16 Kasım 2019 Cumartesi

DEVE; BELİRLENMİŞ BİR AYETTİ VE KESİLDİ \ AHMET BAYDAR

DEVE; BELİRLENMİŞ BİR AYETTİ VE KESİLDİ \ AHMET BAYDAR
Semûd kavmi ve sonrakiler, elçilerin getirdikleri belgeler karşısında, “Bizi çağırdığınız şeyden kesin bir kuşku içindeyiz!” demişlerdi. Elçiler onlara: “Bu kuşku, gökleri ve yeri yaratan, sizi bağışlanmanız için çağıran ve belirli bir süreye kadar sizi erteleyen Allah hakkında mı?” deyince, toplumlar inkâr gerekçelerini şöyle dile getirmişlerdi: “Siz de bizim gibi birer beşersiniz. Öyleyse bize bir “sultan” getirin!”
Bunun üzerine elçilerin onlara cevabı şöyle olmuştu:
“Evet, biz de sizin gibi birer beşeriz ama Allah, kullarından dilediğine ihsanda bulunur. Allah’ın izni olmadan size bir “sultan” getirmemiz ise bize yaraşmaz.”(1)
Semûdlar, Kuzey Arabistan’da, eskiden Hicr denilen kente bağlı yerlerde yaşamış ve Arapça konuşmuş bir toplumdu. Rabiğ, Akabe, Medine, Hayber, Teyma ve Tebük topraklarında harabeleri bulunmaktadır.
Onlara Hz. Salih elçilik etmiş, kendisinden “sultan” istediklerinde ise; bir deveyi işaret etmiş, yayılmasına ve sulanmasına özen göstermelerini, ona kötü davranmamalarını, aksi takdirde kendilerine elemli bir azabın dokunacağını bildirmişti:
“Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, O’ndan başka bir tanrınız yok. İşte size Rabbinizden bir “beyine” geldi, bu, Allah’ın devesi, size bir ayet, bırakın onu Allah’ın Arzında otlasın, ona bir fenalıkla dokunmayın yoksa elemli bir azaba uğrarsınız.”(2)
Onun, erkek ve dişi birleşmesinden doğmamış, dağdaki cansız kayalıktan yetişkin bir deve olarak çıkmış harikulade bir deve olduğu anlatıla gelir. Oysa Kur’an’ın gündeminde, mahiyet olarak kendi türünden hiç de farkı bulunmayan bir hayvan olarak yer alır.
Evet, ona Kur’an’da “Allah’ın devesi” denmiştir. Ancak onun otlağına da “Allah’ın yeri” denmiştir. Bu deyim, o yerin harikulade özelliklere sahip bir mekân olduğunu değil, insanların ekip biçmediği, kamu malı bir yer olduğunu gösterir. Allah’ın devesi deyimi de, onun salıverilmiş, sahipsiz bir deve olduğuna işaret eder.
Kur’an üslubunda; Allah’tan başka sahipleri bulunmadığından; salıverilmiş deveye “nâkatullah”, insanların ekip biçmediği meraya “ardullah”, babası bilinmeyen çocuğa “Abdullah”, dünyadan hiç kimseye ait olmayan saraya da “beytullah” denmiştir.
Kur’an’da “Abdullah” tesmiye edilen Hz. İsa’nın babası Allah-u Teâlâ değildir. Onun bedeni de bizimki gibi et, kemik ve kandandır. Kur’an’da “beytullah” tesmiye edilen Kâbe’de Allah oturmamaktadır. Taş ve tuğla yapısı da kullandıklarımızdan farklı değildir. Hz. Salih’in işaret ettiği “nakatullah” da, üzerine insanların oturduğu diğer develerden farklı değildir.
Onun diğer develerden tek farkı vahiyle belirlenmiş bir ayet (sultan) olmasıdır. İsra Suresinin 59. ayetinde bu hususa şöyle temas edilmektedir:
“(Peygamberleri) ayetlerle göndermekten alıkoyan, öncekilerin onları yalanlamasıdır. Semud’a açıkça deveyi verdik de onunla zulmettiler, hâlbuki sadece korkutmak için ayetlerle göndeririz.”
Dikkat edilirse Kur’an bu devenin, diğer bütün varlıklardaki gibi sadece ayet olma cihetine işaret etmiştir. Onun herhangi bir ikna edici harikuladeliği olduğunu belirtmemiştir. Aksine onu, evlat ve mal türünden(3) bir “fitne” olarak nitelemiştir.(4)
Nitekim Semud toplumu, bu deveyi kesmekten de aciz kalmamıştır. Yani devenin kendisinde onları acze düşüren bir harikuladelik tecelli etmemiştir. Fakat belirlenen bu ayeti hafife alarak peygamberi inkâr etmeleri üzerine ilahi ceza gelip onları bulmuştur:
“Fakat onu (peygamberi) yalanladılar, nitekim onu (deveyi) da devirdiler. Rableri de günahlarını başlarına geçirdi, o yeri düzleyiverdi!”(5)
____________
1) Bkz. İbrahim 14/9-11
2) A’râf 7/73.
3) Enfâl 8/28.
4) Kamer 54/27.
5) Şems 91/14

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder