdise, gündüz meydana gelirse bir tazmin ödeme söz konusu değildir. Çünkü sürü sahibinin sürüsünü, gündüz yayma hakkı, ekin sahibinin de gündüz ekinini koruma vazifesi vardır. Eğer bu iş gece meydana gelirse, zararın tazmini gerekir” demiştir. [12] İmam Ebu Hanîfe’nin bu konudaki içtihadı farklıdır. Ona göre, sürü kasten salıverilmediği müddetçe, olay ister gece, ister gündüz cereyan etsin, tazmin gerekmez. [13]
Kimi yorumcular, hâkimlerin kıyamete kadar, bu ayete (daha doğrusu kıssaya) göre hükmedeceklerini söylerken, kimi de bu hükmün neshedildiğini iddia etmişlerdir. Bu kıssanın sebep olduğu kelami tartışmalar ise bunlardan çok daha fazladır. Ancak amacımız bu fıkhî ve kelami tartışmaları nakletmek değildir. İlahi kelamın bu kıssa ile (iddia edilen) münasebetini tahkik etmektir. Bu noktada akla gelen ilk husus ise, meal ve tefsirlerde, ayeti bu kıssaya uyarlama çabaları bulunup bulunmadığına bakmaktır.
Ayete Giriş
Üzerinde durduğumuz ayet-i kerimenin metni şudur:
وَدَاوُودَ وَسُلَيْمَانَ إِذْ يَحْكُمَانِ فِي الْحَرْثِ
إِذْ نَفَشَتْ فِيهِ غَنَمُ الْقَوْمِ وَكُنَّا لِحُكْمِهِمْ شَاهِدِينَ
Ayet ve harfiyle başlamaktadır. Bu harf, önceki ayetlerdeki diğer peygamberler için zikredilen muhtevayı bu ayete de taşımaktadır. Taşınan şey, peygamberlerin doğru yola götüren önderler olduğu, kendilerine ilim ve hikmet verildiği yolundaki övgülerdir. Bunu fark edebilmek için birkaç ayet öncesine bakmak yeterlidir. [14] Nitekim hemen sonra gelen ayette de ilim ve hikmet vurgusu tekrar edilmektedir. Ancak bu övgü, kıssada dile getirilen “içtihat” ve “ihtilaf” vurgusu ile uyumsuzluk arz etmektedir. Bu nedenle meallerde, ilgili ayetin öncesi çoğu zaman göz ardı edilmiştir. Ayetin öncesinde, hatta bu Surenin tamamında “uzkur=hatırla, an” şeklinde bir ifade bulunmadığı hâlde, “hatırla…an…” şeklinde kelimeler takdir edilmektedir.
“Davud ile Süleyman’ı da an; hani onlar toplumun davarının yayıldığı bir ekin hakkında…” (Süleyman Ateş)
Kur’an metninde geçen “kavmin koyunları” formundan, bu koyunların tek bir kişiye değil, en azından bir cemaate ait olduğunun anlaşılması gerekir. Bunun için de detay bilgiye ihtiyaç yoktur. Diğer yandan deyimdeki kavm kelimesi de belirlidir. Bu durumda, ayetin mefhumuna eklememiz gereken şey o kavmin maruf olması durumudur. Bu durumda o kavmin kıssası tarihten biliniyor, muhatapların zihninde bulunuyor veya söz akışından anlaşılıyor olmalıdır. Ne var ki bu durumda o kavmin tarlada da ortaklığı söz konusu olacaktır. Bu da kıssadaki yargılanma meselesinde sorun çıkarmaktadır. Bu nedenle deyim kimi zaman “her hangi birisinin koyunları” şeklinde algılanır. [15] Çoğu zaman da “bir kavmin” veya “bir grup insanın” koyunları şeklinde tercüme edilegelir:
“Davud ve Süleyman’ı da (an). Bir zaman, bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı: bir gurup insanın koyun sürüsü…” (Diyanet Vakfı)
Diğer yandan ayetteki hars kelimesinin Kur’an’da kullanılan farklı anlamları (buna temas edeceğiz) kıssa lehine daraltılıp tahsis edilerek kimi zaman ot, kimi zaman da ekin denmektedir. Hatta bazen da bağ olarak düzeltilmiştir. Ayetteki dağıldı (nefeşet) kelimesi de, Kur’an’dan bilinen açık anlamına rağmen, (buna da temas edeceğiz) kimi zaman gece dağıldı, kimi zaman gece yayıldı, kimi zaman da gece zarar verdi şeklinde anlamlandırılmaktadır. [16]
“Davud ile Süleyman’ı da… Hani bir defasında onlar bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı. Şöyle ki: Geceleyin bir grup insanın koyun sürüsü, ekin tarlasına yayılmış, zarar vermişti.” (Suat Yıldırım)
Kıssa lehine yapılan uyarlamalar, ayetin sadece anlamlandırmasında değil, lügavi tahlillerinde de ciddi müşkiller çıkarmıştır. Bunlardan birisi, “Li-hükmi-him” kelimesindeki hum=onlar zamiridir. Ayette özne ikil olduğu (yehkümâni) hâlde, bu zamir çoğul kullanılmıştır. Müfessirlerden bir kısmı, bu farklılığı izah ederken; bu zamir hem karar verene, hem de haklarında karar verilenlere işaret eder demişlerdir. Bir kısmı ise bu kullanımdan ikilin, çoğul hükmünde olduğu sonucunu çıkarmışlardır. Bu izahları yeterli bulmayanlar da vardır. Onlar da bu kelimeyi (lihukmihimâ) şeklinde tesniye zamirle okumuşlardır. [17]
Kıssayı Esas Alan Düşünmeler
Kıssada -anlatılagelen hâliyle- koyun sayısı ve arazi büyüklüğü belirsizdir. Bu nedenle bir gecelik zararın; karşılıklı bir yıl değişimle veya karşılıksız vermeyle tazmin edilmesinin, ilme ve hikmete dayanmış olduğunun gerekçesi belirsizdir. Nitekim bazı fakihler, bu sebepleri ileri sürerek de farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. [18]
Diğer yandan kıssada biri isabetsiz ve hikmetsiz, diğeri de isabetli ve hikmetli iki kararın verildiği üzerinde durulur. Oysa ayette ilim ve hikmet vurgusu ikisini de övmek için serd edilmiştir. Bu çelişkiyi telafi etmek için de kıssa üzerine başka bazı mülahazalar yapılmıştır. Nitekim İbn Fûrek’in de aralarında bulunduğu bir ulema grubu şöyle demiştir:
“Hz. Davud ve Hz. Süleyman peygamber idiler. Bunlar vahye göre hüküm verirlerdi. Hz. Davud bir vahye göre hüküm vermişti. Hz. Süleyman da bunu nesheden başka bir vahye göre hüküm vermiştir.” [19]
Bu yorumda -nesh adlandırması dışında- makul gibi görünen bir izah vardır. Ne var ki tatmin edici değildir. Çünkü o ikisi farklı zamanlarda peygamberlikte bulunmuşlardır. Hz. Süleyman, İbn Abbas’ın rivayetinde, babasına muhalefet ettiği tasavvur edilen o tarihte sadece on bir yaşınadır.
Bu nedenle ayete, kıssanın yönlendirmesinden uzak, siyak ve sibakla uyum arz eden ve kelimelerin anlam sınırlarına riayet eden bir açıdan bakmak gerekliliği hâsıl olmaktadır. Aslında bu hususları nazarı itibara alanlar da vardır.
Ayeti Esas Alan Düşünmeler
Nitekim Ebû Bekr İbnu’l-Arabî, bu ayeti tefsir ederken; “Kur’an Kıssaları Hakkında bir ilke” başlığı altında şu hususu hatırlatma ihtiyacı duymuştur:
“Allah, ümmetlerin başına gelenleri ve aleyhlerine olanları, peygamberlerin sözlerini ve eylemlerini, resulüne hatırlatmıştır. Bu kıssaları da en güzel ve en doğru şekilde anlatmıştır. Ama isrâiliyyât bunları, değiştirilmiş, ardı gelmeyen bâtıl eklemelerle ve amacı tahrif edilmiş eksikliklerle nakletmiştir. Sürünün dağılması, Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ın bu konuda hüküm vermesi olayına gelince. Ona bakın. Eğer Kur’an’ın zahirine uygun tarafı varsa sahihtir, muhalif ise bâtıldır. Kur’an’da ona dair bir şey yoksa muhtemeldir.”. [20]
Kıssadaki peygamberlerin ihtilafı durumunu yadırgayarak buna cevap arayanlardan birisi de Ebu Bekr el-Esam’dır. O, “onlar kesinlikle ihtilaf etmediler. Ne var ki Allah (c.c.), hükmü Hz. Süleyman’ın dilinde açıkladı” demiştir. El-Esam’ın görüşünü nakleden Fahreddin Razi, buna muhalefet etmekte ve ısrarla iki peygamberin ihtilaf etmiş olduklarını ispata çalışmaktadır. [21]
Ebu Ali el-Cübbaî (ö.303/m.916) de kıssanın bu muhtevasıyla ayetin üslubu arasındaki uyumsuzluğu fark edenlerden birisidir. Cübbâi’nin bakışı daha radikaldir. O, peygamberlerin içtihadına bu ayetten cevaz çıkarılmasını şiddetle reddederken[22] kıssanın muhtevasını da tenkit etmektedir. Onun bu husustaki görüşlerini de, muhalefet şerhleriyle birlikte yine merhum Râzi nakletmiştir. [23]
Ayetin Anlamı
Ayetteki koyunlar kelimesinin Kur’an metninde karşılığı ganem’dir. Bu kökten tekili bulunmayan bir kelimedir. Koyunlar için kullanılan sürü anlamındadır. Kadim dillerde bu kelime ile mecaz yapılmıştır. Yöneticisiz kalabalıklar için mecaz olarak kullanılmıştır. Nitekim Eski Ahit’te “Rabbin otlağının sürüsü” ifadesi ile kast edilen bizzat İsrailoğullarıdır. [24]
Ayetteki dağıldı kelimesinin metinde kullanılan kökü (n-f-ş) dir. Arapçada hem gece, (hem de gündüz) hayvanların çobansız olarak dağılmasını ifade eder. Nitekim Kur’an’da da mutlak bir dağılma anlamında kullanılmıştır. (Bkz. Kâri’a Suresi) Kadim dillerde “dağılmış sürü” deyimi ile “yöneticisiz halk” anlamında mecaz yapılmıştır. Nitekim Eski Ahitte dağılmış sürü, İsrailoğullarının kaybolan boylarıdır. [25]
Ekin veya üzüm bağı anlamı verilen “h-r-s” köküne gelince. Kur’an’da daha çok, tanelerin ekilmesi, ekilen tarla ve her türlü ürün için kullanılır. Bir ayette de “kazanç” ve “amel” karşılığında kullanılmıştır. [26] Nitekim bu manada harsın fesadından da söz edilmiştir. [27]
Toplum bağlamındaki çobansız sürünün dağıldığı hars, her hâlde yöneticisiz halkın dağıldığı topraklar olur. Nitekim Eski Ahit’te “Bizi yaratan O’dur, biz de O’nunuz, O’nun halkı, otlağının koyunlarıyız” denmiştir. [28] Yeni Ahit’te Hz. İsa’nın da “Ben yalnız İsrail halkının kaybolmuş koyunlarına gönderildim!” dediği beyan edilmiştir. [29]
Kısaca; ayette sözü edilen her hangi bir kavim değil, Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ın yöneticilik edip haklarında hükümler verdikleri kavimdir. Çünkü bu kavim kelimesi marifedir. Ayrıca otlak anlamındaki hars kelimesi de marifedir. Yani o da her hangi bir hars değil, onların harsıdır. Ayette sözü edilen kavmin dağılan koyunları, Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ın yurtlarında dağınık halde yaşarken hükümleri altına alıp yönettikleri İsrailoğullarıdır. Nitekim onlar, İsrailoğulları tarihinin en parlak döneminde hükümdarlık etmiş iki peygamberdir. Onlardan önce ve sonra İsrailoğulları tarihinde böyle güçlü bir devir yoktur.
Kısaca bu tahlile göre ayette şöyle denmiş olmaktadır:
“Davud’a ve Süleyman’a da… Hani harsta hükmediyorlardı. Hani kavmin sürüsü orada dağılmıştı. Biz onların hükmedilmesine tanıklar idik.”
Bu ayetteki birinci hükmetme=hilafet, ikinci hükmetme=yönetme, onlar zamiri ise insanlardır. Tıpkı Davud’dan söz eden şu ayetteki gibidir:
“Ey Davud! Biz seni arzda bir halife kıldık. İnsanlar arasında hak ile hükmet.” [30]
Hüküm (h-k-m) kökü, üzerinde durduğumuz ayette iki defa kullanılmaktadır. Birincisinde hükmeden özne ikildir. Fakat sonrakine bitişen zamir çoğuldur. Bu zamirin en yakın mercii ise ganem lafzıdır. Bu durumda deyimin mefhumu; “çobansız sürü gibi dağılmış olan insanlara hükmedilmesine tanıklar idik” şeklinde olur. [31]
Sonuç
Kur’an üslubunu, metnin siyak ve sibakını, kelimelerin anlam sınırlarını, kadim dünyada bu kelimelerle oluşturulan mecazları ve bu kelimelerle yapılan nitelemeleri hesaba katarak şu anlamı takdir edebiliriz:
“Davud’a ve Süleyman’a da ilim ve hikmet verdik. Hani yurtta yöneticilik ediyorlardı. Hani İsrailoğullarının yöneticisiz boyları orada dağılmıştı. Biz onların yönetilmesine tanıklar idik.”
Nitekim bundan önceki iki ayette, Lut ve Nuh (a.s.) ların sözünü dinlemeyen fasık kavimlere temas edilmiştir. Bu iki peygamber inkârcı kavimlerine hükmedememişler, ama Davud ve Süleyman (a.s.) lar kendi kavimlerine hükmetmişlerdir. Bu nedenle hem hepsiyle ortak oldukları ilim ve hikmetle ve hem de yönetimle övülmüşlerdir. Bu nedenle de peygamber-melik olarak anılmışlardır.
Ancak bundan sonraki ayette Hz. Süleyman hususi olarak yeniden anılmıştır. Bunun sebebi ise tefhimdir. “Onu, Süleyman’a tefhim ettik” denmiştir. Tefhim, ilimden daha hususi olan; gizli ve dakik kavrama yeteneğidir. İşte burada önemli bir soru açığa çıkmaktadır. Hz. Süleyman’a ayrıca kavratılan ve sekseninci ayette “onu” zamiri ile işaret edilen nedir?
Bunun cevabını da Tarih vermektedir. Nitekim Hz. Süleyman, çocuk yaşta tahta oturmuştur. Ama Fırat nehrinden Mısır’a kadar uzanan topraklarda yaşayan kavimlerin hepsine de hükmetmiştir. Ona derinlemesine kavratılmış olan şey ilim ve hikmetin tatbikidir. Siyasi, ticari ve sınai yönetimdir. Dolaysıyla bu ayette “(onları yönetme) işini özellikle de Süleyman’a tefhim ettik” denmiş olur.
Bu kıssa hakkında, Kur’an’da başka hiçbir işaret bulunmadığı, Rasulullah’a (s.a) isnat edilen hiçbir haber bilinmediği, Eski ve Yeni Ahit’te böyle bir kıssa yer almadığı, Yahudi ve Hristiyan literatüründe böyle bir anlatım olmadığı hâlde; kıssada aynı olay için iki farklı hüküm verdirilmesi, sonra bu ihtilafın Kur’an’a tasdik ettirilmesi, peygamberin hükmüne muhalif içtihadın övülmesi, övülenin henüz çocuk yaşta tahta oturan bir hükümdar olması bize şu soruyu düşündürmektedir: Acaba Enbiya Suresinin yetmiş sekizinci ayeti, ilk dönemlerde, veliahtlık sisteminin meşrulaştırılmasına vesile mi kılınmıştır? Kıssa hakkında serd edilen tartışmalarda kıssadan yana olanlarla, kitapları bize ulaşmayanların sayısal orantısızlığı ise bu sorumuzun haklılığını sadece teyit edecek mahiyettedir.
Burada bir hususa işaret etmemiz gerekir. Yukarıda görüşlerini naklettiğimiz Cübbâi’ye ilk reddiye yazan, öğrencisi olan el-Eş’arî’dir. Onun görüşlerini tenkit ederek nakleden Razî de Eş’arî mezhebindendir. Râzî ile Cübbâi arasında tam üç asır vardır ama bu asırlar bu ciddi takibi önleyememiştir. Meseleyi görüldüğünden daha önemli kılan husus ise el-Cübbâî’nin siyasi görüşüdür. O, ilk dönemlerdeki halife seçimi ve veliahtlık üzerine yapılan tartışmalarda seçimden yanadır. Ona göre devlet başkanının seçimle iş başına gelmesi bir zorunluluktur. Veliaht tayin etmek de ancak toplumun ona biat etmesi halinde caiz olur.
Biz diyoruz ki Hz. Davud ve Hz. Süleyman, peygamberliği ve hükümdarlığı şahıslarında birleştirmiş iki isimdir. [32] Allah-u Teâlâ o ikisini, bu nedenle ve birlikte övmüştür.
Ayeti öncesine ve sonrasına bağlayan kopmaz bağ ilim ve hikmettir. Bunların da insanları ittihat ve ittifaka ulaştırması, evveliyatla muraccahtır. Oysa hikâye, anlatılan hâliyle içtihat ve ihtilafı öne çıkarmaktadır. Bir yılda sürüden temin edilebilecek faydaların tutarı ve zarar gören ürünün miktarı hesap edilmeden birbirine bedel yapılması ise ilme ve hikmete muvafık değildir. Peygamberlerin içtihat ile ihtilaf etmeleri elbette mümkündür. Ancak bu peygamberlikleri alanında değil, melikiyetleri alanında olur. Bundan ihtilaf doğması da tabii bir durumdur. Ancak, henüz onlu yaşlarında çocuk olan Süleyman’ın, Peygamber olan Hz Davud’a muhalefeti, bunun güzel bir örneği değildir.
İki peygamber arasındaki tefhim farkını, anlamada ve uygulamada derece farkı olarak anlamamız elbette mümkündür. Daha doğrusu, böyledir. Ancak bu da, hata eden isabet eden zıtlığı ile değil, “bilenin fevkinde, daha bilen” tenasübüyle anlaşılmalıdır. Nitekim en bilen Allah’tır. O merhametlidir, bağışlayandır.
———————————————–
[1] Neml 27/16.
[2] A’râf 7/169, Gâfir 40/53.
[3] Meryem 19/6.
[4] Enbiyâ 21/105.
[5] Buhari, Sahîh, İlim, 3/10; Ebu Davud, Sünen, İlim, 19/1, h.no: 3641; Tirmizi, Sünen, İlim, 42/19, h.no: 2682; İbn Mâce, Sünen, Mukaddime, 17, h.no: 223; Dârimî, Sünen, Mukaddime, 32, h.no: 354; Ahmed, Müsned, V/196, h.no: 21612; Taberânî, Müsnedu’ş-Şâmiyyîn, II/224-225, h.no: 1231; İbn Ebî Şeybe, Müsned, I/55-56, h.no: 48; İbn Hibbân, Sahîh, I/289-291, h.no: 88; Tahâvî, Müşkilu’l-Âsâr, III/10-13, h.no: 982; Kudâ’î, Müsnedu’ş-Şihâb, I/103, h.no: 975; İbn Abdilber, Câmi’u Beyâni’l-İlm, I/160-174, h.no: 169-179; Bağavî, Şerhu’s-Sunne, I/275-281, h.no: 129, Hatîb Tebrîzî, Mişkâtu’l-Mesâbîh, I/74, h.no: 212; Aliyyu’l-Kârî, Şerhul-Mişkât, I/426-430, h.no: 212.
[6] Ferrâ, Me’âni’l-Kur’an, II/208; Taberî, Câmi’u’l-Beyân, XVI/320-328; Zamahşerî, Keşşâf, IV/157-158; İbn Kesîr, IX/420-424; Suyûtî, Durru’l-Mensûr, X/318-324.
[7] Velid bin Abdülmelik (Saltanatı, 705-715).
[8] Kurtubi. İbn Asakir, Tarihu Dimeşk.
[9] İyas b. Muaviye (Vefatı: 122/740)
[10] “Kadılar üçtür: Biri cennette, ikisi ateştedir. Hakkı bilip hak ile hükmeden cennettedir. Hakkı bil­meden halk arasında hüküm veren ateştedir. Hakkı bildiği halde tersine hü­küm veren de ateştedir”.Ebu Dâvûd, Akdıye, 2; İbn Mâce, Ahkâm: 3.
[11] Ennebâhî, Tarihu Kuzati’l-Endülüs.
[12] Tîbî, Fütûhu’l-Gayb ale’l-Keşşâf, VII/92.
[13] Zamahşerî, Keşşâf, IV/158; Cassâs, Ahkâmu’l-Kur’an, V/53-54.
[14] Bkz. Aynı suredeki 73. ve 74. ayetler.
[15] Taberi, ilgili ayetin tefsiri, İbn Zeyd rivayet. Şiada da aynı: Allame el-Meclisi, Envâru’l-Bihâr.
[16] Nefeşet kelimesinde, deve ya da koyun sürülerinin otlakta gece çobansız olarak dağılması anlamı da vardır. Bkz: Halîl, Kitâbu’l-Ayn, IV/250; Râgıb, Müfredât, 502; Feyrûzâbâdî, Kâmûs, 784.
[17] İbn Mes’ûd, İbn Abbâs ve İbn Ebî Able bu âyeti “li hukmi himâ” şeklinde okumaktadırlar. Bak: Ferrâ, Me’âni’l-Kur’an, II/208, 249; Zamahşerî, Keşşâf, IV/157; Dr. Abdullatîf el-Hatîb, Mu’cemu’l-Kırâât, VI/38.
[18] Bkz: Cassâs, Ahkâmu’l-Kur’an, V/53-54.
[19] Bkz. Kurtubî, Tefsir.
[20] Ebû Bekr İbnu’l-Arabî, Ahkâmu’l-Kur’an, III/265.
[21] Bkz. F. Râzi, Enbiyâ Suresi tefsiri.
[22] Bkz. Şii müfessirlerden Tabersî, et-Tibyân Fî Tefsîri’l-Kur’an.
[23] Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, XXII/196-198.
[24] Eski Ahit, Yeremya, 6/3, 10/21, 13/20, 23/1-4, 50/17-19; Hazekiyel, 34/1-31. Ve şu pasaj: “Ve siz, koyunlarım, otlağımın koyunları, insansınız ve ben Allahınızım, Rab Yahova’nın sözü.” Eski Ahit, Hazekiyel 35/31.
[25] I. Krallar 22/17.
[26] “Harse’d-Dünya ve Harse’l-Ahire” şeklinde. (Bkz: Şûrâ, 42/20.)
[27] Bakara 2/205.
[28] Eski Ahit, Mezmur 100/3. Ayrıca bkz. Mezmur 79/13.
[29] Yeni Ahit, Matta 15/24.
[30] Sâd 38/26.
[31] Zamirin “tehiyyetuhum” şeklinde benzer kullanımı için bkz. İbrahim 14/23. Ahzâb 33/44. İbn Hazm bu zamirin izahı için garip yorumlara gitmemiş, “li-hükmi’l-kavm” anlamı vermiştir. (Bkz. İbn Hazm, el-İhkâm.)
[32] Bakara 2/251, Neml 27/15, Sa’d 38/35-38


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder