DEVE; BELİRLENMİŞ BİR AYETTİ VE KESİLDİ \ AHMET BAYDAR
Semûd kavmi ve sonrakiler, elçilerin getirdikleri
belgeler karşısında, “Bizi çağırdığınız şeyden kesin bir kuşku içindeyiz!”
demişlerdi. Elçiler onlara: “Bu kuşku, gökleri ve yeri yaratan, sizi
bağışlanmanız için çağıran ve belirli bir süreye kadar sizi erteleyen Allah
hakkında mı?” deyince, toplumlar inkâr gerekçelerini şöyle dile getirmişlerdi:
“Siz de bizim gibi birer beşersiniz. Öyleyse bize bir “sultan” getirin!”
Bunun üzerine elçilerin onlara cevabı şöyle olmuştu:
“Evet, biz de sizin gibi birer beşeriz ama Allah,
kullarından dilediğine ihsanda bulunur. Allah’ın izni olmadan size bir “sultan”
getirmemiz ise bize yaraşmaz.”(1)
Semûdlar, Kuzey Arabistan’da, eskiden Hicr denilen kente
bağlı yerlerde yaşamış ve Arapça konuşmuş bir toplumdu. Rabiğ, Akabe, Medine,
Hayber, Teyma ve Tebük topraklarında harabeleri bulunmaktadır.
Onlara Hz. Salih elçilik etmiş, kendisinden “sultan”
istediklerinde ise; bir deveyi işaret etmiş, yayılmasına ve sulanmasına özen
göstermelerini, ona kötü davranmamalarını, aksi takdirde kendilerine elemli bir
azabın dokunacağını bildirmişti:
“Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, O’ndan başka bir
tanrınız yok. İşte size Rabbinizden bir “beyine” geldi, bu, Allah’ın devesi,
size bir ayet, bırakın onu Allah’ın Arzında otlasın, ona bir fenalıkla dokunmayın
yoksa elemli bir azaba uğrarsınız.”(2)
Onun, erkek ve dişi birleşmesinden doğmamış, dağdaki cansız
kayalıktan yetişkin bir deve olarak çıkmış harikulade bir deve olduğu anlatıla
gelir. Oysa Kur’an’ın gündeminde, mahiyet olarak kendi türünden hiç de farkı
bulunmayan bir hayvan olarak yer alır.
Evet, ona Kur’an’da “Allah’ın devesi” denmiştir. Ancak onun
otlağına da “Allah’ın yeri” denmiştir. Bu deyim, o yerin harikulade özelliklere
sahip bir mekân olduğunu değil, insanların ekip biçmediği, kamu malı bir yer
olduğunu gösterir. Allah’ın devesi deyimi de, onun salıverilmiş, sahipsiz bir
deve olduğuna işaret eder.
Kur’an üslubunda; Allah’tan başka sahipleri bulunmadığından;
salıverilmiş deveye “nâkatullah”, insanların ekip biçmediği meraya “ardullah”,
babası bilinmeyen çocuğa “Abdullah”, dünyadan hiç kimseye ait olmayan saraya da
“beytullah” denmiştir.
Kur’an’da “Abdullah” tesmiye edilen Hz. İsa’nın babası
Allah-u Teâlâ değildir. Onun bedeni de bizimki gibi et, kemik ve kandandır.
Kur’an’da “beytullah” tesmiye edilen Kâbe’de Allah oturmamaktadır. Taş ve tuğla
yapısı da kullandıklarımızdan farklı değildir. Hz. Salih’in işaret ettiği
“nakatullah” da, üzerine insanların oturduğu diğer develerden farklı değildir.
Onun diğer develerden tek farkı vahiyle belirlenmiş bir ayet
(sultan) olmasıdır. İsra Suresinin 59. ayetinde bu hususa şöyle temas
edilmektedir:
“(Peygamberleri) ayetlerle göndermekten alıkoyan,
öncekilerin onları yalanlamasıdır. Semud’a açıkça deveyi verdik de onunla
zulmettiler, hâlbuki sadece korkutmak için ayetlerle göndeririz.”
Dikkat edilirse Kur’an bu devenin, diğer bütün varlıklardaki
gibi sadece ayet olma cihetine işaret etmiştir. Onun herhangi bir ikna edici
harikuladeliği olduğunu belirtmemiştir. Aksine onu, evlat ve mal türünden(3)
bir “fitne” olarak nitelemiştir.(4)
Nitekim Semud toplumu, bu deveyi kesmekten de aciz
kalmamıştır. Yani devenin kendisinde onları acze düşüren bir harikuladelik
tecelli etmemiştir. Fakat belirlenen bu ayeti hafife alarak peygamberi inkâr
etmeleri üzerine ilahi ceza gelip onları bulmuştur:
“Fakat onu (peygamberi) yalanladılar, nitekim onu
(deveyi) da devirdiler. Rableri de günahlarını başlarına geçirdi, o yeri
düzleyiverdi!”(5)
____________
1) Bkz. İbrahim 14/9-11
2) A’râf 7/73.
3) Enfâl 8/28.
4) Kamer 54/27.
5) Şems 91/14
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder