BUYRUKLAR VE MECAZLAR (2) – KUR’AN’DA MUHKEM VE MÜTEŞABİHLER
\ AHMET BAYDAR
HEM MUHKEM HEM MÜTEŞABİH KİTAP
BİLİMLE TEFSİR
İkinci Hayat Konusunda Benzeşenler
İnsanın bilgi edinmesi için iki alan vardır. Birincisi
‘Şehadet’ alanıdır. Biz burayı müşahede eder, işitir, görür dokunur ve
kavrayabiliriz. Böylece muhkem bilgiler elde ederiz. Bu bilgilerden, evrensel
yasalara dayanan Fiziksel bilimler doğar. Bilgi edinilebilecek ikinci alan ise,
metafizik olan ‘Gayb’dır. Fakat duyu organlarımız bu alanı kavramakta yetersiz
kalır. Her iki terim de şu ayette kullanılmıştır;
“O, görülen (şehadet)i de görülmeyen (gayb)ı da bilen,
kendisinden başka tanrı olmayan Allah’tır.” [1]
Burada önemli bir noktanın altını çizmemiz gerekmektedir.
Gayb; sadece “Görülmeyen” demek değildir. Aynı zamanda ‘Şu anda hazırda
bulunmayan’ demektir. Bu nedenle, o anda hazırda bulunmayan kimsenin onu üzecek
biçimde anılmasına ‘Gıybet’ denmektedir. Kelime bazen, bilinenin mukabili
olarak da kullanılır. Kur’an’da daha çok insanın kavrayış alanının ötesinde
bulunan hakikati nitelemek için kullanılmıştır.
Oysa sadece görülmeyen niteliğindeki bir şey, şehadet
alanında bulunan, fakat duyularımızdan uzak kalan yahut zihnimizde gelecek
biçiminde algılanan eşya, haber ve hadiseler olabilir. Bunlar bilinebilirlik
açısından gayba benzer. Fakat mutlak bilinmez değildir. Meselâ çocuk, annesine
misafir geldiğini duymuştur. O bir misafirin geldiğini muhkem olarak
bilmektedir. Ancak tanımadığı için misafirin kimliği ve ne zaman döneceği ona
gayb gibidir. Fakat bunları her an bilme imkânı olduğundan tam bir gayb da
değildir. İşte şehadet alanında bulunup da, gayba benzeyen bu tür haber ve
olayları gayb dışında bir isimle adlandırmamız gerekmektedir. Hiç bilinemeyecek
olana Kur’an’da ‘el-Gayb’ denmektedir. Biz bundan hareketle; zamanla
bilinebilir olana aynı kökten bir kelimeyle ‘Gâib’ diyebiliriz. Böylece mutlak
gayb ile şu anda bize gayb gelen şeyi birbirinden ayırmış oluruz.
Meselâ Kıyametin ne zaman kopacağını bilmek bizim için
mutlak anlamda bir gaybdır. Çünkü onun zamanını sadece Allah bilir;
“Saat’in bilgisi ancak Allah’a mahsustur.” [2]
“Ben size, Allah’ın hazîneleri yanımdadır,
demiyorum. Gaybı da bilmem.” [3]
“Size söylenen şey yakın mıdır, yoksa Rabbim onun için
uzun bir süre mi koyacaktır, bilmem. Gaybı bilen O’dur.” [4]
Fakat yağmurun ne zaman, nereye ve ne kadar yağacağını
takdir eden bilgi mutlak gayb olsa da, onun yağacağı yer, zaman ve miktarı
bilmek gayb değil gâibdir. Çünkü bulutların cinsi, yoğunluğu ve rüzgârın seyri
gibi emareler, onun zamanını ve yerini bize haber vermektedir. Nitekim
yukarıdaki ayet, kıyametin zamanını bilmeyi Allah’a tahsis ettikten sonra şöyle
devam eder;
“Yağmuru indirir, rahimlerde bulunanı bilir, kimse yarın
ne kazanacağını bilemez ve hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Allah şüphesiz
bilendir, her şeyden haberdardır.”
Allah, sadece bunları değil, her şeyi bilir. Ama hiç
kimsenin bilemeyeceği, sâdece Allah’ın bileceği başka şeyler de vardır. Bu
ayette vurgulanan şudur. Yarın ne kazanacağını ve nerede öleceğini bilemeyen
kimse, kıyametin saatini nasıl bilsin? Fakat yağmurun ne zaman yağacağı, ana
rahminde ne olduğu, ne zaman şiddetli bir depremin olacağı mutlak gayb ile
sınırlanmamıştır. Bunlar sadece bilemeyene gâibdir. İlk ikisinin şu anda bilim
adamları için gâib olmaktan çıktığını da biliyoruz.
İkinci hayata gelince. O mutlak anlamda bir gaybdır. Doğal
olarak oradaki nimet ve azabın mahiyet de insan için gayb kalacaktır. Fakat din
koyucusu, kulların iman ve inkârına karşılık onlara vereceği nimet ve azabın
niteliklerini anlatacaktır. Bu anlatış da elbette muhataplarının diline yani
onların nimet ve azap kültürlerine uygun düşmesi gerekir. Aksi takdirde, sözün
ruhlara bir etkisi olamaz.
Kur’an’ın ilk seslenişi, döneminin büyük bir kentinde,
köleleri ve hizmetçileri bulunan zengin bir halka olmuştur. Bu halkın
yoksulları genelde ona uymuşlar, zenginleri karşı koymuşlardır. Bu nedenle,
Kur’an vaat ettiği nimetleri doğal olarak o yoksulların hoşlanacağı, kendisiyle
tehdit ettiği azabı da o şımarık zenginlerin kaygılanıp korkacağı niteliklerle
anlatmıştır.
Onların nankör zenginlerinin en nefret ettiği şey şüphesiz
sıcaklıktır. Kur’an da, onların yaptıkları kötülüklere karşılık onların hiç
istemediği bir şeyden, ateşten söz eder. Fukaranın hasret kaldığı şey de
yeşillikler arasında ferah bir ortamdır. Kur’an da, o yoksulların iyiliklerinin
karşılığını, onların özlemini duyduğu bahçelerle tasvir eder.
Şimdi eğer biz, günlerinin çoğunu kar ve buz üzerinde
geçiren zalimleri ateşle tehdit etsek yahut hayatı zaten bağ ve bahçelerde
geçen iyilere bahçeler vaat etsek, Kur’an’ın aldığı neticeyi almayabiliriz.
Yani, üzerinde durulan coğrafya Arabistan, uyarılan toplum
Arap, aralarından seçilen elçi Arap, onlara cehennemi ve cenneti tanıtan da
Arapça bir Kur’an’dır. Buradan şu noktaya ulaşmamamız zor olmasa gerektir.
Kur’an’ın kendi dilini Arapça ile sınırlaması, aynı zamanda o günkü Arap
kültürüyle de sınırlandırması anlamına gelir. Yani Arapça Kur’an, aynı zamanda
gününün Arap kültürüyle konuşan Kur’an demektir.
Bu durumda, yukarıdaki üç paragraftan şunlar anlaşılırsa
yanlış olmayacaktır. Mutlak gayb alanını anlamak için iki benzetmeye ihtiyaç
olacaktır. Birincisi gaybdan haber vermedeki zorluktandır. Bu zorluk, haber
verilen yerle o haberi alanın saha ayrılığından kaynaklanır. Bu nedenle Kur’an
ikinci hayattaki meyveleri bu hayattaki meyvelere benzetir.
“İnananlar ve yararlı işler yapanlara, içlerinden
ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele. Onlara bir ürün rızk olarak
verildiğinde, “Bu daha önce de bahşedilenin aynısıymış” derler. Bunlar,
müteşabih olarak sunulmuştur.” [5]
Benzetme gereğinin ikincisi, verilen haberin, zihinlerde
algılanış biçimindendir. Bu haberi veren toplumla, alan toplumun kültür farkı
bu gereği artırır. Ayetlerde cennet; huzur verici gölgeler, tarifsiz güzellikte
eşler, üzüm, nar, hurma, kuş eti, girift ağaçlar, zencebîl, kâfûr, misk,
ipekler, atlaslar, kanepeler, divanlar, yastıklar, dolaşıp hizmet eden sürekli
aynı yaşta, güzel kız ve oğlanların bulunduğu, içinden ırmaklar akan bahçeler
şeklinde tasvir edilir.
İnananlara; ağzı mühürlü bir testiden, gümüşten sırça
kadehlerde, içine kâfur ve zencefil karıştırılmış tertemiz, güzel kokulu bir
şarap sunulur. Zencefil, güzel kokusuyla içkiye lezzet katan bir baharattır.
Kâfûr soğukluk, zencefîl ısı verir. İçildikten sonra ağızda misk kokusu
bırakır. İçenleri sarhoş edip salyalarını akıtmaz. Öyle bir iki kadeh içmekle
tükenecek gibi de değildir. Çünkü Tesnim ve Selsebîl denen bir pınardan
beslenir. Tesnim, Allah’a yaklaştırılanların içki pınarıdır. Selsebîl ise içimi
gayet lezzetli, tatlı, boğazdan çok rahat geçen bir içkidir.
Altın ve gümüş kaplara konulmuş leziz yemekleri ve temiz
içkileri dolaştıranlar, ihtiyarlamazlar, tazelikleri bozulmaz. Ölümsüz
gençlerdir onlar. Etrafa saçılmış inci tâneleri gibidirler. İnci tâneleri düz
yerde dağınık olursa ışığı birbirine vurduğu için güzel bir görünüm verir. O
kadar güzeldirler. Onlar süreklidirler. [6]
Nankörlüğe karşılık olarak verilecek cehennem için de
tasvirler yapar Kur’an. Özellikle ateş bunların başında gelir. Düşünün ki
şımarık bir zengin; kavurucu bir sıcakta çölde kalmış. Açlık gidermeyen dikenli
otlardan başka bir yiyeceği yok. Şiddetli bir susuzluk içinde, fakat kaynamış
ve kirlenmiş içeceklerden başka içeceği de yok. Yaşamanın ve ölmenin
bulunmadığı bir çaresizlik ortamında.
“Cehennem bir gözetleme yeri olmuştur. Azgınlar için bir
barınak. Devirlerce kalacaklardır içinde. Ne bir serinlik tadacaklar ne de bir
içecek. Sadece; kaynar ve atık bir su” [7]
Şimdi cennet ve cehennemle ilgili şu tasvirler bize bir
şeyler hatırlatıyor. Çünkü bu kavramlara yabancı değiliz. İşte inananlara
verilen cennet nimetleri, bu hayatta tanıdığımız nimetlere böyle benzer.
Nankörlere verilecek karşılık da bu ilk hayattaki mahrumiyetlere benzer. Fakat
aynen böyle midir? Buna rahatlıkla hayır diyebiliriz. Gerçekte bunlardan çok
farklı olmalıdır zira iki hayatın oluşu birbirinden farklıdır. Orada zaman
algısı bildiğimizden farklıdır;
“Göklerle yer genişliğindeki cennet” [8]
“Sakınanlara vaat olunan cennetin meseli şöyledir: Orada
bozulmayan sudan ırmaklar, tadı bozulmayan sütten nehirler, içenlere lezzet
sunan bir şaraptan nehirler, süzme bir baldan oluşan nehirler var.” [9]
Bu hayatta; tadı bozulmayan su ve lezzeti bozulmayan süt
bulunur mu? Süzme baldan bir nehir nasıl olur? Ayrıca, herkes sütü ve balı
sevmeyebilir de. Şarap, hiç tatmamış kimseye de lezzetli gelir mi? Bu nedenle
cennette bunların da ne işi var diyen çıkabilir.
Bu son ayetlerden anlıyoruz ki cennet ve cehennem tasvirleri
muhkem değildir. Çünkü cennet ve cehennem sadece vaad ve vaidden ibaret
değildir. Zaten ayette bunların bir ‘Mesel’ olduğu söylenmektedir. Nitekim bu
sayılanları ödül ve ceza olarak algılayışlar da farklıdır. Bunlar kalplerinde
hastalık olanların hastalığını artırabilir.
Allah’ın Zâtı Konusunda Benzeşenler
Kur’an’da, Allah’ın antlarda bulunduğu görülür. Oysa
Kur’an’ın tanımladığı Tanrı aşkındır. Ant etmek de insan biçimci bir iştir.
Arapların sosyal hayatta yaygın biçimde ant etmeleri, Tanrı beyanında da
bulunabilmesi için yeterli bir izah tarzı sayılabilir mi? Acaba Allah,
kitabında daha fazla aklî ve mantıkî deliller sunmak yerine, neden ant etmek
yolunu seçmiştir? Kur’an’daki antların maksadı sadece hitabet gücüyle insanları
ikna etmek midir? Söylevsel etkisi dışında, bir değeri yok mudur? Onlar
ayetlerde birer süs müdür? Ayrıca ant, delil getirmede çaresiz kalan, belki de
sinirlenip kızan kimselerin başvurduğu yollardan biridir. Her şeye gücü yeten
Allah’ı kim sıkıştırıp delil getirmeye zorlayabilir ve kızdırabilir ki, ant
etmeğe sığınmaktadır?
Bu konuda akla gelebilecek bir başka soru da şudur. Allah,
ant etmese de bir mümin zaten O’na inanırdı. Fakat defalarca ant etmiş olsa
bile kâfir yine O’na inanmayacaktı. Öyleyse ilâhî kelâmda ant edilmiş olmasının
pratikte ne gibi faydaları olabilir? Ayrıca Hadis-i şeriflerde Allah’tan
başkasının ismiyle ant edilmesi yasaklanmaktadır. Oysa Allah ‘Güneş, Ay ve
Yıldızlar’ gibi kendinden başka, hem de yarattığı varlıklarla ant etmektedir.
Bir şeye ant edilmiş olması onu yüceltiyorsa, Araplar zaten gök cisimlerini
yüceltip onlara ibadet ederlerken, Kur’an’ın tutup da yine de onlarla ant
etmesinin anlamı ne olabilir?[10]
Sonra problem sadece ant değildir. Kur’an-ı Kerîm,
Yaratıcıyı, bu hayattakilere benzeyen isim ve fiillerle tanıtmaktadır. Bu isim
ve fiillere göre Yaratıcı, intikam alan, lânet eden, tuzak kuran, öfkelenen,
gökte sekiz köşeli tahtta oturan bir sultandır; O intikam alandır.” [11]
“Allah, en iyi tuzak kurandır.” [12]
“Allah, onlara gazap etmiş, onları lanetlemiştir..!” [13]
O gün Rabbinin tahtını, üstlerinde sekiz taşır. [14]
“Güneşe ve onun aydın sabahına ant olsun.” [15]
“Din gününün Sultanı…” [16]
Bunların beşerî nitelikler olduğu tartışılmaz. İnsan da
‘İntikam alır, tuzak kurar, öfkelenir ve yemin eder. Yüce Allah’ın isim ve
fiillerinin, böyle beşer terminolojisiyle ifade edilmesi, insan zihninde
problemler oluşturabilir. Eğer; belli bir yerde oturan, ant eden, hoşlanan,
sevmeyen, öfkelenen, tuzak kuran, hesaba çeken, cezalandıran ifadeleri Allah
için muhkem görülürse, tekrar bir İsa-Tanrı modeline dönülmüş olur. Kalplerinde
eğrilik olanlar da bunu izler ki, bu putperestlikten başka bir şey değildir.
Eğer biz, yukarıdaki ayetlere, bu varlık alanında algılanan
biçimiyle uyarsak, farkına varmadan, Kur’an’ın diğer bazı hükümleri ile
çelişkiye düşmüş oluruz. [17] Çünkü Kur’an’a göre Allah, kendisinden sonraya
hiçbir şeyin kalmayacağı sondur. Var olduğu aşikâr, fakat varlığının mahiyeti
gizlidir. Evvel, fakat aynı zamanda ahir, zahir fakat aynı zamanda bâtındır.
Her yerde bizimledir;
“O öncedir; sondur; aşikârdır; gizlidir. O her şeyi
bilir.” [18]
‘Nerede olursanız O sizinledir’[19]
Kur’an dilinde; öz, mahiyet ve cevherde benzerlik için
‘ndd’, [20] nicelik, kemmiyet ve seviyede benzerlik için ‘svy’, [21] ölçü,
miktar ve hacimde benzerlik için ‘şkl’ [22] kökleri kullanılır. ‘Şbh’ kökü ise;
nitelik, keyfiyet, oluş ve sıfatta benzerlik için kullanılmaktadır. [23] Örnek,
benzer ve… gibi olma’yı anlamlandıran en kapsamlı kelime ise ‘msl’ kökündendir.
Bir şeyin tam benzeri olması amacıyla yapılan timsal (heykel) bu kökten
yapılır. [24]
‘Msl’ kökünün kullanıldığı bir söz dizisinde, eğer anlam bir
kayıtla sınırlanmışsa, tam benzerlik sadece o kayıtlanan yönde düşünülebilir.
Meselâ şu ayette iki şeyin bir birine benzemesi, ancak benzetme noktasında
tamdır;
“Allah’tan başka veliler edinenler, bir ev edinen
örümceğe benzerler (msl). Evlerin en gevşeği örümcek evidir” [25]
Allah’tan başka koruyucu edinen kimse, örümceğe benzetilir.
Benzeme noktası ise, örümcek sığınağının basitliği ve gevşekliği ile koruyucu
edinilen kimsenin basitliğidir. Allah’tan başkasını dost edinenin dostu,
örümcek evi gibi dayanıksızdır.
Fakat eğer benzetmede, sözü sınırlayan bir kayıt yoksa.
Ayrıca benzerlik de olumsuz gösteriliyorsa, o zaman, ‘msl’ kökü yukarıdaki dört
benzeme yönünü de kapsar. Bir ayette şöyle denir;
“O’na benzer (msl) şey yoktur. O işitendir, görendir.” [26]
Yani, öz, nitelik, nicelik ve hacim yönüyle Allah’ın misli
düşünülemez. Bu durumda; Allah’ın meseli en üstün olmalıdır. [27] Öyleyse O’na
mesel getirilmemelidir. [28] Ama O, mesel getirir. [29] Çünkü her mesel, bir
açıklama ve tavzih için getirilir. Bu nedenle onu ancak bilen verir.
“Allah’a meseller vermeğe kalkmayın! Çünkü Allah bilir,
siz bilmezsiniz!” [30]
Allah’ın insanlar düşünsünler diye[31] verdiği bu meselleri
de ancak âlimler düşünürler.
“Biz bu misalleri insanlara anlatıyoruz ama onları,
âlimlerden başkası düşünüp anlamaz.” [32]
Zaten müteşabihleri de ancak âlimlerin kavrayabileceğine
yukarıda temas edilmişti. Bu sebeple deriz ki; O’nu, gökte arşı üzerine
yerleşmiş, gören, işiten, bilen, öfkelenen, elleri bulunan ve yemin eden sultan
olarak tanımlayan ifadeler, beşer tecrübe ve idrakinin üstünde kalan bir
kudreti, beşerin, seviyesine indiren kavramlardır. Bu ifadelerle, Allah’ın
yüceliği, her şeye gücü yettiği, bütün varlıkların mutlak hâkimi olduğu
anlatılmıştır.
Sonuç
Çoğu kimse, Kur’an’ın ‘müteşabih’ diye nitelediği ayetlerin
sadece sembolik anlatım içerikli ayetler olduğunu düşünür. Oysa müteşabih
sözcüğü lügatte ve Kur’an’daki kullanımlarında benzeşmeyi ifade eder. Bu
benzeşme de elbette ayetler arasında aranmalıdır. Yani bir söz, sembolik anlam
taşısa da taşımasa da, müteşabih diye nitelenebilir. Bu, bir ayetin nihai bir
hüküm bildirmediği, o sözün muhkem olmadığı anlamındadır. Bu sözün, bir
anlamsal ve bir de varlıksal tevili yapılabilir. Anlamsal tevilini ulema
yaparak muhkeme ulaşır. Varlıksal tevili ise anlamın vukuuna ilişkin olduğundan
onu, elbette, sadece Allah bilir.
O hâlde, müteşabihlik anlatım problematiğinden ziyade,
sözdeki maksadın sınırıyla ilgili bir adlandırmadır. Oysa dolaylı anlatım,
kıssa, mecaz ve sembollerle yapılır. Bu da sözün maksadı değil, mahiyetiyle
ilgilidir. Burada, benzeşme yoktur, çünkü söylenen lafız başka, anlaşılması
gereken başkadır. Ayrıca, Kur’an’ın söz söyleme biçimi eğer anlamla ilgili bir
sorun oluşturuyorsa, bu asla tevili gerekli kılmaz. Çünkü sözün muhatabı ulema
değil, nüzul atmosferini teneffüs eden herkestir. Yani bu sorun, olsa olsa
lisani ve kültüreldir. Bu da ulemanın değil, ona muhatap olan herkesin
sorunudur. Bu nedenle diyebiliriz ki, mecaz ifade eden her sembolik söz, bir
anlamda müteşabihtir. Ama müteşabih her söz, sembolik anlam taşımayabilir.
HEM MUHKEM HEM MÜTEŞABİH KİTAP
Yorumlar Üzerine
Klâsik dönem müfessirlerinin ‘müteşabih’ üzerine yaptıkları
yorumlar; ilk bakışta, delilsiz, tutarsız ve çelişkili görülebilir. Oysa
verilen örneklere bakıldığında, biz bu yorumların hemen tamamının bir noktada
birleştiğini düşünüyoruz. Bu durum, konuyu dikkatle inceleyen kimseye asla uzak
kalmayacaktır.
Ancak, konunun daha iyi anlaşılması için, iki hususu
hatırlamamız gerekecektir. İlk husus, Âl-i İmran suresinin yedinci ayetinde
geçen, kitap ve ayet kavramlarının en geniş delâletiyle düşünülmesidir. O zaman;
hem indirilen, hem de korunan kitapların ayetlerinde muhkem ve müteşabih
kategorisinden söz edebiliriz. Hatırlatmak istediğimiz ikinci husus da şudur.
Sadece gerçekliği bilinemez olan değil, aynı zamanda, nihai maksadı bilinmez
olan her ayet de müteşabih sayılmalıdır. Bu yaklaşım, ifade tarzı tamamıyla
teşbihi olan[33] ayetler ile tedricî bir öğretim yapan ayetleri de müteşabih
kapsamına alacaktır. Bu bakış asla yanlış olmayacaktır. Çünkü aşama aşama
anlatma yolunda ve mecaz ifadelerinde, nihai hüküm açısından elbette bir çeşit
belirsizlik söz konusudur.
O zaman, müteşabih konusu, mutlak gayb içerikli ayetlerle
sınırlandırılmamış olacaktır. Zaten bir şeyi, başka bir şeye benzer kılma
gereği, sadece beşer dilinin, ilâhiyat konuları için kullanılmasından doğmaz.
Aynı zamanda sözün muhataplarının, farklı zaman, idrak, kültür, sezgi, ilgi ve
bilgi seviyelerinden de kaynaklanabilir.
Son iki paragraftan anlaşılması gereken şudur. Nihai amacı,
-bir anlamda tevili- ilk plânda, beş duyudan birisiyle veya akılla anlaşılan
her ayet muhkemdir. Bunlar, ana ayetlerdir. Nihai amacı belirsiz olan diğer
ayetler bu analara benzer bilinmelidir. Nihai amacı belirsiz olanlar, hem
birbirleriyle, hem de o konudaki analarla benzeşirler. Bu ayetler ancak
açıklayıcı bir söz, yol gösterici bir bilgi, tanıtıcı bir kültür veya kuvvetli
bir sezgi ile kavranabilirler.
Ayetler arasındaki benzeşmeyi ifade eden, ‘Şbh’ kökü;
nitelik, oluş ve sıfatta benzerlik için kullanılmaktadır. [34] Bundan hareketle
şunu söyleyebiliriz. Yalnız başına nihai bir hüküm belirlemeyen yahut elde
edilen anlamda bir istikrarsızlık bulunan ayetler, haricî bir bilgi, derin bir
düşünme veya kuvvetli bir sezgi yoluyla, o konudaki ana ayetlere benzetilerek;
nitelik, oluş ve sıfattaki bilgi netlik kazanacaktır.
Yorum Noktaları
Bir ayet aklın muhkem verisine, başka bir ayet, Tarihin
muhkem bilgisine, bir başka ayet de doğal bir olaydan çıkarılan evrensel
bilgiye benzer kılınabilir. Bu da ancak ‘Sağduyulu ve bilmede derinlik sahibi’
kimselerin yapabileceği bir iştir.
Şimdi bu farklı durumları, bir kaç örnekle açıklayalım;
“Bakmıyorlar mı deveye, nasıl yaratıldı!” [35]
Şimdi, gökdelenlerde çalışan, akaryakıtlı araçlardan başka
bir ulaşım ve nakil aracı göremeyen çağımızdaki insanlar için bu ‘deve’ örneği
ne ifade eder? Hatta vahyin indiği coğrafyada bugün yaşayan bazı kimseler için
bile ‘deve’ uygun bir örnek midir acaba?
Oysa deve vahyin ilk muhataplarının hayatını dolduran bir
hayvandı. Onlar için çok itaatkâr bir arkadaştı. Kocaman cüssesine rağmen bir
çocuğa bile diz çökebilirdi. Kanaatkâr, tasarruflu ve sabırlı bir yardımcıydı.
Çölde bulduğu bakır bir teli bile yiyebilir, on beş gün su içmeden durabilir,
rutubet kaybetmemek için dilini çıkarmadan dudaklarıyla yayılabilirdi.
Gözünü dünyaya açan her Mekkeli, nakil vasıtası olarak
deveyi görmüş, sonra da hayatını ondan kazanmıştı. Çölde onu kılavuz edinmiş,
yolculukta eşyasını onun üzerinde taşımış, sırtına binmiş, sütünü içmiş, etini
yemiş, derisini giyinmiş, kemiklerini kullanmıştı. Cinayetlerde, diyeti onun
üzerinden hesaplamıştı. Onun için şiirler yazmış, şarkılar bestelemiş, darb-ı
meseller söylemişti. Kur’an, bu nedenle ilk muhatabının dikkatini ona
çekiyordu. Bu nedenle, yukarıdaki ayet, deveyle birlikte yaşayan kimse için,
elbette muhkemdi.
Bir başka örnek de sivrisinekle ilgili ayettir. Kur’an’da
şöyle buyrulur:
“Allah, bir sivrisineği ve onun da üstündekini örnek
göstermekten çekinmez.” [36]
Ayetin kelime kelime anlamı; ‘Sivrisineği ve onun da
üstündekini’ biçimindedir. Bazıları, bu anlamı kısmen yorumlayarak, ‘Cüsse
itibariyle onun üstündekini’ biçiminde Türkçeleştirirler. O zaman, fil ve manda
gibi iri hayvanların kastedilmiş olacağını düşünürüz. Bazı yorumcular da,
‘Küçüklükte onun üstündeki’ biçiminde anlam verirler. O zaman vurgulanan
küçüklük vasfının üst derecesi olur. Birisinin, “Filan şahıs, insanların en
alçağıdır, hatta ondan da fazla” demesi gibi. Bu kez kastedilen hayvanlar
farklılaşır. Sivrisinekten daha küçük böcekler gelir akla. Ayet şöyle devam
eder: “İnananlar, bilirler ki o, Rablerinden bir gerçektir.”
Bu örneğin anlaşılamayacak bir tarafı yoktur. Ancak doğal
ayetler üzerinde kafa yormayan, şartlanmış kimselere bu ifade basit gelebilir.
Hatta Kur’an’ın muhatapları, bu sözde ilk planda bir derinlik de bulamamış
olabilirlerdi. Bu nedenle ayette; kimilerinin “Allah, bir böcekle uğraşıyor”
diye, akıllarınca temsili alaya alarak sapkınlıklarını artırdıklarından söz
eder;
“İnkâra sapmışlar ise “Allah bu örnekle ne murad etti?”
derler. Allah birçoğunu onunla saptırır.”
Çünkü ayet üzerinde düşünmüyorlar. Sivrisinek örneğini basit
buluyorlar. Anlamı bir muhkeme irca etmiyorlar. Hatırlanacağı üzere,
müteşabihler kalplerinde eğrilik bulunanların fitne kapılarıydı. Sivrisinekle
ilgili ayet şöyle sona erer;
“Birçoğunu da onunla doğruya kılavuzlar.”
Bilgi çağı günümüzde, ilgili ayeti, laboratuvar
tahlilleriyle okuyan kimsenin algısı daha hızlı olabilir. Bu nedenle,
“sivrisinek” örneği müteşabih bilinmesi gerekirken, bu bilgilere ulaşan kimse
için muhkem olabilir.
Kitabın Tamamı Muhkemdir
Kitabın tamamı, indirene göre muhkemdir. Ayetler, nihai ve
gerçek maksadını anlayana göre de muhkemdir. Kitaplar, elçinin kalbine
indirilirken şeytanın tahrifine karşı da muhkemdir. Ona, temiz meleklerden
başkası müdahale edemez, bâtıl karışamaz. Bu sebeple Kur’an kendisini ‘hakîm’
yani korunmuş olarak nitelemiştir; “Allah, şeytanın attığını siler, sonra kendi
ayetlerini muhkemleştirir.” [37]
Kitaplar peygamberlerden sonra, bugüne kadar da korunmuşluğu
ile muhkemdirler. Çünkü onlar birbirini zikir olarak korumuşlardır. [38]
Kitap, çelişkisizliği ve anlam bütünlüğü ile de hakîm
yani sağlam ve muhkemdir; “Hakîm Kur’an’a ant olsun…” [39]
Kitabın Tamamı Müteşabihtir
Kendisini muhkem olarak niteleyen Kur’an, aynı zamanda
tamamını müteşabih olarak da niteler; “Allah, sözün en güzelini,
müteşabih, ikişerli bir Kitap halinde indirdi.” [40]
Çünkü çelişkisizdir. Yani, bütün ayetler o konudaki ana
ayetlere benzeşirler. Anlam itibariyle olduğu gibi lafzen de birbiri ile
benzeşir. Bunlar lafzî benzerlik taşıyan (müştebih) ayetlerdir. Söz ya aynen,
ya aynı lafızların yer değiştirmesi ile ya da kıssalarda olduğu gibi kısmî
lafız değişimleriyle tekrar edilir. [41] Benzetimli, ikiz bölümlerden oluşur.
Ayrıca, Fatiha Suresini ümmü’l-Kitâb olarak görürsek, geriye
kalan yüz on üç sureyi de ona benzer bilmek yanlış olmayacaktır.
Kitabın tamamı hiç anlamayan için de müteşabih bilinmelidir.
Nitekim bir çocuk okuduğu her şeyi anlayamaz. Bu nedenle rüşt çağına kadar,
Kur’an onu ahkâmından sorumlu tutmaz. Çünkü rüştünden önce, okuduklarının pek
azını anlayacaktır. Kur’an’ın hepsini müteşabih bilmesi gerekli olacaktır.
Fakat idraki geliştikçe, onun için muhkemleşenler artacaktır. Ayetler muhkem
hâle geldikçe de zaten ahkâmla ilgili sorumluluğu artacaktır.
Kitabın tamamı kendi dilinden okumayan kimse için de
müteşabih bilinmelidir. Bu durumda benzeteceği muhkemler, fıtratındaki muhkem
bilgilerdir. Okuduğu şeyin adaleti isteyeceğini, zulmü kınayacağını bilmelidir.
Kitabın bazı bölümleri kimi dinleyenlere muhkem
gelmeyebilir. Bu durumun akla gelen ilk sebebi, okuyucunun kendisinde, diğeri
de sözde olmasıdır. Okuyanın anlama düzeyi ve kültür farklılığı, sözün de
tedricî, mücmel, temsilî, tarihî, gaybî vs. olması hüküm çıkarmayı zorlaştırır.
Toplumlar da böyledir. Onların çocukluk ve adamlık dönemleri olur. Elçiler,
özellikle son elçi, müteşabihlerle sapan bir toplumu uyarmıştır. Netice
itibariyle şunu söyleyebiliriz. Makulat âlemindeki, başka bir ifadeyle levh-i
mahfuzdaki, muhkem ayetler, mahsusat âlemine inince, zaman ve mekân probleminden
dolayı müteşabih olarak ayrışır. Bunlar birbirine benzediği hâlde, pek
anlamayanlara nâsih mensuh görünür. Makulat âlemindeki tevilini bilenler,
hepsini de muhkem görürler.
Kitap Hem Muhkem Hem Müteşabihtir
Bütün bunlar bize gösterir ki, bugün bilinemediği için,
müteşabih görülmesi gereken bir söz, yarın bilinirse muhkem olabilir. Artık
Kur’an’da birbirine benzeştiğinden dolayı hükmü belirsiz gelen ayetleri saymak
anlamsız olur. Çünkü onlar bugün çok, yarın az olabilir.
Kalplerinde Hak’tan sapma eğilimi bulunanlar, rölatif
gördükleri ayetlerin muhkemlere benzerliğini kopararak onlara uyarlar.
Müteşabihi muhkemden, kendi içlerindeki belgelerde koparanlar, psikolojik
dengelerini bozarak huzurlarını yitirirler. Evrendeki eşya ve oluş üzerindeki
müteşabihi muhkemden koparanlar, dünya hâkimiyetlerini kaybederler. Mukaddes
kitaplardaki müteşabihi muhkemden koparanlar ise öteki hayatlarını
kazanamazlar.
Bu bakış açısıyla, akaid, din ve şeriat konularında dahi
fayda elde etmemiz mümkündür. Allah, hiçbir şeye benzemez diyerek Onu her
şeyden tenzih ederiz. Ama ardından, O işitir diyerek, işiten canlılara teşbih
ederiz. İşitir hükmü müteşabih, ama benzemez hükmü muhkemdir. Bütün ilâhî
isimler müteşabih, Ama Allah’ın zatı muhkemdir. İsimleri tek tek zatın kendisi
sanmak onları muhkem bilmek demektir ki bu şirk olur. Tevhid, işte bu teşbih ve
tenzih arasında bulunmaktadır. O hâlde Allah’ın isimleri, muhkem zatına
müteşabih bilinmelidir.
Bireysel değişimler, bir birinin açılımı olan hükümler
silsilesi üzerine oturduğunu, yeni bir şey öğretebilmenin temel şartının, adım
adım ilerleme, kerteleme (tedrîc, ta’lim) yolunu izlemek olduğunu söylemiştik.
Şimdi, insan prototipi olan Âdeme isimlerin (el-Esmâ) talim (alleme) ile
öğretilmesini[42] daha net anlayabiliriz. Buradan hareketle de, müteşabihin
gerekçesinin öğrenme, ama muhkemin gerekçesinin de iman ve bağlanma olduğunu
söyleyebiliriz.
Bu nedenle, şeriatlar müteşabihlere, ama din muhkeme
dayanır. Önceki toplumlarda iyi ve kötü için farklı hükümler konmuş olsa da,
netice itibariyle bütün peygamberlerin tebliğ ettiği şeriatlar aynı dine
müteşabihtir.
Sonuç
Bu bölümü bir hatıra ile noktalayalım. Azerbaycan’ın
Zagatala kentinde, saatlerce votka içilen bir kır yemeği sonrası, iki kişi
namaz kılacaktı. Birisi imamlık yapacağı için diğerinden yarım adım öne geçti.
Yer çimenlik ve temizdi. Ayakkabılarını çıkarmadan, kıbleyi tayin edip
yöneldiler. İçkili bir diş doktoru ‘Bekleyin’ dedi. ‘Ben de kılacağım.’ Yalpalı
yürüyüşle onlara yaklaşarak kıbleye döndü. Bunun üzerine bir tartışma başladı.
İmamlık yapacak olan, ‘İçkilisin, abdest de almadın. Böyle namaz kılınmaz’
diyordu. Doktor ise ona; ‘Benim abdestim var. Sen kendine bak. Bir kere
ayakkabılarını çıkar, böyle namaz kılınmaz’ diyordu. Bu tartışmada hakem
seçilmiştim. Namazdan sonra konuşmalarını istedim. Sonunda namaz ayakkabılarla
kılındı. Doktor da cemaate iştirak etmişti.
Tartışma yeniden başladı. Doktor ısrarla; ‘Allah, içkiyi
yasaklamıyor. Bilakis içkide fayda var diyor, bu bir. Bir de hiç içmeyin
demiyor. Sadece sarhoşken namaz kılmayın diyor. Sarhoş olmak çok kötü ve çok
ayıp. Ben zaten sarhoş değilim. Hem içerim hem de kılarım.’ mealinde
konuşuyordu. İmam ise; ‘Namaz Allah’ın huzuruna varıştır. O Allah ki, içkinin
şeytan işi bir pislik olduğunu bildiriyor. Şimdi sen O’nun yasakladığı şeyle
huzuruna nasıl varırsın?’ mealinde sözler söylüyordu.
Hakemliğim bitmemişti. Ama ne söylenebilirdi ki? Bir
tarafta, su yerine içki içen, fakat namazdan da vazgeçmek istemeyen Doktor.
Zaten içki etkisini alabildiğince hissettirmişti onda. Ayrıca samimi mi idi
bunu da bilemezdik. Diğer tarafta da bu konudaki nihai hükmü tebliğden
vazgeçmeyen bir uyarıcı. Uyarıcı acaba zamanlamada isabetli miydi? Bu
tartışılabilirdi. Fakat iki taraf da, aynı kıbleye yönelerek namaz kılmışlardı.
Üstelik ikisi de Kur’an’dan delil getiriyorlardı. Onları izleyen on kadar insan
da vardı. Onların bu konuşmalardan istifade etmesi gerekiyordu. Oysa tartışma
hoş değildi. Biteceğe de benzemiyordu. Çünkü zahirde iki taraf da haklı gibi
görünüyordu.
İşte o zaman, hemen her sohbetinde, mutlaka bir vesile bulup
konuşmasının bir yerine; ‘Lâ takrabu’s-Salâte’ ayetini[43] sıkıştırarak,
dudaklarını yaya yaya; ‘Namaza yaklaşmayın’ ama devamı var; ‘Sarhoşken’ diyen
politikacıyı hatırlamıştım. Demek ki o da zımnen aynı mesajı vermeye çalışıyordu.
Hem içer hem de kılarım!
Bu konuda bir birbirine benzer tedricî hükümler vardı. Bunu
biliyordum. Fakat durmadan muhkem ayeti hatırlatan bir molla var, bir de doğru
dine susamış insanlar vardı. Acaba kalplerde inat ve maraz yok muydu? Bu
nedenlerle o tartışmada konuşmak zor olmuştu. Ama politikacıya verilecek
cevabın Âl-i İmrân Suresinin yedinci ayeti olduğunda kuşkum yoktu;
“Sana Kitabı indiren O’dur. Ondandır muhkem ayetler -ki
onlar kitabın anasıdır- ve diğerleri benzeşenlerdir. Şu var ki, kalplerinde
eğrilik bulunanlar, fitne aramak ve tevilini aramak için ondan benzeşenleri
izlerler. Ve bilemez tevilini Allah’tan başkası ve ilimde derinleşenler derler
ki; ‘Ona inandık, hepsi Rabbimizin katındandır.’ Ancak akıl sahipleri
düşünebilirler.”
Sözlerin ve işlerin bütün yönleriyle tevilini bilen
Allah’tır.
BİLİMLE TEFSİR
Tefsir Gerekli mi?
Zaman, sürekli farklı olaylarla akıp gitmektedir. Hayat, her
an yeni hadiselere tanık olmakta ve her gün yeni bir meseleyle
karşılaşılmaktadır. Kabul etmek gerekir ki, olayların sürekli farklılaştığı bir
hayatta sorunlar ve onların çözümleri de farklı olacaktır. Yeni olaylar, yeni
sorunlar ve yeni çözümler de yeni bir dili gerekli kılacaktır. Çünkü
farklılıklar, ancak farklı kelimelerle izah edilebilir.
Bu nedenle daha önce benzeri bulunmayan yeni bir olayı
anlatmak için, yeni kelimeler gerekecektir. Unutulan varlıkların isimleri
onlarla birlikte kaybolacak, unutulmayanların da çoğu zaman isimlerinin
söylenişi değişecektir. Hatta bazen söyleniş farkından dolayı kelimenin anlamı
bile farklılaşacaktır. Yani dil de hayattaki değişime uyacak, hayatla birlikte
dil de değişecektir.
Kimi zaman, aynı coğrafyada yaşayan ve aynı dili konuşan
insanlar birbirlerini anlayamıyorlar. Dedenin dilini torunun anlamadığı oluyor.
Hayat değişiyor, sorunlar değişiyor, çözümler değişiyor, dil değişiyor. Fakat
Kitap değişmiyor. Çünkü Kitap, belli bir zaman diliminde ve belli bir
coğrafyada yaşayan az sayıdaki olayı konu edinmiştir. Pek az sosyal sorunun
çözümüne ışık tutmuş bir metindir. Şimdi değişmeyen bu metni, sürekli değişen
bir dille nasıl anlayabiliriz? Bunun tartışmasız tek yolu, metni
güncelleştirmektir. Bu sebeple inananlar bin dört yüz seneden bu yana,
Kur’an’ın anlamını, tefsirlerle hep yaşadıkları çağa taşımışlardır.
Aslında, Kur’an-ı Kerim’i tefsir etme ve yorumlama
faaliyetleri, daha Hz. Peygamber hayatta iken başlamıştır. Peygamberin
vefatından sonra da hızla artmıştır. Bu artışın önemli bir nedeni, herhalde
İslâm coğrafyasının genişlemesidir. İslam’la tanışmak isteyen farklı din ve dilden
ırklar Kur’an’ı anlamak istemişlerdir. Ancak onun indirildiği atmosferden uzak
bulunmaları, anlama işini oldukça güçleştirmiştir. Bunun için de tefsire
ihtiyaç duyulmuştur. Yorumlama faaliyetleri ise tefsir çalışmalarının doğal bir
sonucudur.
Tefsir ve yorumlama çabalarının elbette üzerinde anlaşma
sağlanan bir yöntemi olagelmiştir. Nitekim ilk plânda anlaşılamayan bazı
ayetler, öncelikle diğer ayetlerle açıklanmıştır. Bu yeterli olmadığında Hz.
Peygamberin söz ve davranışları devreye girmiştir. Bu tefsir yönteminde, Arap
Dili ve Edebiyatı da önemli bir rol oynamıştır. Tarihi verilere, Kitab-ı
Mukaddes’e ve Ehl-i Kitabın dinî diğer metinlerine de küçümsenmeyecek ölçüde
müracaatlar yapılmıştır. İşte bütün bunlar, Kur’an’ı aktüelleştirme çalışmalarında
evrensel diyebileceğimiz bir yöntemin ana esasları olagelmiştir.
Bilim Allah’ı Aciz mi Bırakıyor?
Kur’an tefsirinde evrensel diyebileceğimiz klasik yöntemde,
bilimsel veriler tefsir malzemesi olarak kullanılmaz. Ama zamanla eklenmiştir.
Bu kanaat her halde, ilk bakışta çok masum gibi görünen, Kur’an’ın bilimi
teşvik ettiği anlayışından doğmuştur. Önce mukaddes kitabın bilimsel
çalışmaları övdüğü yadsınamaz bir gerçekmiş gibi anlatılmış, sonra da bilim onu
tefsir etmede bir materyal olarak kullanılmıştır. Bu hususu, bizzat Kur’an’ın
kendisinin de önerdiği iddia edilmiştir. Dile getirilen delillerin en geneli,
her halde bilimin gücüne işaret ettiği öne sürülen Rahman Suresindeki şu
ayettir;
“Göklerin ve yerin çevresinden geçmeye gücünüz yetiyorsa
geçin! Ama bir sultan olmaksızın geçemezsiniz!” [44]
Bilimsel tefsir yanlılarına göre; yukarıdaki ayet bizi
dünyanın dışındaki nimetleri aramaya davet etmektedir. [45] Ayette geçen
sultan, hâkimiyet, ışık ve kuvvet demektir. Bu kuvvet, kâinatın sırlarını
keşfeden Fizik Bilimleriyle elde edilmektedir. Yer ve göğün çevresini geçmeye
ancak ona ulaşanın gücü yetmektedir. Nitekim çağdaş insan, bilimin bu kuvveti
sayesinde, yerin çekiminden kurtularak uzay yolculuğuna çıkabilmiştir. [46]
Bilimsel yorum yanlıları, bu noktadan hareket edildiğinde
şöyle bir sonuca varılabileceği ihtimalini düşünmemiş görünmektedirler. Kur’an,
miladın yedinci asrında yaşayan çağdaşlarına meydan okumuştu. Ancak onlar bilim
ve teknolojide geri oldukları için, bu meydan okumaya cevap veremediler! Ama
insanlar zamanla yardımlaştılar, teknolojilerini birleştirerek geliştirdiler.
Böylece Allah’a cevap verebilecek bir kudrete ulaştılar! Sonunda, uzay
yolculuklarıyla yerin ve göğün sınırlarını geçmeyi başarabildiler!
Oysa yukarıdaki ayet, öncesi ve sonrasıyla okunursa
delâletinin hiç de böyle olmadığı görülecektir. Kaldı ki, bu hitap henüz
gerçekleşmemiştir. Hem, bilimsel çalışmaların yürütülebildiği şimdiki hayatta
değil, aksine hesap verilecek olan ikinci hayatta yapılacaktır.
Kur’an’ın yukarıdaki ayetle resmettiği sahne şudur. İns-cin,
ikinci hayatta, hesap verme yerinde toplanmışlardır. Suçlular, akıbetlerini
gördükleri için huzurdan kaçmak istemektedirler. İşte o anda onlara seslenilmiş
ve şöyle denmiştir; “Ey ins ve cin toplulukları! Eğer yer ve göklerin
sınırlarından çıkıp, Allah’ın cezalandırmasından kaçmaya gücünüz yeterse, hadi
bunu yapın, kaçabilirseniz kaçın. Ama buna gücünüz yetmez, çünkü Allah sizi
kuşatmıştır. Onun emri olmadıkça da, kaçamayacaksınız. [47]
Şimdi bu ayeti bir de sayfadaki yerinde öncesi ve sonrasıyla
görelim. Bakalım bilimsel keşiflerden, uzay gemilerinden, yerin sınırlarının
geçilip aya ulaşılacağından bahis var mı?
“Ey insan ve cin toplulukları! Sizin de hesabınızı ele
alacağız. Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız? Ey cin ve
insan toplulukları! Göklerin ve yerin çevresini geçmeye gücünüz yetiyorsa
geçin! Ama bir sultan olmaksızın geçemezsiniz! Öyleyken Rabbinizin
nimetlerinden hangisini yalanlarsınız? Ey insanlar ve cinler! Üzerinize
dumansız bir alev ve ateşsiz bir duman gönderilir de kurtulamazsınız.”
Görülüyor ki, ayetin geçen ve gelecek kısmından da anlaşılan
aynıdır. İkinci hayatta, ins ve cinin hesabı ele alınacak. Onlar, akıbetin
korkunç olduğunu gördüklerinde cezadan kaçmak isteyecekler. Fakat yardım
görecekleri bir sultan olmadığı için kurtulamayacakları kendilerine
bildirilecek. Öyle bir kudretin geleceğini bekleyedursunlar, onlar bu durumda
iken, üzerlerine dumansız bir alev ve ateşsiz bir duman gönderilecek. Yani
ins-cin, kendilerine teklif edilen şeyi başaramayacaklar.
Kaptan Kusto ve Peygamber
Bilimsel tefsir yanlılarının başka bir iddiası da şudur.
Kur’an’da öyle ayetler vardır ki, onlar bugüne kadar anlaşılmamıştır. Bunun
sebebi, onları yorumlamada önceki devirlerdeki fiziksel bilimlerin yetersizliğidir.
Böyle anlamı kapalı ayetlerin tefsirleri, ancak tabii bilimlerde yeterli
ilerleme sağlandıktan sonra yapılabilmiştir. Bu husustaki örneklerinden birisi,
iki denizle ilgili ayetlerin yorumlanmasıdır;
“Sen, inkârcılara uyma, onlara karşı olanca gücünle
savaş. Birinin suyu tatlı ve kolay içimli, diğerininki tuzlu ve acı olan iki
denizi salıverip aralarına da, karışmalarına engel bir sınır koyan Allah’tır.” [48]
Yukarıdaki ayet, -bilimsel tefsir yanlılarının hepsinin
yaklaşımını içine alacak Kur’ânî bir terimle söylenecek olursa-
müteşabihlerdendir. Bu nedenle ilk muhatapları, ondan bir şey anlamamışlardır!
Fakat bilimsel ve teknolojik gelişmeler, bugün ayetin anlaşılmasını
sağlamaktadır. Ünlü araştırmacı Kusto, sıcak ve soğuk su akıntılarının okyanusta
kavuştuğunu, fakat aralarında bir perde varmışçasına birbirine karışmadığını
keşfetmiştir. İşte bu, iki denizle ilgili ayetlerin tefsiridir! Böylece, on
dört asır boyunca anlaşılamayan bu ayetin sırrı çözülmüş olmaktadır!
İki denizle ilgili ayetler için bu yorumu yapanlar,
dolaysıyla şunu da söylemiş olurlar; “Bizden öncekiler, Kur’an’ın bazı
ayetlerinden hiç bir şey anlamamış olabilirler. Nitekim bizim de
anlayamadıklarımız vardır. Bu ayetler bilim ve teknolojinin ilerlemesiyle
anlaşılabilecektir.” Acaba bu yaklaşım doğru mudur? Bu durumda, Peygamber ve
arkadaşlarının da bir şey anlayamadıkları ayetlerin olması gerekmez mi! Farz
edelim öyledir. O halde, ancak bugün anlaşılabilecek ayetlerin, o topluma
indirilişinin anlamı nedir?
Bizce, iki denizden muradın ne olduğu peygamber, arkadaşları
ve onlardan sonraki ilk nesillerce doğru olarak anlaşılmıştır. Ancak sonraki
zamanlarda çeşitli yorumlarla karıştırılmıştır. Bu konuda bizim tercihimiz
şudur. Kur’an dilinde iki deniz temsiliyle anlatılanlar; yer ve göklerdir. Yer
ve gökler cismani ve ruhani âlemi temsil eder. Cismani varlık, ilk hayat olarak
yeryüzünde salıverilmiştir. Ruhani varlıklar da, ikinci hayat olarak, gökle
kinaye edilen bir âleme salıverilmiştir. Burası fizik, orası ise metafizik
âlemdir. Tenler, maddî mülkü oluşturan bu şehadet denizine, canlar ise
metafizik olan gayb alanına aittir. [49]
İki denizin Kur’an’daki özeti şudur. Yer ve gök, önceleri su
olmada müşterektiler. Allah’ın arşı önce ‘Su’ üstünde idi. Yani hükmü ve
saltanatı su üzerinde idi. Sonra aralarını ayırmak suretiyle, ulvî ve süflî
nitelikli iki âlem açığa çıkardı. Sonra süflî âlem dediğimiz yeryüzünde
canlıları yarattı. Bu canlılar da yine evrenin aslı olan ‘Su’ dan oluşmuştur.
Kur’an ‘İlk hayatı’ da gökten indirilen suya benzetmektedir. Yerin bitkisi, bu
su ile karışır. Derken o bitki, rüzgârların savurduğu çer çöp kırıntısı haline
geliverir. Varoluş sudan başlıyor. Sonra canlılık su ile oluşuyor. Yaşadığımız
bu hayat da, yine bir mesel olarak, gökten indirilen suya benzetiliyor… İster
acı ister tatlı olsun, çok olan her suya deniz denir. Yani varlığın kökenindeki
su da bir denizdir. Ulvî ve süflî olarak ikiye ayrılmakla da bir deniz iki
olmuştur. Yani Allah, iki deniz salıvermiştir;
“Sen, inkârcılara uyma, onlara karşı olanca gücünle
savaş. Birinin suyu tatlı ve kolay içimli, diğerininki tuzlu ve acı olan iki
denizi salıverip aralarına da, karışmalarına engel olan bir sınır koyan
Allah’tır. İnsanı sudan yaratarak, ona soy sop veren O’dur. Rabbin her şeye
Kadir’dir.” [50]
“O, iki doğunun Rabbidir, iki batının Rabbidir. Öyleyken
Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız. Acı ve tatlı sulu iki denizi
birbirine kavuşmamak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır;
birbirinin sınırını aşamazlar. Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini
yalanlarsınız. Bu iki denizden de inci ve mercan çıkar. Öyleyken Rabbinizin
nimetlerinden hangisini yalanlarsınız? Denizde yürüyen dağlar gibi gemiler
O’nundur. Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?” [51]
Bu denizlerin suyu, birbirine eşit değildir. Biri tatlı ve
içimi hoş, diğeri acı ve tuzludur. Yani farklı hayat kanunlarına tabidirler.
Aralarındaki bir engelden dolayı da birbirlerine asla karışmamaktadırlar.
Onlarda pek çok nimetler vardır. İnsanların yemeleri için et ve meyveler, akan
sular, süslenmeleri için inciler vardır. Ancak dünya denizindekiler geçici ve
az, ahiret denizindekiler ise daha kalıcı ve hayırlıdır.
Kur’an, ilk hayatı bir denize, ikinci hayatı başka bir
denize benzettiği gibi, ikisi arasındaki dirilme gününü de gemilerin demir
attığı iskeleye benzetir. İskele, ilk denizdeki bu hayatın son durağıdır. Tabi
her toplum, bu denizde ayrı gemilerde bulunur. Peygamberlerin oluşturdukları
toplumlar ise, ‘Allah’ın adı’ ile yürüyen başka bir gemidedir. Hz. Nuh,
gemisini ilâhî vahyin kontrolünde yapmıştı. İnkârcı ileri gelenler bu gemiyle
alay ederlerdi. O da: “Bizimle alay ediyorsunuz ama biz de sizinle alay
edeceğiz; rezil edecek olan azabın kime geleceğini ve kime sürekli azabın
ineceğini göreceksiniz” demişti. Sonra inananlar bu gemiye binmişlerdi.
İnanmayanlar ise boğulmuşlardı. Allah Nuh’a şöyle vahyetmişti;
“Onun yürümesi ve iskeleye varışı Allah’ın ismiyledir.” [52]
Kur’an’a Onaylatılan Bilim ve Keşiflere Örnekler:
1-Tıp
Herkes Tıp biliminin konu edindiği araştırmaların,
insanlığın yararına olduğunu bilir. Ve her mümin de, Allah’ın tabipler tabibi
olduğuna inanır. Öyleyse, “Allah insanların yararı için indirdiği kitabında,
Tıptan niçin bahsetmesin! Neden ona yön vermesin, esaslarına işaret etmesin!” diye
düşünebilir misiniz? Kimilerine göre, Kur’an-ı Kerim en az elli ayetinde bizzat
Tıp biliminden söz etmektedir! Gerçi tıp kelimesi Kur’an’da hiç
kullanılmamaktadır. Ama olsun. Söylenişte ona yakın olan, Tâbe ve Tûbâ gibi
kelimeler var. İşte bu kelimelerle, Tıp kelimesinin kökü olan T-B-B arasında
ilişki kurulabilir! Tabi bu kadar geniş düşünürseniz; “Bu elli ayetin meal ve
açıklamaları size müstakil bir Tıp kitabı yazdıracak kadar geniş bir alanı
kapsayabilir”! [53]
Kur’an, “Yiyin, için, fakat israf etmeyin” [54]
yahut “Balda insanlara şifa vardır” [55] gibi bazı genel
sağlık yasalarından söz etmektedir. Bunlar Tıp biliminin omurga prensipleri
görülebilir. Fakat Kur’an’daki bu bahisler, okuyucuyu asla kitabın gündeminden
uzaklaştıracak yoğunlukta değildir. Bu bahisler, belirleyen sözlere geçiş
sağlayan uyaran sözlerdir. Kaldı ki bu ifadeler Tıp biliminin keşfedeceği
şeyler alanına da girmez. İlk muhataplarının ve her seviyedeki insanın anladığı
sadeliktedir. Fakat gariptir ki kimi çağdaş yorumcuları rahatsız eden de işte
bu kolaylıktır. Onlara göre mucize bir kitap bu kadar kolay olmamalıdır. Günün
gerisinde kalmamalı, onu geçmelidir. Modern çağda mucizeler yaratan Tıp
bilimini de diğer bilimleri ve keşiflerini de kapsamalıdır.
2-Taşkömürü
Bilimsel tefsir yanlısı yorumcunun amacı Kur’an’ın bir
mucize kitap olduğunu söyleyebilmektir. Bu nedenle bilimsel her hangi bir sonuç
arar. Taş kömürünü bulur. Taşkömürü, ağaç, bitki ve fosillerden oluşmuş
inorganik bir yakıttır. Yorumcu bu bilgiyi yükleyebileceği bir ayet arar. Amacı
taş kömürünün oluşumunun, insanların keşfetmesinden şu kadar yıl önceden
Kur’an’da haber verildiğini söylemektir. Ama Kur’an metninde, taşkömüründen
bahsedilmez. Onu oluşturan, ağaç ve bitkiden de. Fakat modern yorumcunun
bulması zor olmaz. Arar ve şu ayeti bulur;
“Ve O ki otlağı çıkardı ve sonra onu kupkuru siyah bir
çöpe çevirdi.” [56]
Yorumcu, ağaç ve bitkiyi otlak kelimesine, kömürü de siyah
kelimesine katar. Böylece ağaçlardan taş kömürü yapar. Oysa bu uyaran bir
sözdür. Ayet, Kur’an’ın ilkbahar ve sonbaharı tasvir ettiği bir bölümden
alınmıştır. Konu, öldürme ve diriltmedir. İlahi kudretin büyüklüğü
anlatılmaktadır.
3- Kâinatın Genişlemesi
Kâinatın her yöne doğru genişlediğini ve bu genişlemenin
halen sürdüğünü Edwin Huble 1920 lerde keşfetmiştir. Bilimsel tefsir yanlıları,
bu kozmolojik keşfin, Dr. Huble’den on dört asır önce Kur’an’da mucizevi bir
biçimde belirtilmiş olduğunu ifade ederler. İlgi kurulan ayet şudur,
“Göğü, sağlam bir şekilde biz kurduk. Evet, vâsiûn da
biziz.” [57]
Onlara göre ayette geçen vâsiûn kelimesi genişletme
anlamındadır. Bu durumda yukarıdaki ayetin anlamı; “Göğü, sağlam bir şekilde
biz kurduk, genişleten de biziz” biçiminde olur. Oysa vasi’ kelimesi
Kur’an’daki kullanımlarında; kuşatmayı, güç ve kudreti yetmeyi ifade eder;
“Hükümranlığı gökleri ve yeri kuşatmıştır (vesia)” [58]
“Allah bir kişiyi ancak gücünün yettiği (vüsa) ile
yükümlü tutar.” [59]
Gökten bahseden ayette anlatılan da, Yaratıcının
kudretindeki vüsattır. Yani ayette; “Göğü, sağlam bir şekilde biz kurduk. Evet,
gücü yeten de biziz” denmektedir.
Keşiflere Öncü Gösterilen Ayetler
Bilimle tefsir yapılabileceği iddialarının hepsi bu kadar da
değil. Henüz keşfi tamamlanmamış bazı konulara bile vahyin, öncülük ettiği
iddiaları vardır. Ancak vahyin bunu direkt değil bazı işaretlerle yaptığı
söylenir. Bu bilimsel işaretler daha çok peygamberlere verilen mucizelerin
anlatımından çıkarılır.
Mesela, bilim henüz, maddenin ışınlama yoluyla bir yerden
başka bir yere nakledilmesini başaramadı. Oysa bilimci yorumcular, Kur’an’da
anlatılan Süleyman peygamberle ilgili kıssada, madde nakline ilişkin işaret
bulurlar. Yemen tarafında kraliçe olan Belkıs’ın tahtı, göz kırpma süresinden
daha kısa bir anda, Kudüs yöresinde bulunan Süleyman peygambere getirilmiştir.
[60] Bilimsel tefsir eşiliminde olan yorumcular bunu Kur’an’da ışınlamaya bir
işaret olarak görürler.
Yine, çok konuda başarılı adımlar atan Bilim, henüz koku
naklini gerçekleştirememiştir. Oysa bilimsellik taraftarı yorumcular, Kur’an’daki
bir kıssada koku nakline işaret bulmuşlardır. Bu kıssaya göre, Yakup
aleyhisselam, oğlu Yusuf’un gömleğinin kokusunu çok uzaklardan alabilmiştir;
“Kervan, memleketlerine dönmek üzere ayrıldığında,
babaları: “Doğrusu ben Yusuf’un kokusunu duyuyorum; ne olur bana bunak demeyin”
dedi.” [61]
Yakup peygamber Kenan diyarında, Yusuf peygamber ise o anda
Mısır’dadır. Bu kıssanın Kur’an’da anlatılması bilimsellik taraftarlarına göre,
koku nakline işaret görürler. Eğer ilim ve teknikte çalışıp ilerlesek ses ve görüntü
gibi, belki kokuyu da uzak mesafelere anında nakledebiliriz” derler. [62]
Bir başka iddiaya göre de; Kur’an’da henüz anlaşılamayan
bazı ayetler vardır. Bu anlaşılamayan ayetler daha ileride, bilimin bize
bahşedeceği yeni teknolojik imkânlarla anlaşılabilecektir. Nitekim bir
yorumcuya göre, biz Mülk Suresindeki şeytanların yıldızlarla taşlanmasını
anlatan ayetin ne demek istediğini şimdilik bilemiyoruz. Yorumcu anlayabilmemiz
için, bilim ve teknolojinin gelişeceği gelecek zamanı beklememizi önermektedir.
[63]
Oysa şeytanların yıldızlarla taşlanmasının Kur’an’daki
hikâyesi şöyledir. Yakın gökten bahseden bazı bölümlerde, şeytanların burayı
dinlediklerine atıfta bulunulur. Ancak burası, lambalarla ve gezegenlerle
donatılmış, böylece şeytanlardan korunmuştur;
“Ant olsun ki, yakın göğü kandillerle donattık, onlarla
şeytanların taşlanmasını sağladık.” [64]
“Şüphesiz Biz, yakın göğü bir süsle, yıldızlarla
süsledik.” [65]
“Onları, racîm her şeytandan koruduk” [66]
“Biz o yakın göğü bir süsle, yıldızlarla süsleyip
donattık. Ve her türlü âsi şeytandan koruduk.” [67]
Bu şeytanlar racîm’ dir. Racîm hem atan ve hem de atılan
anlamına gelir. Kelime, istiâre yoluyla zan ve vehimle atmak anlamında da
kullanılabilir. Bilinmeyen konularda gelişi güzel konuşmaya racmen bilgayb
denir. “Üç kişiydiler, dördüncüleri köpekleriydi.” diyecekler. Şunu da
diyecekler: “Beş kişiydiler, altıncıları köpekleriydi.” bilinmeyen şey hakkında
atıp tutarak (racmen bilgayb)” [68]
Gaybı bilmediği halde, işkembeden atan kimse de racîmdir. O
zaman racîm, hevâ ve hevesine uyarak saçma sapan söz eden, zan ile konuşan,
konuşmasında sebep sonuç ilişkisi bulunmayan, indî hükümler veren demek olur.
Artık onlar, meleklerden oluşan yüce topluluğu dinleyemezler. Her taraftan
atılarak orayı dinlemekten uzaklaştırılırlar;
“Onu, inatçı her türlü şeytandan koruduk. Onlar yüce
âlemi asla dinleyemezler. Her yönden kovularak atılırlar. Onlara sürekli bir
azap vardır.” [69]
“Doğrusu onlar vahyi dinlemekten uzak tutulmuşlardır.” [70]
Bu nedenle yakın gök, artık gayb, onlar için hakkında haber
uydurma, atma yerleri olmuştur. “Ant olsun ki, yakın göğü kandillerle donattık,
onlarla şeytanların taşlanmasını sağladık ve şeytanlara çılgın alev azabı
hazırladık.” Böylece şeytanların yakın gökte yüce topluluğun konuşmalarını
dinlemeleri, gayba muttalî olmaya, İlâhî takdir ve plânı almaya çalışmalarından
kinaye olduğu anlaşılmaktadır.
Bilimsel Yöntemin Mantığı
Acaba, tefsir usulünü zorlayan, Kur’an’ı modern bilimlerle
bu denli yoran bilimsel tefsir arayışının mantığı nedir? Eşyanın nesnelliğini
konu edinen bilim, neden helal ve haramı konu edinen vahye katılmak istenir?
Kur’an’ın geleneksel tefsir tarzındaki bu usul kırılmasının, daha doğrusu bu
usulsüzlüğün bazı sebepleri bizce şunlardır.
1- Bilim hayranlığı: Bazı modern yorumcular; halkın
keşiflere olan tepkisini azaltmak yahut inançlı kesimin bilime karşı olan
şüphelerini gidermek çabasıyla bilimselliğe kaymış olabilirler.
2- Uyum arayışı: Bazı bilimsellik yanlıları, bilimsel
yorumlarıyla, Allah’ın ayetleri olan sözü ile yine O’nun ayetleri olan tabiat
arasındaki münasebeti arıyor olabilirler.
3- Kur’an’ın içeriği: Kur’an, hiçbir şeyi eksik bırakmayan,
yaş-kuru her şeyi içine alan, her şeyi açıklayan[71] kitap(lar)dan söz eder.
Oysa eksik bırakmayan, yaş-kuru her şeyi içine alan kitap, Kur’an değil levh-i
Mahfûz’dur. [72] Peygambere indirilen kitabın açıkladığı da bilim ve teknoloji
değil, elbette hikmete dair olan her şeydir. Çünkü ayette açıklama anlamında
kullanılan kelime tibyândır. Bu da kapalı bir biçimde anlatmak değil, aksine
kapalılığını gidermek demektir. [73] Ama kimi yorumcular, bu kitabın Kur’an
olduğunu düşünerek bilimsel yorum işini kendilerine bizzat Kur’an’ın bir görev
olarak yüklediğini düşünmüşlerdir.
4- Savunma psikolojisi: Son iki yüzyıldır, teknolojideki baş
döndürücü hız, bütün dünyada dine talebi azaltmıştır. Teknolojik imkânların
sunduğu şatafat, artık insanlığa dinin modasının geçeceği kaygısı vermektedir.
Bazı yorumcular, mukaddes kitaplarının çağ dışı kalacağı endişesi ile böyle bir
tarzı tercih etmiş olabilirler.
5- Taklit hastalığı: Batıda din, keşifler karşısında zor
durumda kalmıştır. Dini kurumlar, devleşen Bilim karşısında gittikçe kan
kaybeden inancı, savunamaz haldedir. Bu ikilinin bir yerde barışmaları ya da
ateşkes ilan etmeleri gerekiyordu. İkincisi oldu. Batı için doğru olan da
buydu. Çünkü onlarda din, bilimin sahasına tecavüz ederek ağır cezalık suç
işlemişti. Bilimle barış isteyecek yüzü kalmamıştı. İslâm dünyasında dini
yapılanma Batıdan çok farklı olsa da iletişim bu farkı gittikçe azaltmıştı.
Batıda olup biten her şey İslâm coğrafyasına sorgusuz ithal edilmişti. Bu talep
kimi kesimlerde tutku derecesine de ulaşmıştı. İşte bunlar, geçmişte
kendilerinde de din-bilim kavgaları olmuş gibi, taraflara ateşkes teklif etmek
istediler. Fakat tutmadı. Çünkü devletleşerek kurumlaşan bilim, kendisine
muhatap kurum bulamadı. Batıdaki gibi İslâm dünyasında dini kurumlar yoktu. Bu
sefer taraflar arasında barış gündeme geldi. İşte İslâm coğrafyasında
varsayılan bilim-din savaşına son verecek sanal barışı bazı bilimsel tefsir
yanlıları üstlendi. Kutsalın köklerine inerek Kur’an’a gittiler. İnsanların
saygı duymaları için; onu bilimle barıştırmak yahut keşifler karşısında
yüceltmek, müthiş göstermek gerekiyordu. Öyle de yaptılar.
6- İcaz arayışı: Kur’an’ın inanç dünyasındaki başarısı
nereden kaynaklanıyordu? Acaba onun gizemli üslubu mu insanlar üzerinde etkili
olmuştu? Zahir ve bâtın anlatımlarında mı mucizeydi? Yoksa insanlığa rehberlik
ettiği yolun haklılığı mı kendisini kabul ettirmişti? Yahut gelecekten haberler
vermesi mi? Kur’an, ruhi tekâmül de mi mucizedir, yoksa teknolojik tekâmülde
mi?
Klâsik dönemde, Kur’an’ın kalpleri fethetmedeki başarısı
onun mucize oluşunda, mucizeliği de genelde üslubunda aranmış ve bu yönde çok
da eser kaleme alınmıştı. İşte çağdaş bazı yorumcular da, bu başarıyı yine onun
mucize oluşunda gördüler. Ancak bu mucizeliği eski yorumcular gibi üslubunda
değil, daha çok gelecekten haber verme özelliğinde aradılar. Sonra da onu
gelecekten haber veren bilimle yarıştırdılar.
Bizce modern mantığın altında yatan gerçek sebep, bu
sonuncusudur. Kur’an’ın mucizeliğini bilimsellikte arama çabasıdır. Bilimsel
tefsir taraftarlarının hemen hepsinin hareket noktası şudur: ‘Kur’an, son
peygamberin kıyamete kadar yaşayacak bir mucizesidir. Mucizelerin konusu da,
gösterildiği çağda en çok rağbet gören şey cinsinden olurdu. Bu çağda en rağbet
gören şey de tartışmasız bilimdir. Bu durumda, Mucize Kur’an da, bilim çağında
da bilimi aciz bırakabilmelidir. İndirildiği çağda her sınıftan insanların
bildiklerini geçtiği gibi, bugün de bilim adamlarının bildiklerini geçmelidir.’
İşte bu düşüncelerle hareket eden, modern mantık, bilimi
övme sadedinde şunlar söyleyecektir: ‘Kur’an, okuma demektir. İlk ayet
okumaktan söz eder. İlk emri de okudur. İlk surede kaleme dikkat çekilir. Yani
pek çok ayet bilimi teşvik hatta ona öncülük eder.’
Daha sonra da, müteşabih olarak görülen ayetlerden örnekler
sergileyecekler, aradıkları anlam bir ayette yoksa bile, gerekli anlam
yüklenecek ve şöyle denecektir; “Hakikat şudur ki Kur’an-ı Kerim’de birçok ilmî
gerçeklere, birçok tabiat kanunlarına işaret edilmiştir. Ancak Kur’an, bunlara
sadece bir mucize olarak işaret yapmış ve hiçbir zaman ilimle çatışmadığını
göstermiştir. Ondaki kevnî hakikatler ana prensipler halindedir. Öyle ki hiçbir
buluş onu nakzedemez. Yalnız Kur’an’ın işaret ettiği hakikatleri anlayabilmek
için müspet ilimlere iyice vakıf olmak ve Kur’an’ı iyice düşünerek tetkik etmek
gerekir.” [74] “Kur’an-ı Kerim, beşeri gelişmenin çok ileri derecesini gösteren
fenni keşiflere işaret etmiş, böylece onları keşfedilmezden çok önce
bildirmekle, gaybdan haber vermiştir. Ancak bu işaretler o keşiflerin tekniğini
öğretmesi anlamında değil, kuvvetli sezgi ve kavrayış gücü olan kimselere
şimşekvari işaret vermesi anlamındadır.” [75]
K. Kerim, bu fenni keşifleri neden doğrudan bildirmez de
işaretle yetinir? Açıkça değil de; bâtıni, işârî ya da müteşabih (!) olarak
bildirir? Onları apaçık bildirseydi de inananlar tez elden geliştirip,
insanlığın hizmetine sunsalardı ya? İşte bu sorulara verilen cevap aşağı yukarı
şöyledir. K. Kerim on dört asır önce gönderilmiş bir kitaptır. Bugün istifade
ettiğimiz radyo, elektrik, uçak gibi fenni keşifler ise, son birkaç yüzyılın
mahsulüdür. ‘Dünya dönüyor’ dediğinden dolayı Galile’nin kilise tarafından
engizisyon mahkemesine verildiğini hatırlayacak olursak, Kur’an’ın bu tür fenni
keşifleri neden doğrudan bildirmeyip işaretle yetindiğini anlarız. [76] Demek
ki Kur’an-ı Kerim, fenni keşifleri işaretle değil de açıkça belirtseydi kim
bilir Galile’nin başına gelenler onun da başına gelebilirdi…
Şimdi Kur’an’ın bütün bilimleri ihtiva ettiğini yahut bazı
ayetlerin ancak çeşitli keşiflerden sonra anlaşabileceğini ileri sürenlere
şunları soralım;
1- Kur’an’ı, doğal ortamdan bilimin tartışma ve deney
ortamına çekmekle, onun hidayete olan rehberliğini unutturma yanlışına düşmüş
olmuyor musunuz?
2- Bilimsel araştırmaların yanılan, değişen ve yenilenen
karakterinden dolayı, zamanla yalan söyleyen bir Kur’an’la baş başa kalmış olmaz
mısınız? Nitekim bir zamanlar bilim yerkürenin dönmediğini söylüyordu. Bilimsel
yorumcu bu fikri Kur’an’a onaylattırmıştı. Şimdi de döndüğü yolundaki kanaati
onaylatılıyor.
3- Siz Kur’an’da fen ve teknolojiye işaretler gösterirseniz,
başkalarının da bilimle çatışan bazı ayetler arama hakkı doğmaz mı? Böylece
daha önce Batının yaşadığı din-bilim kavgalarına davetiye çıkartmış olmaz
mısınız?
4- Sizce, Bilim ve teknoloji, bu biçimiyle tek doğru ve hak
mıdır? Bilim, Allah sözünün kendisini hedef göstermesine layık mıdır? O kadar
masum mudur teknoloji? Modern kirlilik, Mukaddes bir Kitabın istediği sonuç
mudur?
5- Bilimsel tefsirler neden hep keşiflerden sonra yapılıyor?
Başlama noktası sadece Kur’an olan bilimsel bir tefsir sonunda keşfedilen hangi
buluş var? Kur’an bütün bilim ve keşifleri ihtiva ediyorsa, siz bilimsel yorum
yanlıları neden Kur’an’dan sadece bazılarını çıkarmakla yetiniyorsunuz?
6- Neden ayetleri seçerek sadece bazıları üzerinde bilimsel
izahlarda bulunuyorsunuz? Kur’an’ın tamamını bilimle tefsir edebilir misiniz?
7- Edebî dili, laboratuvara sokabilir misiniz? Kur’an-ı
Kerîm, yedi gök ve ölü yer der. Laboratuvar bu deyimleri nasıl karşılar?
Onlardan ne anlar? K. Kerim, bulutların rüzgârlarla sürüklenerek, ‘Ölü’ bir
yere gelip orayı dirilttiğine temas eder. Der ki; “Onu ölü bir beldeye sevk
ettik…” [77] “Onu ölü bir beldeye yollarız.” [78] Kur’an’ın diline, bilimsel
anlam yüklemeyi sevenlerin, bu anlatımlarda bir sorunla karşılaşacakları
tabiidir. Çünkü burada, yağmurun topraktaki ölü şeyleri canlandırdığı ifade
edilmektedir. Oysa o canlanan şeylerin, daha önceden ölü olduğunu, laboratuvar
tasdik etmeyecektir. Gözle görülemeyecek kadar küçük olan canlı zerrelere, ölü
diyemeyenler, bu durumda laboratuvarda incelemeye aldıkları vahyi yanlışa mahkûm
etmek zorunda kalacaklardır.
Oysa yukarıdaki ayetlerin anlatmak istediği şey, her
seviyedeki insan için gayet açıktır. Gözümüzle cansız gördüğümüz bir toprakta,
bin bir çeşit bitki tohumu yağmurlarla nasıl hayat buluyorsa,[79] toprağa
gömülmüş insanlar da, gelecek hayat için, öyle hayat bulacaklardır. Nitekim
yukarıdaki iki ayet şöyle son bulur:
“Ölümden sonra dirilme de işte böyledir.”
“İşte ölüleri de böyle çıkaracağız.”
Edebî Dil, Laboratuvar Dili
İnsanlar farkında olmadan iki ayrı dil ile konuşurlar. Bu
her ulus için böyledir. Biz bir işe geç kalındığını anlatmak için, “Atı alan
Üsküdar’ı geçti” deriz. Yorgunluğunu ve bitkinliğini ifade etmek isteyen
birisi, “öldüm” diyebilir. Çok dertli olduğunu belirtmek isteyen kimse,
“Derdimi söylersem, Gün durur bulut ağlar” diyebilir. Bu sözlerdeki ikinci tip
söyleyişlerde laboratuvar mantığı aranmamalıdır. Yani, gerçekte “Üsküdar’ı
geçen bir atlı” bulunmamaktadır. Yorgun kimsenin “öldüm” sözündeki kastı da elbette
biyolojik bir ölüm değildir. Dertli kimse için, “Günün durması ve bulutun
ağlaması” da elbette ancak bir mecaz olarak düşünülebilir.
Oysa pek çok bilimsel tefsir yanlıları, yukarıdaki gibi
mecazları, gerçek anlamda ele alırlar. Bunlar belirleyen sözlermiş gibi,
hükümler çıkarırlar. Bunun ilginç bir örneği Tevrat’taki bir ayetin, yorumuyla
ilgilidir. Tevrat’ta, bir gün İsrailoğulları için Rabb’in de cenk ettiği
anlatılır. İşte o cenk günü Yeşû Peygamber şöyle der;
Dur, ey Güneş, Gibeon üzerinde;
Ve Ay, sen Ayyalon deresinde.
Eski Ahit, peygamberin bu yakarışı üzerine, millet
düşmanlarından öç alınıncaya kadar, Güneşin durduğunu ve Ay’ın yerinde
kaldığını yazar. [80] Yani, her zaman gün boyunca hızla dönen Güneş, bu savaş
gününde gerçek anlamda dönmez mi olmuştur? Böyle bir durum için, mecazı
bilmemek ve sözün akışındaki şiirselliği göz ardı etmek gerekir. İlginçtir ki,
Luther, Copernic’in evrenin sistemi teorisini saçma bulurken kutsal metindeki
bu delile dayanmaktadır. Bu ayete dayanarak, dönen şeyin aslında Yerküre değil,
Güneş olduğunu iddia etmiştir.
Yine dini geleneğe göre; Havva, eşi Âdem’in eğe kemiğinden
yaratılmıştır. Batılılar, Mukaddes kitaptaki konuyla ilgili bir bölümü, nesnel
anlamda aldıklarından, zamanla kadının bedensel olarak, erkeğin kaburga
kemiğinden yaratıldığına inanmışlardır. Bu inanç, sonraları laboratuvar
bilgisine karıştırılarak, erkeğin bir kaburgasının noksan olduğu bilgisine (!)
de varmıştır. Tıp ilminin otopsiyi keşfetmesiyle, bu bilginin doğru olmadığı
görülünce, bilimin, dini yendiğine inanılmıştır.
Bilimsel tefsir yanlısı çağdaş yorumcular da, on dört asır
önceki insanların bilip bilemeyeceklerine bakmadan, Kur’an’daki alak kelimesini
laboratuvardan alınan embriyo ile tercüme etmişlerdir. Oysa ilk müfessirlere
göre insanın yaratılışının ikinci aşamasına[81] işaret eden bu kelime,
etimolojik olarak; “Bir yere tutunmak” anlamındaki A-L-K kökünden gelmektedir.
Bu maddenin sülüğümsü bir görüntüsü olduğu için böyle denmiş, Türkçeye de kan
pıhtısı olarak tercüme edilmiştir.
Bu duruma bir başka örnek de inşakka kelimesidir. Kur’an,
elli dördüncü Surenin ilk ayetinde; ‘İnşakka’l-Kamer’ der. Bu formun harfi
harfine anlamı, ay yarıldı demektir. Bazı yorumculara göre burada anlatılan,
gök ayının Peygamberin bir parmak işaretiyle mucize olarak iki parçaya
bölünmesidir. Bu ayetten ayın gelecekte yarılacağını anlayanlar da vardır. [82]
Kimine göre anlam daha farklıdır. Çünkü bu ayetin Kur’an tertibindeki ve nüzul
sırasındaki yeri incelendiğinde, aslında peygamberden mucize isteyenlerin kınandığı
görülür. Ayrıca, varsayılan yarılma olayının bir gece vaktinde ve tanıklarının
da az olduğu rivayet edilmektedir. Oysa mucizeler, önceki peygamberlere
tanıklarının çok olabileceği gündüz vakitlerinde ve de tekrarlanarak verilirdi.
Kaldı ki, Kur’an’ın üslubunda ayın yarılması değil bizzat kendisi bir mucize
olarak sunulmaktadır. Bu nedenlerle, ‘İnşakka’l-Kamer’ formundaki yarılma
gerçek değil, mecazidir. Bu, iş açığa çıktı, olay vuzuha kavuştu anlamında bir
deyimdir. [83] Burada, vuzuha kavuştuğu belirtilen şey ise, son uyarıcının
gelmesiyle yaklaştığı kesinleşen kıyamet saatidir. Nitekim ayette şöyle
buyrulur;
“Saat yaklaştı Ay yarıldı.”
Kamer Suresinin nüzul sırasındaki yerini, ayetin söz
akışındaki anlam örgüsünü, varsayılan yarılma olayı ile ilgili haberlerin
zayıflığını, Kur’an’ın Hz. Muhammed’e mucize verilmesi bahsindeki olumsuz
tutumunu ve doğal olay ve varlıkların zaten birer mucize sayılması gerektiğini,
göz önüne alırsak son tefsiri tercih etmemiz gerekmektedir. Ay yarıldı. Yani
son uyarıcı geldi. İş açığa çıktı, kıyamet saati yaklaştı.
Şimdi Kur’an’daki bu ifadenin, yirminci asır insanının
Ay’dan toprak getirmesiyle ne alakası olabilir demeyin. Modern tefsir yöntemi
ruhlara öyle bir sinmiştir ki kimde ve ne zaman patlak vereceği belli olmaz. Bakınız
yorumcu ne diyor;
“Sözü tefsir içi bir tartışmaya sokmadan söyleyelim: Biz bu
“hikmet” omurgalı Kur’an ayetini insanlığın aya inişini ifadeye koyduğunu
düşünüyoruz. Ayetin esprisine, tarihsel ve bilimsel gerçeklere uygun olan da
budur. Ay’ın yarılması, insanlığın Ay’a inişinin ve oradan bazı kaya
parçalarını alarak dünyaya dönüşünün sembolik bir anlatımıdır. Yani bu
“mucize”, insanlığın Ay’a indiği 1969 yılında tecelli etmiş ve Kıyametin iyice
yaklaştığını gösteren bir belge olarak önümüze konmuştur.” [84]
Aslında Kur’an-ı Kerîm, doğal varlık ve olaylarla tefsir
edilebilir. Çünkü onlar da birer ayettir. Bu durum kitabı anlamayı
kolaylaştırıp hızlandırabilir de. Dahası, bu işi yapmamızı bizzat Kur’an’ın
kendisi de istemektedir. Fakat burada dikkat edilmesi gereken hassas bir nokta
vardır. Öncelikle bilinmesi gereken bu nokta şudur: Dil, laboratuvara
sokulamaz. Çünkü dilde teşbih ve temsiller vardır. Deyimler vardır. Akıl yanlış
sözlük yabancı bulsa, hatta bilim yanlış görse de dil yaygın olan bir kullanımı
tercih edebilir. Bazen dildeki bu yaygın yanlış, en değerli sözlüğe bile tercih
edilebilir. Dahası dilde birçok sanatlar vardır. Laboratuvar, bütün bunlara
yabancıdır. Dil disiplinini oluşturan mantık, matematiksel mantığa
sıkıştırılamaz. Şayet vahiy, Fiziksel Bilimlerin dili sayılan laboratuvarla
tefsir edilirse, dil laboratuvarda bilimle yarıştırılmış olur. Bu durumda,
yarışma din adına yapılsa da bilime yenilen ya da onu yenen din değil, dil
sayılmalıdır.
Sonuç
Din rehberi olan bir kitapta peygamberliğe hiç de gerekli
olmayan bilimsel ve teknolojik anlamlar aranmamalıdır. Nitekim Kur’an-ı Kerim
bu tür bir arayışı kınamaktadır. Arapların ayın değişen astronomik şekilleri
üzerine bir sorusuna Kur’an şu cevabı verir;
”Sana yeni ayları soruyorlar. -De ki: “Onlar, insanlar ve
hac için, zaman ölçmeye yarar. Evlerinize arka taraflarından girmeniz iyilik
değildir. Fakat iyilik, dindar davranmaktır. Öyleyse, evlere kapılarından
girin.” [85]
Kapılar giriş yerleridir. Doğru olan, bir yere kapısından
girmektir. İşte buradan hareketle bir mecaz yapılarak; ‘Bir şeye nüfuz etmenin
doğru yolu, onun kapısıdır’ denilir. O zaman, ‘eve kapısından girmek’, meseleye
doğru yaklaşmak demek olur. Bu nedenle, birisini doğru yola yönlendirmek
isteyen kimse, bir mesel söyler gibi, ‘İşi kapısından girerek yapmalısın’ der.
Yukarıdaki ayette de işte bu deyim kullanılmıştır. Evlere arkalarından girmeyin
demek, kinaye ile yanlış yol ve üslubu terk edin demektir. [86] Yanlış yol
elbette Astronomiye ait bir konuyu Peygambere sormaktır. [87]
Kaldı ki, bilimle yorumlama anlayışının, peygamberliğin ilk
üç asrına indirilebilecek bir delili de yoktur. Kur’an’ın muhtevasını herkesten
iyi bilen sahabe ve ondan sonra gelen iki nesil, dünya ve ahiret ahkâmı
dışında, Kur’an’ın bütün ilimleri içerdiğine dair bize bir görüş
nakletmemişlerdir. [88]
Tanımlamaları devamlı değişebilen astronomi, tıp, biyoloji,
matematik, fizik ve kimya gibi bilimleri, hikmetleri asla değişmez bir kitaba
yüklemek onu gündeminden uzaklaştırır.
Kur’an’ın bilimle tefsiri, geleneksel tefsir kurallarını
iptal ettiği gibi ayrıca evrensel yorumlama yöntemlerine de asla sığmamaktadır.
Bu durum, mukaddes metnin kelimelerini istenildiği gibi eğip bükmeye sebep
olmakta, dil ve filoloji açılarından Kur’an’ı zorlamakta ve yormaktadır.
Bilimsel tefsir yaklaşımları halka hoş gelebilir. Bu
anlayışa sıcak bakan ve hatta yer yer bu yöndeki yorumlara katkıda bulunan, iyi
niyetli, bilim adamları da bulunabilir. Onlar, Kur’an’ı yakından tanımadıkları
için bu konuda mazur da görülmelidirler. Fakat Kur’an’ın dil ve üslûbunu
bilenlerin bilimsel yaklaşımları birer talihsizlik sayılmalıdır.
Sözün burasında, şu gerçeği de ifade emek gerekir. Batı
dünyası, İslâm âlemine karşı mağlupken tenzili ayetlerde bilim ve teknoloji
arıyordu. Sonra uyandı ve bilim ve keşifleri tekvini ayetlerde aramaya başladı.
Şimdi muzafferdir. Fakat bu sefer tenzili ayetlerde bilim arama yanlışına İslâm
dünyası düşmüş görünüyor. Böyle oldukça da Batı karşısında sosyal hüsran ve
mağlûbiyeti sürecektir.
——————————————————————————–
[1] Haşr, 59/22.
[2] Lokman, 31/34.
[3] Enâm, 6/50.
[4] Cin, 72/25-26.
[5] Bakara, 2/25.
[6] Kur’an’ın sürekli anlamında kullandığı kelime ‘Huld’dur.
Uzun zaman kalıcı olmaya da ‘Hulûd’ denilir. Kelime, hem uzun zaman için, hem
de sonsuzluk için kullanılır. Yaşlandığı halde saçları ağarmayan, dişleri
dökülmeyen kimseye de ‘Muhlid’ denir.
[7] Nebe’, 78/21-25.
[8] Âl-i İmrân, 3/133.
[9] Muhammed, 47/15.
[10] Kur’an’da, üç ayrı terim ile ‘Ant’ yapıldığı görülür.
Bunlardan birisi ‘Yemin’ diğerleri ise, ‘Hulf’ ve ‘Kasem’ terimleridir. Bazen
de bu kelimeler gizlenir. Ama onlara işaret eden ‘Vav’, ‘Be’, ‘Te’ ve ‘Lâm’
harflerinden biri getirilerek ant edilir. Kur’an’ın yaptığı ant, yemin ve hulf
değil, kasemdir. Kur’an, kendisinin yaptığı antlarda, yemin ve hulf terimlerini
değil, ‘Kasem’ terimini kullanmaktadır. İnsanların güç gösterisinde bulunmak için
‘Yemin’ etmeleri gibi ant etmez. Toplumsal birlikteliklerini sergilemek için
yaptıkları antlaşmalar gibi ‘Hulf’ de etmez. Fakat ‘Kasem’ eder. Yani sözünü
kesin olarak tayin edip, muhatap tarafından iyi bilinen bir tanıkla açığa
çıkarır. Kur’an’ın yaptığı kasemin, bir yemin ve hulf anlamında değil de, bir
kesinlik ve tahkik anlamında olduğu ‘Ve le kad’ gibi tahkik harflerinden de
anlaşılmaktadır. Eğer İlâhın kendi zatına ant etmesi bir sorun görülüyorsa, bu
ifadelerdeki cemi zamirlerinin kast ettiği delâlete dikkat edilmelidir. Bu
ayetlerde ant eden şahıs zamiri tekil, ant cevabındaki zamir ise çoğuldur. Yani
ant eden Allah’ın Zatı, Tanık Gösterilen ise O’nun kudretidir. Bu nedenle İlâha
isnat edilen antlarda, ant eden özne tekil, fakat andın cevabındaki özne
çoğuldur. Putperestlerin tapındıkları bazı şeylerle ant yapılmış olması da bir
sorun görülebilir. Oysa putperestler, pislik böceği ve kaplumbağadan Ay ve
Güneşe kadar, her cins eşyadan put seçmişlerdir. Gelecekte de seçeceklerdir.
Yani üzerinde ittifak ettikleri muayyen bir varlık yoktur. Bu nedenle onların
inançları hiç kâle alınmadan; yaratılışında muhkem ve sağlam olması cihetiyle
insanların belleğinde ilahi kudrete daha güçlü bir ayet teşkil eden, faydaları
cihetiyle de bütün insanlar arasında maruf ve meşhur olan şeylerle yemin
edilmiş olabilir. Doğrusunu bilen Allah’tır.
[11] Âl-i İmrân, 3/4.
[12] Âl-i İmrân, 3/54.
[13] Fetih, 48/6.
[14] Hakka, 68/17.
[15] Şems, 91/1.
[16] Fatiha, 1/4.
[17] Nitekim müşebbihe fırkası bu çelişkiye düşmüştür.
[18] Hadîd, 57/3.
[19] Hadid, 57/4.
[20] Bakara, 2/22.
[21] Mâide, 5/100.
[22] Sâd, 38/58.
[23] Nisâ, 4/157.
[24] “Ona dilediği gibi kaleler, heykeller (timsal’in
çoğulu) havuzlar kadar leğenler, sabit kazanlar yaparlardı.” Sebe, 34/13.
[25] Ankebût, 29/41.
[26] Şûrâ, 42/11.
[27] Nahl, 16/60.
[28] Nahl, 16/74.
[29] Bakara, 2/24.
[30] Nahl, 16/74.
[31] Haşr, 59/21.
[32] Ankebut, 29/4
[33] Metafizik konularla ilgili olmadıkları halde kastı ve
ifade tarzı tamamıyla teşbihi (allegorical) olan birçok Kur’an pasajını da
dikkate almak gerekir. Bu şekildeki müteşabihatın (allegory) mahiyeti ve fonksiyonuna
gerekli dikkat gösterilmeden müteşabih konusunun doğru şekilde anlaşılması
mümkün olamaz. Gerçek bir müteşabihat, -doğrudan terimlerle aynı kolaylıkla
anlatılabilecek olan bir şeyin bambaşka renkli ifadelerle tasvirinden farklı
olarak – karmaşıklığından dolayı doğrudan terimler yahut önermelerle yeterli
biçimde ifade edilemeyen ve bu karmaşıklık sebebiyle, detaylı bir “ifadeler”
serisi olarak değil de genel bir zihinsel imaj olarak ancak sezgi yoluyla
kavranabilen şeyleri mecazi bir şekilde ifade etmeyi kapsar. “Allah’tan başka
kimse müteşabihin nihai anlamını bilemez” ibaresinin anlamı da budur. Bkz.
Muhammed Esed Kur’an Mesajı, Âl-i İmrân 3/7. ayetin dipnotu.
[34] Râğıb el-Isfehânî, Müfredat, ‘M-S-L’ maddesi, Örnek
olarak bkz; Nisâ, 4/157.
[35] Gâşiye, 88/17 Muhammed Esed şöyle diyor; “Ayette
‘Develer” anlamına gelen kelime ‘İbil’dir. Ama bu ismin aynı zamanda “Yağmur
taşıyan bulutlar”ı anlattığı da unutulmamalıdır. Eğer bu terim ayette “Develer”
anlamında kullanılmış olsaydı, ona yapılan atıf, öncelikle devenin, dikkat
çekici dayanıklılığı, binme, yük taşıma, süt, et ve yün elde etme gibi çok
çeşitli işlerde kullanılabilmesi ve çöl ortasında yaşayan insanlar için
taşıdığı vazgeçilmezlik gibi sebeplerden dolay› kendileri için daima hayranlık
duyulan bir nesne olarak Peygamber’in çağdaşı Araplara hitap etmiş olurdu. Ama
“Develer”e yapılan atıf, anlamını, belirli bir çevrenin ve belirli bir zamanın
insanları ile sınırlamış olacağından, burada hiç dikkate alınmamalıdır. Çünkü
Kur’an’da, Allah’ın yarattığı evrenin olağanüstülüklerini gözlemlemek için
yapılan çağrı, bütün zamanların ve bütün toplumların insanlarına yöneliktir. Bu
nedenle, ibil teriminin burada “Develer” için değil, ama “Su ile yüklü
bulutlar” için kullanıldığını varsaymak için birçok neden vardır: Ayrıca,
burada suyun buharlaşması, buhar›n göğe yükselmesi, yoğunlaşması ve sonunda
yere düşmesi şeklindeki olağanüstü devrevi sürece işaret edilmiş olması, ne
kadar hayranlık verici ve faydalı olsalar da “Develer”e yapılan atıftan çok,
daha sonraki ayetlerde gökyüzü, dağlar ve yeryüzünün anılması ile daha fazla
uyumludur. Bkz. Kur’an Mesajı, Gâşiye Suresi, ilgili ayetin dipnotu.
[36] Bakara, 2/26.
[37] Hacc, 22/52.
[38] Hicr, 15/9.
[39] Yasin, 36/1-2.
[40] Zümer, 39/23.
[41] Bkz; Rahman, 55/10-77, Bakara, 2/58, A’râf, 7/161.
[42] Bakara 2/30.
[43] Nisâ, 4/43.
[44] Rahman, 55/33.
[45] Bkz. Fethullah Han, Kur’an ve Kâinat Ayetleri,
İstanbul, 1998, S. 65.
[46] ed-Doktor Abdulaziz el-Hayyât, el-İ’câzu’l-Kur’anî,
(el-Cumhûriyyetu’l-Irâkiyye Vuzâratu’l-Evkâf ve’ş-Şu’ûnu’d-Dîniyye) Bağdâd
1990. Zikri geçen ayetteki sultan kelimesine verilen; hâkimiyet ve ışık
anlamları için bkz; Saffet Senih, Kur’an ve İlimler, İzmir, 1995, S.7.
[47] Fahruddin er-Râzî, Tefsîr, ilgili ayet. Cârullah
ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Lübnan, tarihsiz, ilgili ayet M. b. Ahmed el-Ensârî
el-Kurtubî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’an, Lübnan, 1966, ilgili ayet. A. Mustafa
el-Merâğî, Tefsîr, Mısır, 1973, ilgili ayet. İsmâil İbnu Kesîr,
Tefsîru’l-Kur’ani’l-Azîm, Lübnan, 1969, ilgili ayet.
[48] Furkan, 25/52-54.
[49] Geniş bilgi için bkz; ‘İki Deniz Arasında Vahiy’ adlı
eserimiz, İstanbul, 1999.
[50] Furkan, 25/52-54.
[51] Rahman, 55/17-25.
[52] Hud, 11/38-41.
[53] Bkz. Osman Öztürk, Kur’an’da Tıp ve Tıp’ta Yemin,
İstanbul, 1999, S. 14.
[54] A’râf, 7/31.
[55] Nahl 16/69.
[56] E’lâ 87/4-5.
[57] Zâriyât 47.
[58] Bakara, 2/255.
[59] Bakara, 2/286.
[60] İlgi kurulan ayetler şunlardır. “Süleyman: “Ey cemaat!
Bana teslim olmalarından önce, hanginiz o kraliçenin tahtını yanıma
getirebilir?” dedi. Cinlerden bir ifrit: “Sen yerinden kalkmadan önce sana onu
getiririm, buna karşı güvenilir bir güce sahibim” dedi. Kitabın bilgisine sahip
olan biri: “Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm” dedi. Süleyman, tahtı
yanına yerleşivermiş görünce: “Bu, şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü
edeceğim diye beni sınayan Rabbimin lütfundandır… dedi.” Neml, 27/38-40.
[61] Yusuf, 12/94.
[62] Halûk Akten, Bilim Adamlarına Baş Eğdiren Kitap, Konya,
1998, S.144.
[63] Bkz; Cemâleddin el-Kâsımî, adı geçen eser, S.286.
[64] Mülk, 67/5.
[65] Sâffât, 37/6.
[66] Hicr, 15/17.
[67] Sâffât, 37/6.
[68] Kehf, 18/22.
[69] Sâffât, 37/7-9.
[70] Şuarâ, 26/212.
[71] “Sana her şeyi açıklayan ve Müslümanlara doğruyu
gösteren bir rehber, rahmet ve müjde olarak Kitabı indirdik.” Nahl 16/89.
[72] “Kitapta Biz hiçbir şeyi eksik bırakmadık; onlar sonra
Rablerine toplanacaklardır.” En’âm, 6/38. “Karada ve denizde olanı bilir. Düşen
yaprağı, yerin karanlıklarında olan taneyi, yaşı kuruyu -ki apaçık Kitaptadır-
ancak O bilir.” En’âm, 6/59.
[73] Bkz. Zemahşerî, Keşşâf, ilgili ayet.
[74] Bkz. Prof. Dr. Süleyman Ateş, İslâm’a İtirazlar ve K.
Kerîm’den Cevaplar, Ankara, Tarihsiz, S. 212.
[75] Bkz. Suat Yıldırım, Kur’an-ı Kerim ve Fenni Keşifleri
Ankara, 1990, S. 5-6.
[76] Bkz;.Yrd. Doç. Dr. Şadi Eren, Kur’an’da Gayb Bilgisi,
İzmir 1995, S.237. “Bu yüzden de esas maksat geri kalmış olurdu. Hem de sırf
birkaç asrın insanını memnun etmek için, öteki devirlerin insanlarını mahrum
etmek uygun olmazdı.” Safvet Senih, Kur’an ve Bilim, İzmir, 1995, S.35.
[77] Fâtır, 35/9.
[78] A’râf 7/57.
[79] “Allah’ın gökten suyu indirip onunla, ölümden sonra
toprağı dirilterek üzerine tüm canlılardan yaymasında, rüzgârların bir düzen
içinde yönden yöne çevrilmesinde, gök ve yer arasında bir hizmete memur edilen
bulutlarda, aklını işleten bir topluluk için sayısız izler-işaretler vardır.”
Bakara, 2/164.
[80] Eski Ahit, Yeşû 10/13.
[81] İlk indirilen surede, insanın alaktan yaratıldığı
buyrulmaktadır. Yaratılışın ilk maddesi nutfe ikincisi de alaktır. Alak
kelimesi için ayrıca bkz; Hac, 22/5.
[82] Müfessirler, bu görüşü, Osman b. Ata’ya isnat ederler.
[83] İbnu’l-Esir, en-Nihâye, Ş-K-K kökü. Râgıp el-Isfehânî,
Abdu’l-Celil İsâ, el-Mushafu’l-Müyesser ilgili ayet.
[84] Yaşar Nuri Öztürk, Depremin Gösterdikleri, İstanbul
1999, S. 84.
[85] Bakara 2/189.
[86] F. Râzî, Tefsir, ilgili ayet.
[87] Hilallerle ilgili bu soruyu soranlar, büyük bir
ihtimalle Astroloji ile uğraşan Yahudilerdir. Nitekim bir nakle göre bu soruyu
Yahudiler sormuşlardır. Muaz rivayeti böyledir.
[88] Şâtıbî, el-Muvâfakât.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder