KIBLE AYETLERİ
Bugün kendisini Müslüman olarak tanımlayan insanlara “KIBLE
nedir” şeklinde bir soru yöneltilecek olursa sanıyoruz ki istisnasız “Namazda
yönümüzü dönmemiz farz olan Kâbe’nin coğrafi yönü” şeklinde bir cevap
alınacaktır. Tüm tefsir ve ilmihal kitapları da benzer tanımlamayı yapmaktadır.
Bu kadar kesin ve istisnasız bir cevabın yanlış ya da eksik bir tanımlama
olabileceği ihtimali var mıdır?
Bu çalışmada, bize göre Kuran’ın, dolayısı ile İslam’ın en
temel kavramlarından olan KIBLE kavramının anlamı incelenmiş ve Kuran bütünlüğü
içerisinde yukarıdaki tanımın – maalesef – Kuran’da anlatılan KIBLE kavramı ile
alakasının olmadığı, gerçekte bir manifesto sayılabilecek kuşatıcı anlam
bütünlüğünün ise unutulup gittiği görülmüştür.
Bakara suresinin 142-150. Ayetleri arasında anlatılan KIBLE
konusu hakkında tefsirlere ve tarihi rivayetlere bakıldığında özet olarak
aşağıdaki mana ve kendi içlerinde birçok çelişki ve ihtilaflar ile
karşılaşmaktayız.
“ Hz. Muhammed (selam ona) peygamber, Mekke’de vahiy ile
risalesine başladığından itibaren Namaz kendisine emrolunmuştu ve namazlarını;
a) Kâbe’ye dönerek kılıyordu,
b) Kâbe’yi araya alarak Kudüs’e doğru kılıyordu,
c) Kudüs’e dönerek kılıyordu.
(13 yıl süren ve sadece çok az sayıda sahabenin bulunduğu
Mekke dönemine ait hem de Salat ile ilgili bir konudaki rivayetlerin içindeki
bu inanılmaz çelişki, konunun sonradan saptırıldığını kanıtlamakta ve “resmi
yoruma” uygun tevil bulma gayretlerinin en açık delilleri olsa gerektir.
Ayrıca, Kuran surelerinin hiç birisinde Salat da herhangi bir Kıbleye dönmek
ile ilgili en ufak bir ima dahi bulunmamaktadır)
Mekke’den Medine’ye hicret edince,
a) Kendisine, özel bir vahiy ile Kudüs’e dönmesi emredildi
ve sekiz ay (dokuz ay, oniki ay, onaltı ay, onyedi ay, onsekiz ay rivayetleri
de vardır) bu yöne doğru namazlarını kıldı,
b) Mekke’de başladığı gibi namazlarını Kudüs’e doğru kılmaya
Medine’de de devam etti (sekiz ay ile onsekiz ay arası), daha sonra Bakara suresinin
142-150 arasındaki ayetleri nazil oldu ve Kıble, Kudüs’ten Kâbe’ye döndürüldü.
Bunun üzerine Yahudiler ve Münafıklar bu duruma tepki gösterdiler ve Muhammed
peygamberi tutarsızlıkla, batıl üzere olmakla suçladılar ve onun “yeni”
kıblesine uymadılar. (sanki Yahudiler bu ayetler inene kadar Muhammed
peygamberi kabul etmişler, ona tabi olmuşlar, beraber namaz kılıyorlardı da bu
kıble değişimi üzerine onu terk etmişler şeklinde tefsir etmişlerdir.
Oysa diğer yüzlerce ayete kendilerinin verdikleri tefsirlere bakıldığında böyle
bir durumun asla olmadığını ve Yahudilerin çok büyük bir kısmının Muhammed
peygambere daha ilk günden itibaren asla tabi olmadığı hatta kendileri için bir
tehdit görerek Mekkeli müşriklerle gizli ittifaka girdiklerini yazdıkları görülecektir.
Kaldı ki Kuran’ın birçok ayetine dayanan bu durum apaçık bir gerçektir.
Münafıklara gelince, onlar zahirde peygambere her konuda uymuş görünmüşlerdir,
kaldı ki bu kadar kolay bir konuda muhalefet edip kendilerine açığa vurmaları
düşünülemez bile. Aynı tefsirler içinde bu kadar büyük çelişkiler nasıl olurda
görmezden gelinebilir anlayamıyoruz)”
Genel olarak bu güne kadar yazılan tefsirlerde Bakara
suresinin 142-150. Ayetleri arasında yer alan Kıble konusu bu bilgi üzerine
işlenmektedir ve sadece namazda yönünü Kâbe’ye dönmenin farziyetini bildiren
ayetler olduğu paradigması ile yorumlanmaktadırlar. Herhangi bir tefsir
kitabına bakanlar, genel olarak yukarıda anlattığımız yorumları göreceklerdir.
Sonunda, hemen hemen tüm mezhepler, ekoller ve âlimler bu
ayetler ile “namazda yönünü Kâbe’ye çevirmenin bir farz olduğu” konusunda
ittifak etmişler ancak ayetlerin içeriğine ait yorumlarda ve bu yorumları
üzerine oturttukları rivayetlerde birçok çelişki olduğunu da belirtmişlerdir.
Dahası ayetlerin iç ve Kuran bütünlüğündeki tutarlılığına uymayan bu zorlama
yorumların mantıki ve akli çelişkilerini de açığa vurmuşlardır. Konu ile ilgili
hemen hemen tüm görüşlerin ve ihtilafların detaylı açıklamaları Fahreddin-i
Razi’nin Tefsir-i Kebir adlı eserinin ilgili bölümünden okunabilir. Bu
aralarında da ihtilaf ettikleri ya da geçiştirdikleri çelişkilerin en önemli
gördüğümüz bazıları şunlardır:
1- Muhammed peygamberin Mekke’de namazlarını hangi kıbleye
dönerek kıldığı konusu,
2- Bu emrin kendisine ne zaman verildiği ve neden bu kadar
“önemli” bir konuda Kuran’da hiçbir ayet bulunmadığı,
3- Habeşistan’a hicret eden Müminlerin dönene kadar ve
Medine’ye hicretten önceki 2 yılda, Musab bin Umeyr önderliğindeki Medine’deki
Müminlerin namazlarını hangi kıbleye doğru kıldıkları (bu sorulara nedense hiç
kimse değinmemiştir)
4- 142,143,144. Ayetlerde bahsedilen rivayetlere uygun
olarak Kıble değişimi söz konusu ise en az 3 kıble olması gerektiği, iki
kıblenin Kabe ve Kudüs ise 3. Kıblenin neresi olması gerektiği, yok eğer iki
kıbleden bahsediliyor ise ilk kıblesi Kabe olan ve Medine’de uzun bir süre
(rivayetlere göre sekiz ay ile on sekiz ay arası) Kudüs’e döndükten sonra
tekrar neden Kabe’ye döndürüldüğü ve eğer böyle ise ikinci dönüş ile ilgili
ayetin aynen ilk dönüş emrinin de olmadığı gibi neden Kuran’da bulunmadığı,
5- Eğer ana mesele namazda Kudüs’e dönmek ise, Medine’de
uzun bir süre Kudüs’e dönerek namaz kılındığı halde neden Yahudilerin hemen
Muhammed peygambere tabi olmadıkları, eğer mesele bu değilse Allah’ın neden
böyle bir şey emredip sonra tekrar tersine döndürdüğü (haşa, subhanAllah),
6- Çok şiddetli emir kipi ile gelen ve hiçbir istisna da
eklenmeden “nereden çıkarsanız, nerede olursanız yüzlerinizi Mescidil Haram’ın
tam ortasına çevirin” cümlesi pasaj içinde üç ayette üzerine basa basa
vurgulandığı halde neden bir kere bile “salatta (namazda) yüzlerinizi çevirin”
şeklinde bir cümle olmadığı, buna rağmen neden sadece namazda Kâbe yönüne
dönülmesi gerektiği, bir istisna içermediğine göre, mesela evlerin kapılarının
neden Kâbe yönünde yapılmadığı, Müslümanların otururken, yürürken, yatarken
neden Kâbe’ye dönmelerinin farz olmadığı,
7- Yahudilerin hep birlikte namazlarını Kudüs’e yönelerek
kıldıkları belirtildiği halde 145. Ayette neden “onların bir kısmı bir kısmının
Kıblesine uymazlar” şeklinde bir bilgi verildiği. Eğer “onların” zamiri ile
Hristiyanlar ile Yahudiler kastediliyor diyorlarsa bu ikisini Kuran’ın zaten
ayrı iki ümmet yani ayrı iki inanç üzere olduklarını belirttiği (Bakara 113
v.d.), dolayısı ile bunun zaten imkânsız olduğu,
8- 144. Ayette “seni hoşnut olacağın bir kıbleye
çevireceğiz” dediği halde, 145. Ayette neden “ andolsun eğer sana gelen bunca
ilimden sonra eğer onların hevalarına uyacak olursan gerçekten zalimlerden
olursun” şeklinde bir ikaz geldiği, kaldı ki hoşnut olduğu Kıbleye döndükten
sonra neden tekrar Yahudilerin kıblesine dönmek isteyeceği. Ve gene kendi
yorumlarına göre Muhammed peygamber Medine’ye geldiğinde “Yahudilerin kalbini
ısındırmak” için Kudüs’e doğru uzun bir süre namaz kılmıştı. Bu süre içinde
onların hevalarına uyarak zalim mi olmuştu, eğer böyle bir hata yaptıysa, Allah
bu büyük hatayı düzeltmek için neden bu kadar uzun süre (rivayetlerine göre
sekiz ay ile onsekiz ay arası) bekledi. (Allah’ı tenzih ederiz)
9- Bu ayetlerin indiği sırada Seleme oğulları mahallesinde
bir mescitte namaz kılan Muhammed peygamberin, namazın ortasında kıblesini
Kudüs’ten Kâbe’ye döndürdüğünü (Kuzeydoğudan Güneye, yaklaşık 150 derecelik bir
dönüş)ve bu nedenle o mescide Kıbleteyn Mescidi (iki kıbleli mescit) dendiğini
anlatırlar. Resulullahın Medine’ye ilk geldiğinde inşa ettiği Mescidi Nebevi’de
aynı şeyin yapıldığı hakkında ise zerre rivayet yoktur, kaldı ki annelerimizin
evlerinin mescidin iki yanına bitişik yapıldığı ve böyle bir dönüşte tamamen
yıkılıp yeniden yapılması gerektiği halde. Bu kadar büyük ve önemli bir hadise
vuku bulduysa ki onların anlattıklarına göre olması gerekir, neden bu konuda en
ufak bir haber bile bulunmamaktadır.
Bunlar gibi daha onlarca çelişki ve tutarsızlık sayılabilir,
ancak bu kadarı yeterli görülmektedir. Şimdi akla gelen soru bu kadar “âlim”
nasıl olurda bu kadar derin çelişkileri ve Kuran bütünlüğüne, İslam’ın ana
ilkelerine uymayan yorumları görmezler. Bu sorunun cevabı, geçmiş tüm
kavimlerin ve ümmetlerin düştüğü aynı yanılgının da cevabı olmaktadır ve
insanlar atalarının din hakkındaki yorumlarını mutlaklaştırmamak ve Vahye
uymayanları ayıklamak ile imtihan olunmaktadır.
Burada, Seyyid Kutub’u ve bu konudaki yorumlarını
okumadığımız ve onunkine benzer yorumları yapan diğer kişileri genel
yorumumuzun dışında bırakıyoruz. Seyyid Kutup ilgili ayetlerin yorumunda kıble
kavramını açmaya çalışmış ve – bize göre tam bir kuşatma olmasa da – sembolden
manaya giden açıklamalara geniş yer vermiştir.
Ayrıca değerli mütefekkir yazar Ahmet BAYDAR, İktidar ve Kader (Beyan yayınları) isimli kitabında konunun ana fikrini, farklı kelimelerle fakat çok detaylı ve değişik bir anlatım tarzı ile işlemiştir.
Ayrıca değerli mütefekkir yazar Ahmet BAYDAR, İktidar ve Kader (Beyan yayınları) isimli kitabında konunun ana fikrini, farklı kelimelerle fakat çok detaylı ve değişik bir anlatım tarzı ile işlemiştir.
Herkesin çok iyi bildiği gibi, Muhammed peygamberin
ölümünden kısa bir süre sonra, ümmeti, – diğer tüm ümmetler gibi- kendi
aralarında iktidar savaşlarına düşmüş, parçalanmış ve – bizim tabirimiz ile-
“bir kısmı bir kısmının kıblesine uymamaya” başlamıştır. Yaklaşık iki yüz yıl
süren bu parçalanma, zalim iktidarların dini kendilerine bir payanda,
zulümlerine bir örtü olarak kullanması sonucu “resmi din” anlayışlarını
oluşturmuştur. Zalim iktidarların kılıç zoru ile din resmileştirilmiş,
yayınlanan konsül bildirileri ile kavramlar ve tüm dini yorumlar
tektipleştirilmiş ve herkes bunlara kendilerinin verdiği şekilde iman etmeye
zorlanmıştır. Hayatın her anını ve her alanını kuşatan İslam dini, sadece
abdest, namaz, oruç, zekât, hac, kurban gibi ritüellere indirgenmiş ve tüm
yorumlar bunlar üzerinde yoğunlaştırılmıştır. Arada çıkan muhalif sesler ya
katledilerek susturulmuş ya da çeşitli yaftalarla din dışı gösterilmiştir.
Arkadan gelen kuşaklar ise atalarının dondurduğu bu
yorumları mutlak hak yorumlar olarak almış ve üzerinde düşünmenin ve konuşmanın
bile “dinden çıkmak” olacağı paradigması ile kuşaktan kuşağa aktarmışlardır. Bu
mutlaklaştırılmış yorumlar içlerindeki tüm tutarsızlıklar, Kuran’a, akla,
fıtrata, vicdana, yaşanan hayata taban tabana zıt olsa da binbir türlü laf
oyunları ve tevillerle örtbas edilmeye çalışılmıştır. Ancak kalplerdeki
sıkıntılar ve çelişkiler giderilememiştir. Hac suresi 52-55 ve Enam Suresi
112-116 arası ayetler yaşanıp gitmekte ve tüm insanlık bununla imtihan olmaya
devam etmektedir.
Tüm bunlardan sonra, Bakara suresinin 142-150. Ayetleri
arasında anlatılan nedir? KIBLE ne demektir? Yukarıda sayılan çelişkileri
içermeyen beyanı nasıl anlaşılmalıdır? Şimdi çalışmamızın detaylarına
geçebiliriz.
ÇALIŞMANIN METODU
Bu çalışmamızda izleyeceğimiz metot şu şekilde olacaktır:
1- Konunun, Kuran bütünlüğünde tarihi arka planının
incelenmesi,
2- Bakara suresinin 1-177. Ayetlerinin konu bütünlüğünün
analizi ve tarihi arka plan ile karşılaştırılması,
3- Konu içerisinde geçen temel kavramların Kuran
içerisindeki ve Arap dilindeki anlam analizleri,
4- Tüm bu bütünlük içerisinde 142-150. Ayetlerin meal anlam
denemesi.
TARİHİ ARKA PLAN
Muhammed peygambere vahiy indirildiği M.S. 7. Yüzyılın
başında, Hicaz bölgesi, kuzeyinde Roma imparatorluğu (Hristiyan) ile Pers
imparatorluğu (Mecusi), güneyinde Yemen Krallığı (Hristiyan, az sayıda Yahudi
ve müşrik) ile doğusunda Habeş Krallığı (Hristiyan) ile çevrilmiş
bulunmaktaydı.
Bölgenin başkenti MEKKE yani diğer adı ile Ümmül Kura
(Kentlerin Anası), diğer önemli şehirleri Yesrib (Medine), Taif, Cidde, Hayber
idi.
Mekkeliler, uzun yüzyıllardan beri ticaret ile uğraşmakta
olduklarından ve her yıl Mekke’de hac mevsimi kurulan fuarlarından dolayı bölge
çevresindeki tüm devletler, topluluklar ile yakın ilişki içerisinde idiler.
Mecusilik, Sabiilik, Hristiyanlık ve Yahudiliği oldukça yakinen bilmekteydiler.
Kendilerini, ataları İbrahim ve İsmail (selam onlara) peygamberlerin torunları,
onların Allah adına inşa ettikleri Kâbe’nin koruyucuları ve Kâbe’nin Rabbi olan
Allah’ın dinine mensup seçkin kulları olarak tanımlıyorlardı.
“Müşrik Araplar” olarak tanımlanan bu insanlar, Allah’ın,
tüm âlemlerin yaratıcısı, kendilerinin yaratıcısı, rızık vericisi olduğuna iman
ediyorlardı. (Ankebut 61,63; Zuhruf 9,87; Yunus 31 v.d.). Ahiret ve
yeniden dirilmeye inanmıyorlar ya da derin kuşku içerisinde bulunuyorlardı.
(Neml 66,67,68; Kehf 36; Kaf 15; v.d.)
Allah’ın kızları (haşa subhanAllah) olarak tanımladıkları
melekleri, Lat-Menat-Uzza gibi isimlerle isimlendirmişler ve bunların
kendilerini Allah’a yaklaştıracaklarına ve şefaatçileri, evliyaları olduklarına
inanıyorlar, dualarında ve diğer nusuklarında, Allah ile beraber onları da
anıyorlardı. (Necm 19-32; Saffat 150-159; Zümer 3; Yunus 18 v.d.)
Ataları İbrahim ve İsmail peygamberlerden beri (yaklaşık
2500 yıldır) tahrif ederek devam ettirdikleri ve içinde Allah ile beraber
melekleri ve putlaştırdıkları isimleri de andıkları Hac, Kurban, Namaz-Dua
nusuklarına devam ediyorlardı. (Enfal 35; Maun 4,5; Hac suresi, v.d.)
Allah’ın, İbrahim ve İsmail peygamberler ile indirdiği dine
(İslam), birçok ilave ve eksiltme yapmışlar, günahları meşrulaştırmışlar,
olmayan haramlar ihdas etmişler ve bunları atalarının “Allah’tan aldıkları
yetki ile” emrettiğini ve bunlara uyulması gerektiğini savunarak
yaşamaktaydılar. (Meryem 54,55; Maide 101; Enam suresi, v.d.)
Tüm bunlarla içinde bulundukları durumu, İbrahim dedelerinin
yolu dolayısı ile Allah’ın dini olarak kabul ediyor ve savunuyorlardı. Bu
konuda kendileri ile ihtilafa düşen ve kendilerini ÜMMİ (kitapsız)
isimlendirmesi ile aşağı gören Yahudi ve Hristiyanlarla (Al-i İmran 75) bir
“din rekabeti” üzerinde bulunuyorlardı.
Hicaz Arapları arasında, özellikle Yesrib (Medine)’de yoğun
olarak Yahudi kabileleri, Necran, Yemen bölgesinde Hristiyanlar, Yahya
peygamberin öğretisi üzerine yaşayan ve monoteist (tektanrıcı) Sabiiler ve çok
az sayıda Hanifler (Allah ile beraber başka hiçbir ilaha inanmayan, monoteist)
de yaşamaktaydı.
Edebiyatın şiir dalında tüm bölgelere yayılmış bir ünleri
vardı ve bu konuda otorite olarak kabul ediliyorlardı.
Tüm bu yaşam tarzlarını ve değerler sistemlerini – yani
dinlerini – bir KİMLİK ALTINDA TOPLAMIŞLARDI ve kendilerine KUREYŞ
dendiğinde bunları kastediyorlardı.
Kureyşlilik (Mekke Arapları), Kabe ve Hac dolayısı ile,
dini, siyasi, askeri ve ekonomik yönden Hicaz bölgesinin tüm Arapları arasında
oldukça güçlü bir aidiyeti yani kimliği temsil etmekteydi.
Çevrelerindeki toplumlarda ve hemen hemen tüm dünyada
neredeyse tek yönetim şekli olan Krallık sistemi yerine “Site Devleti
Demokrasisi” denebilecek bir idare sistemini benimsemişlerdi. Kureyş’i meydana
getiren aşiretlerden seçilmiş temsilcilerden oluşan Darün Nedve parlementosu ve
aralarında anlaştıkları iş bölümüne göre düzenlenmiş bir yönetim şekli ile
siyasetlerini yürütüyorlardı. (Detaylı bilgi için bkz. İslam Öncesi Mekke, Ankara
Okulu Yayınları, Dr. Yaşar ÇELİKOL)
Bu noktada, Mekkeli Kureyş’in psikolojik ve sosyolojik değer
yargılarını ifade eden ve neredeyse onlar için her şeyden daha önemli olan
aidiyetlerinin detaylarına değinmeliyiz. Kendi tanımlamalarına göre ana
başlıklar halinde sıralarsak:
a- Kureyş tüm Arapların efendisidir, insanların en
faziletlileridir,
b- Bir kişi için en önemli şey ailesi, aşireti ve
Kureyş’tir, bunlara ihanet eden emandan çıkar (güvenliği sığınağı kalmaz),
şerefini ve itibarını kaybeder,
c- Üstünlük ve şeref, malda, evlatlarda, sayılarda yani
maddi güçtedir,
d- Babaların ve Ataların yolu en doğru yoldur, onlardan
gelen inançlar, gelenekler ve adetler terk edilemez, bunları terk eden hor ve
zelil düşmüştür,
e- İntikam ve Kan davası kutsaldır, terk eden şerefini
kaybeder,
f- Her konuda aileye, aşirete ve Kureyş’e itaat şarttır.
Tüm bunlardan anlaşılmaktadır ki o dönemin Kureyş toplumunda
en önemli şey Kureyşlilik üst kimliğidir ve bir Kureyş mensubunun en büyük suçu
Kureyş üst kimliğini oluşturan bu değerlere ihanet etmesidir.
Son vahyin indiği dönemde tarihi arka plan bu şekildedir,
dönemin ve coğrafyanın hâkim kimlikleri ve kemikleşmiş bu değerler sisteminin
tam ortasında Muhammed peygamber aldığı vahyi okumaya başlamıştır. Okuduğu
ayetler o değerler sisteminin büyük kısmını ve bunların oluşturduğu kimlikleri,
aidiyetleri yerle bir etmekte ve tam tersi değerler vaaz etmekteydi. Bu OKUYUŞ,
büyük çoğunluğun hoşuna gitmeyecek hatta hayatlarındaki en önemli şeyi yani
atalarından devraldıkları “dinlerini” yani KUREYŞ YAŞAM TARZINI yani üzerinde
oldukları KİMLİKLERİNİ yok edecek bir tehdit içeriyordu.
Herkesin malumu olduğu üzere, bu okuyuşu önce ciddiye
almadılar, sonra mücadeleye giriştiler ve tam 13 yıl boyunca Muhammed
peygamberi ve ona iman edenleri tekrar “eski dinlerine” yani eski kimliklerine
döndürebilmek için inanılmaz bir çaba harcadılar. İşkenceler ettiler, boykot
uyguladılar, öldürdüler. Konu sadece kuru bir inanç meselesi ve bir takım
ibadet ritüelleri olsaydı, yüzyıllardır son derece müttefikçe yaşadıkları
Hristiyanlar, Yahudiler, Sabiiler hatta Hanifler gibi bu yeni inanç
mensuplarını da önemsemezlerdi. Demek ki konu, Kureyş’liler için çok daha
önemli, çok daha derin bir anlama sahipti hatta bunun da ötesinde bir
hayat-memat meselesiydi.
Hz. Peygamber ve müminler 13 yıl boyunca, “kendi
toplumlarının” yani düne kadar “biz” dediklerinin bu zulümlerine dayandılar ve
asla geri adım atmadılar ve sonunda Allah, onları barındıracak, eman altına
alacak ve kendi “BİZ”lerini oluşturabilecekleri yani kendi toplumlarını
kurabilecekleri yani kendi kimliklerini oluşturabilecekleri yani kendi YAŞAM
TARZLARINI oluşturabilecekleri bir yeri onlara verdi. Bu yeni yerin adı Yesrib
yani Medine idi.
Oraya hicret ettiler, mallarını, eşlerini, çocuklarını ve
anılarını ve sevdiklerini ve her şeylerini geride bıraktılar. Kavimleri onları
“vatandaşlıktan” çıkartmıştı ve artık onlar KUREYŞLİ değillerdi, o kimliği terk
etmişlerdi ve bu olay bir insan için hayatta karşılaşılabilecek en zorlu
durumlardan biriydi ve “Allah’ın kendilerine hidayet ettiklerinin dışındakiler
için çok büyük çok zor” bir başarıydı.
Olay tüm Hicaz bölgesinde ve çevre toplumlarda duyuldu. 13
senedir Kureyş’in bir iç işi olarak görülen mesele artık tüm bölgeyi ve tüm
kimlikleri ilgilendiren bir hadiseye dönüşmüştü. O günkü Arap anlayışına göre,
kavmi ile ters düşmek, kavmi tarafından kovulmak ya da kabilesini terk etmek,
onlarla tüm bağları koparmak “cehenneme düşmek” ile eş anlamlıydı ve eğer
Kureyş’i tanıyorlarsa bunu onların yanına bırakmayacaklarını biliyorlardı.
Medine’ye hicret eden az sayıdaki mümin, kendilerine
Kuran’ın dili ile Ensar (yardımcılar) denecek az sayıdaki mümin kardeşlerini
yanlarında buldular. Kureyş’in müttefikleri olan Medineli müşrikler ve bölgede
oldukça ciddi bir nüfusa sahip Yahudiler (dinlerine rağmen Arap asabiyetini ve
değerler sistemini damarlarında taşıyan Arap Yahudileri) derhal bu “yeni grubu”
sorgulamaya ve “yaptıkları büyük hatayı” kınamaya başlayacaklardı.
Bakara suresinin 1-177. Ayetlerinin konu bütünlüğünün
analizi ve tarihi arka plan ile karşılaştırılması
Kuran’da yer alan Bakara suresine baktığımızda genel olarak
iki ana bölümden oluştuğunu görüyoruz. Birinci bölüm 1-177. Ayetlerden oluşan
ve Âdem peygamber ile başlayan insanın yeryüzündeki imtihanın, İbrahim
peygamber ile birlikte Mezopotamya ve orta doğu bölgesindeki son 2500 yıllık
hikâyesini İsrailoğulları ümmeti üzerinden anlatır ve konuyu Muhammed
peygamberin yeni “ümmetun vaseten”i oluşturma görevi ile bitirir.
Bu bölüm, DİN-MİLLET-ÜMMET-KIBLE kavramlarının ve MİLLETE
İBRAHİM “kimliğinin” detaylı tanımlarını da içermektedir.
Bakara suresinin ikinci ana bölümü 178-286. Ayetlerden
oluşmakta ve bu bölümde yeni “ümmetun vaseten”in şeriatına dair ekonomik,
siyasi, ceza-medeni-borçlar hukuku gibi düzenlemeleri getiren ahkâm ayetleri
yer almaktadır.
Bakara suresinin birinci bölümünün Medine’deki ilk yılda
indiği hakkında çok kuvvetli bir görüş vardır ve zaten yaşananlar da bunu teyit
etmektedir. Bu bölümde KIBLE konusunun da içinde olduğu birinci bölümü
inceleyeceğiz.
Muhammed peygamber ve müminler Mekke’de tam 13 yıl boyunca
kendi kavimleri ile mücadele etmişlerdi. Medine’ye hicret edince iki yeni grup
ile karşılaştılar. Medineli Yahudi Arap kabileleri ve münafıklar.
Bakara suresi hemen girişinde 1-29. Ayetleri arasında,
insanların iman konusunda ana olarak üç gruba ayrıldığını ve bunların
özelliklerini anlatır:
a) Müminler
b) Kâfirler (ateistinden müşrikine kadar tüm kâfirler)
c) Münafıklar
Burada müminler ilk iki grubu çok iyi tanıdıkları halde
münafıklar denen grubu daha önce Mekke’de hiç tanımadıklarından dolayı en geniş
tanımlama ve açıklama (8-20. Ayetler arası) bunlar hakkında yapılmıştır.
Bu genel tasnif ve tanımlamanın arkasından Âdem kıssasının
bir bölümü anlatılır. (30-39. Ayetler arası) Adeta birazdan girilecek
İsrailoğullarının uzun kıssası öncesinde bir kere daha insanlığın Âdem’den beri
akıp giden bir süreç olduğu, imtihanın Âdem’den beri aynı şartlar altında devam
ettiği, tüm peygamberlerin tek din tebliğ ettikleri vurgulanmıştır. İnsanlığın
en büyük yanılgılarından birinin akıp giden bu tespihi kendilerine gelen
peygamberler ile kırıp, kendilerine inen vahiy ile dondurmalarının yani “din
faşistliği” yapmalarının ikazını yapmak amacı ile konunun en başında Âdem
peygamber ile buna bir kere daha vurgu yapılmıştır.
Hemen arkasından, 40-46. ayetlerde İsrailoğullarına direkt
hitap edilmiş, kulakları ve yürekleri birazdan anlatılacak kendi hikâyelerine
çağırılmıştır. Ve İsrailoğulları’nın detaylı hikâyesine geçilmiş ve 47-123.
Ayetler arasında kesintisiz olarak anlatılmıştır. Çok ilginç bir nokta olarak
bu bölüm aynı manada iki ayetle başlamakta ve bitmektedir.
Konunun başındaki 47-48. Ayetler ile sonundaki 122-123.
Ayetlerinin mealleri şu şekildedir:
“Ey İsrailoğulları, size verdiğim nimetimi yani sizi
insanlar üzerinde faziletli kıldığımı hatırlayın” Bakara 47
“Ve sakının o günden ki, hiç kimse bir başka kimse için
karşılık ödemez; hiç bir kimseden şefaat kabul edilmez, hiç bir kimseden fidye
alınmaz. Ve onlara yardım da edilmez.” Bakara 48
“Ey İsrailoğulları, size verdiğim nimetimi yani sizi
insanlar üzerinde faziletli kıldığımı hatırlayın” Bakara 122
“Ve sakının o günden ki, hiç kimse bir başka kimse için
karşılık ödemez; hiç bir kimseden fidye kabul edilmez, hiç bir şefaat fayda
sağlamaz. Ve onlara yardım da edilmez.” Bakara 48
İşte bu 47-123. Ayetler arasında, İsrailoğullarının,
içlerinden gönderilmiş Musa peygamber aracılığı ile Firavun’un zulmünden
kurtarılışları, köleleştirildikleri Mısır’dan çıkarılışları ve Yusuf
peygamberden sonra gelen Musa peygamber ile Vahyin kendilerine indirilerek, onu
insanlara tebliğ edecek (şahitlik edecek) topluluk olarak Allah tarafından
seçilmeleri anlatılmaktadır (ummetun vaseten). (Burada vahye muhatap olarak
insanlığa onu tebliğ edecek topluma ummetun vaseten – en faziletli topluluk
demenin ne demek olduğu iki kere açıklanmıştır. Kıble konusunun içindeki Bakara
143 ayeti de, Muhammed peygamberin topluluğuna bu sıfatın verilişini
anlatmaktadır.)
Daha sonra bu emanete hıyanet edişleri, ahitlerini
bozuşları, defalarca peygamber gönderilerek uyarılışları ve büyük çoğunluğunun
itaat etmeyip yalanlamaları ve bunun sonucunda asli görevlerini (imtihan ve
şahitlik) unutup, dünyaya dalıp aralarındaki rant ve iktidar savaşları ile
nasıl parçalandıkları anlatılmaktadır.
Ve en sonunda kendilerini son kez uyarmak, parçaladıkları,
tahrif ettikleri, yorumları ile değiştirdikleri Allah’ın Dinine dönmeleri için
gelen İsa peygamberi de yalanlamışlar ve canına kastetmişlerdir. Bütün bu uzun
süreç boyunca (yaklaşık 1300 yıl) içlerinden çok azının Allah’a teslim olmuş
yani O’nun indirdiklerine uygun bir hayat (İslam olmuş) yaşadıkları çoğunluğunun
ise fasık (yoldan çıkmış) oldukları anlatılır.
Tüm bu parçalanmalar ve tahrifler sonunda yaşadıkları
Allah’ın dinine uygun olmayan hayatları içselleştirdikleri, apaçık tahriflerine
ve günahlarına bir sürü mazeretler buldukları ve ne yaparlarsa yapsınlar
kendilerinin “Allah’ın seçkin topluluğu” olduklarından dolayı cehennemde az bir
süre kalıp cennete gireceklerini iddia ettikleri yine bu bölümde
anlatılmaktadır.
Benzer şekilde İsa peygamberin tebliğ ettiği Allah’ın dinine
ve İsa peygambere tabi olduklarını söyleyen Pavlusçu (teslisçi) Hristiyanlar da
İsrailoğulları’nın tutturdukları yoldan gitmişlerdir.
Allah, Âdem’den beri tüm peygamberler ile aynı tek dini
gönderdiğini bu dinin başka bir benzerinin olmadığını söylese de onlar,
kendilerini Yahudiyiz, Hristiyan’ız diye isimlerle isimlendirmişler ve Allah’ın
dinini parçalamışlardır. Bununla da yetinmeyip kendi aralarında da ihtilaflara
düşmüşler başka alt kimlikler (mezhepler, cemaatler, ekoller) oluşturmuşlar ve
kendilerini bunlarla isimlendirmeye devam etmişlerdir.
İsa peygamberin risaletinden yaklaşık 600 yıl sonra Muhammed
peygamber vahyi okumaya başladığında, Yahudiyiz ve Hristiyan’ız diyenler kendi
aralarında amansız bir rekabete ve yalanlamaya düşmüşler olarak, kendilerinin
Hak yolda yani İBRAHİM’İN YOLUNDA olduklarını söyleyerek ve asla kendilerinden
başkasının doğru yolda olamayacağını belirterek ama birbirlerini de yererek bu
iddialarını devam ettirmekteydiler. Dinlerini dünyevi çıkarlarına alet eden,
imtihan olduklarını unutan ve ne yaparsak yapalım biz cennetteyiz diyenlerin
düştükleri acınası durumlar.
Dediler ki: “Yahudi veya Hristiyan olmayan hiç kimse kesin
olarak cennete giremez.” Bu, onların kendi kuruntularıdır. De ki: “Eğer doğru
sözlüyseniz, kesin kanıtınızı (burhan) getirin.” Bakara 111
Hayır! Kim samimi olarak benliğini Allah’a teslim ederse,
işte onun Rabbi katında mükâfatı vardır. Onlara bir korku yoktur ve onlar
mahzun da olmayacaklardır. Bakara 112
Yahudiler dediler ki: “Hristiyanlar bir şey üzere
değillerdir”; Hristiyanlar da: “Yahudiler bir şey üzere değillerdir” dediler.
Oysa onlar, Kitabı okuyorlar. Bilmeyenler de, onların söylediklerinin benzerini
söylemişlerdi. Artık Allah, kıyamet günü anlaşmazlığa düştükleri şeyde
aralarında hüküm verecektir. Bakara 113
İşte kendi aralarında bu rekabet üzere kavga eden Yahudiler
kendi kimliklerinin bir sembolü-şiarı olarak “Biz yüzümüzü Süleyman’ın Mabedine
(Kudüs) döndük derler ve mescitlerini (sinagog) o yöne doğru yaparlardı.
Hristiyanlar ise kendi mescitlerini (kilise) aynı sembol-şiar olarak Doğu
yönüne dönük yaparlardı. (Cebrail’in doğu yönüne çekilen Meryem’e bu taraftan
geldiği için), ve bu sembolizmi kendilerinin ait olduğu topluluğu, yaşam
tarzını yani dini belirtmek için kullanırlardı. Konunun devamında 114. Ve 115.
Ayette çok net şekilde buna vurgu yapılmakta ve kendilerini bu yön sembolleri
yani sadece aidiyetler ile temize çıkmışlar addetmeleri eleştirilmektedir.
Allah’ın mescitlerinde O’nun isminin anılmasını engelleyen
ve bunların yıkılmasına çaba harcayandan daha zalim kim olabilir? Onların
içlerine korkarak girmekten başkası değildir. Onlar için dünyada bir
aşağılanma, ahirette büyük bir azap vardır. Bakara 114
Doğu da Allah’ındır, batı da. Her nereye dönerseniz Allah’ın
yüzü (vech) orasıdır. Şüphesiz ki Allah, her şeyi kuşatandır, her şeyi
bilendir. Bakara 115
Tüm bu anlatım ve bilgilendirmelerden sonra 119 ve 120.
Ayette şöyle denmektedir.
Şüphesiz biz seni bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak, hak ile
gönderdik. Sen cehennemin halkından sorumlu tutulmayacaksın. Bakara 119
Sen onların dinine uymadıkça, Yahudi ve Hristiyanlar senden
kesinlikle hoşnut olacak değillerdir. De ki: “Şüphesiz doğru yol, Allah’ın
(gösterdiği) yoludur.” Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (arzu
ve tutku)larına uyacak olursan, senin için Allah’tan ne bir dost vardır, ne de
bir yardımcı. Bakara 120 (Konu içerisindeki Bakara 145 ayetinde “onların
kıblelerine uyacak değilsin” olarak aynı manada verilen bölümün açıklaması işte
bu ayettir ve net olarak görülmektedir ki o ayette KIBLE denilen kavram MİLLET
ile eş anlamlıdır)
120. ayette “dinine” şeklinde meal verilen orijinal kelime “
millete hum” dur. Yani “onların milleti”.
Din kelimesinin tesniyesi “dineyn” (iki din), çoğulu ise
“edyan” (üç ve daha fazla dinler) kelimesidir ve bu iki kelime Kuran’da hiç
geçmez. Çünkü yeryüzünde tek din vardır, diğer tüm “dinler” o dinin tebliğinden
sonra insanlar tarafından tahrif edilerek aslından uzaklaştırılmış
türevleridir. (Konunun detayı http://www.temizfikir.com sitesindeki
“İSLAM ve DİĞERLERİ” adlı çalışmadan okunabilir)
Bu ayetteki ifadenin bir benzeri de Nisa 171 ve Maide 77
ayetlerinde Kitap Ehline “diniküm” şeklinde gelmektedir yani “dininiz”.
Burada DİN kelimesi ile MİLLET kelimesi arasındaki ilişki,
değerli mütefekkir ve yazar Ahmet BAYDAR’ın Din ve Dua isimli eserinde çarpıcı
tespitiyle ortaya koyduğu ve iki kelimenin kök anlamlarının (deyn ve imlal)
Bakara suresi 282. Ayette üç kez tekrarlanması ile gösterdiği anlam
ilişkisidir. DEYN borç İMLAL üzerindeki o borcu ödemek demektir ki MİLLET’de
DİN’in kişilerce ya da toplumlarca UYGULANMA BİÇİMİDİR.
İşte tek din olan İslam’ın hak uygulama biçimi MİLLETE
İBRAHİM olarak verilmekte ve üçü de kökte aynı din olan İslam’dan türetilmiş
milletler olan Mekke Milleti, Yahudi Milleti ve Hristiyan Milleti kendilerinin
İbrahim Milleti oldukları savaşına girişmişlerdir. Bu mananın perçinlendiği
Hacc suresinin 78. Ayetinin orijinal metninin Latin harfleri ile yazılımı ve
meali aşağıdaki gibidir:
“Ve cahidu fillahi hakka cihadih, huvectebukum ve ma ceale
aleykum fid dini min harac, millete ebikum ibrahim, huve semmakumul muslimine
min kablu ve fi haza li yekuner rasulu şehiden aleykum ve tekunu şuhedae alen
nas, fe ekîmus salate ve atuz zekate va’tesimu billah, huve mevlakum, fe ni’mel
mevla ve ni’men nesîr.”
“Allah adına gerektiği gibi çaba gösterin. O, sizleri seçmiş
ve DİN konusunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim’in Milleti. O
(Allah) bundan daha önce de, bunda da sizi teslim olanlar olarak isimlendirdi;
elçi sizin üzerinize şahit olsun, siz de insanlar üzerine şahitler olasınız
diye. Öyleyse, dini hayata hâkim kılın ve arınmışlığa ulaşın ve Allah’a
sarılın, sizin Mevlanız O’dur. İşte, ne güzel sığınılacak ve ne güzel
yardımcı.”
Bu ayet Kıble konusunun adeta detaylı açıklamasını
yapmaktadır ve daha detaylı müteşabihi (benzeri), konunun sonunda Bakara 177.
Ayette gelecektir.
İşte tam bu noktada, Bakara suresinde İsrailoğulları’nın
hikâyesinin bittiği yerde söz İbrahim peygambere getirilmekte ve 124-134.
Ayetler arasında İbrahim ve İsmail’in Beyt’i (yani Kâbe’yi yani İslam’ı)
Mescidil Haram’da (Mekke) tekrar bina edip ayağa kaldırışları, Allah’a teslim
oluşları ve artlarından gelecekler için duaları yer alır.
Din’in ilkelerinin ve mensuplarının adının, Âdem
peygamberden Muhammed peygambere kadar hiç değişmediği, İbrahim ve onun
soyundan gelenlerin Mezopotamya bölgesinde yaptıklarının sadece uzun yıllardan
sonra bozulmuş din’i düzelterek, yeniden orijinal hali ile tebliğ ettikleri ve
bunu oğullarına emrettikleri konusu bu bölümde şu sarsıcı ifadelerle anlatılır:
Kendi nefsini aşağılık kılandan başka, İbrahim’in
Milletinden kim yüz çevirir? Andolsun, biz onu dünyada seçtik, gerçekten
ahirette de O salihlerdendir. Bakara 130
Rabbi ona: “Teslim ol” dediğinde (O:) “Âlemlerin Rabbine
teslim oldum” demişti. Bakara 131
İbrahim bunu, oğullarına vasiyet etti, Yakup da: “Oğullarım,
şüphesiz Allah sizlere bu dini seçti, siz de ancak teslim olmuşlar olarak can
verin” Bakara 132
Yoksa siz, Yakub’un ölüm anında, orada şahitler miydiniz? O,
oğullarına: “Benden sonra kime kulluk edeceksiniz?” dediğinde, onlar: “Senin
İlahına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın İlahı olan tek bir ilaha kulluk
edeceğiz; bizler ona teslim olduk” demişlerdi. Bakara 133
İşte bunlar bir ümmetti, gelip geçtiler. Kazandıkları
kendilerinindir. Sizin kazandıklarınız da sizin olacaktır. Siz onların yapıp
ettiklerinden sorguya çekilmeyeceksiniz. Bakara 134
Bütün bu apaçık gerçekliğe rağmen yeni inen vahyin de aynı
çağrısına kulak tıkayan ve üzerinde oldukları Yahudi ve Hristiyan
kimliklerinden vazgeçmeyen bu grupların, Allah’ın dinini parçalayıp, tahrif
edip heva ve heveslerinden uydurdukları yaşam tarzlarına (Milletlerine) inatla
sahip çıkmaları ve teslim olmamaları üstüne üstlük Muhammed peygamber ve
müminleri de bu kimliklere çağırmaları ve Vahyin onlara verdiği muhteşem cevap
ile devam ediyor:
Dediler ki: “Yahudi veya Hristiyan olun ki hidayete
eresiniz.” De ki: “Hayır, Hanif olan İbrahim’in Milleti; O müşriklerden
değildi.” Bakara 135
Deyin ki: “Biz Allah’a; bize indirilene, İbrahim, İsmail,
İshak, Yakub ve torunlarına indirilene, Musa ve İsa’ya verilen ile
peygamberlere Rabbinden verilene iman ettik. Onlardan hiç birini diğerinden
ayırt etmeyiz ve biz O’na teslim olmuşlarız.” Bakara 136
Şayet onlar da, sizin inandığınız gibi inanırlarsa, kuşkusuz
hidayete ermiş olurlar; yok eğer yüz çevirirlerse, onlar elbette bir
parçalanmışlık içindedirler. Sana onlara karşı Allah yeter. O, işitendir,
bilendir. Bakara 137
Allah’ın boyası… Allah’tan daha güzel boyası olan kimdir?
Biz, O’na kulluk edenleriz. Bakara 138
De ki: “O bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz iken, bizimle
Allah hakkında tartışmalara mı giriyorsunuz? Bizim amellerimiz bizim, sizin de
amelleriniz sizindir. Biz, O’na gönülden bağlanmış olanlarız.” Bakara 139
Ve kimlik konusunda nihai hükmü bildiriyor:
Yoksa siz, gerçekten İbrahim’in, İsmail’in, İshak’ın,
Yakub’un ve torunlarının Yahudi veya Hristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De
ki: “Siz mi daha iyi biliyorsunuz, yoksa Allah mı? Allah’tan kendisinde olan
bir şahitliği gizleyenden daha zalim olan kimdir? Allah, yaptıklarınızdan gafil
değildir.” Bakara 140
Bu konunun müteşabihi (benzeri), Al-i İmran suresi 64-71
arası ayetlerde anlatılmakta ve aynı şekilde açıklanmaktadır.
Görüldüğü üzere, KIBLE konusunun işlendiği Bakara suresi
142-150. Ayetler öncesi konu tüm yönleri ile açıklanmış ve Mekkeli müşrikler,
Yahudiler ve Hristiyanların “din rekabeti ve tartışmalarında” kendilerini
Millete İbrahim olarak yani Allah’ın dosdoğru yolunun temsilcileri olarak lanse
ettikleri ve bunun bir üstünlük çabası yani KİMLİK SAVAŞI olduğu çok açıktır.
Kendi kavimlerinin kimliğini terk etmiş, Medine’ye gelmiş
Muhammed peygamber ve müminleri kendilerine “siz hangi din üzeresiniz yani
hangi kıble üzeresiniz” sorularına muhatap olmuşlardır. Sonuçta o ana dek
söyledikleri “Atalarımızın dinini terk ettik, Yahudi de değiliz, Hristiyan da
değiliz” idi. Bu cevap karşısında Ehli Kitap “ bu ne biçim bir Millet,
hani sizin nusuklarınız, menasikiniz, şeriatınız, hukukunuz” tepkisini
vermişlerdir. “Mademki atalarınızın dinini terk ettiniz, o halde Yahudi ya da
Hristiyan kimliği ile kimlikleniniz ki hidayete etmiş olasınız ve Millete
İbrahim’e dâhil olasınız” tekliflerini de eklemişlerdir.
İşte bu ortamın içinde Muhammed peygamber kendisinin ve
müminlerinin, nasıl bir topluluk oluşturacaklarını, bu sıkıştırmalara karşı ne
cevap vereceklerini, kendi toplumlarını kurmak için gerekli olan şeriat, hukuk,
nusuklar gibi konuların ne olacağını merakla beklemekte ve benliğini gökte
gezdirmektedir yani tüm kalbi ile dua etmekte, kendisini ve müminleri Medine’ye
getiren Rabbinden bu konudaki emirleri yani Vahyi beklemektedir.
Bu konudaki Vahiy çok geçmeden gelecek ve Allah bu
beklentideki Muhammed peygamber ve müminlere KIBLE’lerini gösterecek, onların
topluluğunun (ümmetinin) sıfatını belirleyecek ve nimetini tamamlayarak tüm
insanlara tebliğ ve şahitliğini yapacakları Millete İbrahimi son kez bu
topluluk eli ile insanlığa ulaştıracaktır.
Bakara suresinin ilk bölümünün konu bütünlüğü ve tarihi arka
plan ile uyumu bu şekilde anlaşılmalıdır.
Şimdi Kıble ayetleri içinde geçen temel kavramların Kuran
içinde ve Arap dilindeki anlamları çalışmasına geçebiliriz.
Konu içerisinde geçen temel kavramların Kuran içerisindeki
ve Arap dilindeki anlam analizleri
KIBLE
Kaf Ba Lam قبل
ÖNCE, Mekânda, Zamanda, Mertebede, Sıralamada ÖNCELİK,
KABUL ETMEK,
BİR ARAYA GELMİŞ BİRBİRLERİNİ KABUL EDEN TOPLULUK (Kabile –
Hucurat 13)
YÜZYÜZE KARŞI KARŞIYA GELME (Mukabele – Vakıa 16, Hicr 47)
ÖN YÜZ, ÖN YÖN, ÖN TARAF (Yusuf’un gömleği ÖN TARAFINDAN
yırtıldı – Yusuf 26)
Tarafların ya bizzat, ya da ilgi, ihtimam gösterme veya
huzursuzluk endişe duyma noktasında, niyeti, amacı azmi bir şeye yöneltme
noktasında ve sevme, muhabbet besleme noktasında yönlerini birbirlerine
çevirmeleri (Rağıp, El-Müfredat Kaf-Ba-Lam maddesi)
Araplar konuşmalarında “Onun sığınacak bir yeri (Kıblesi)
yoktur” manasında kullanmışlardır, şair de şöyle demiştir “ Senin sığınağını
bir durak ve sığındığım her yerde orayı Kıble edindim”. Ayrıca bir Arap
deyiminde “Falanca, falancaya olan sevgisinden dolayı Kıblesini değiştirdi”
olarak kullanılmıştır. (Razi, Tefsirül Kebir)
Tüm bu bütünlükte, Bakara 140-177 arasında Kuran,
VECH-MİLLET-DİN- bağlamında TUTULMUŞ YÖN, TERCİH EDİLMİŞ KİMLİK, Kabul edilmiş
ÜST AİDİYET, Kabul edilmiş ÜST KİMLİK yani HAYAT NİZAMI EDİNİLEN YOL yani
MİLLET’İN İSMİ manasında kullanmıştır.
Mısır’da Firavun’un zulmü altında yaşayan İsrailoğullarına
peygamber olarak gönderilen Musa ve Harun peygamberlere Kuran’da bildirilen şu
ayet işte Kıble’nin tam da bu manasını net bir şekilde açıklamaktadır:
Ve evhayna ila musa ve ehihi en tebevvea likavmikuma bi
misra buyutev vec’alu buyutekum kibleten ve ekîmus salah, ve beşşiril mu’minîn.
Musa ve kardeşine vahyettik: “Mısır’da kavminiz için evler
hazırlayın, evlerinizi KIBLE (sığınak-üst kimlik) edinin ve o-VAHYİ hayatınıza
hâkim kılın. Müminleri de müjdele.” Yunus 87
Musa peygamberin Mısır’da olduğu yıllarda ortada ne Kudüs
vardı ne de Süleyman mabedi. Dolayısı ile “kendisine namazda dönülecek” bir
yerden değil, o zalim Firavun düzeninde, Musa peygamberin vahyine tabi
olunacak, yeni ümmetin temellerinin atılacağı aidiyetin kurulacağı yani yeni
kimliğin edinileceği mekân işte o evler olacaktır. Bu ayet KIBLE kelimesinin
net açıklamasının yapıldığı ayettir.
VECH
Vav Cim He وجه
YÜZ, CEPHE, YÜZEY, KADRAN, TURA (PARA), GÖRÜNTÜ,
CİHET, YÖN, NİYET, İLKE, YÖNTEM, NEDEN, ANLAM, GÖRÜŞ, YAKLAŞIM,
EVRE (AY), APAÇIK GÖRÜNECEK ŞEKİLDE
İnsan veya insan toplulukları için kullanıldığında tüm
insanlığın bildiği ve kullandığı “YÜZ” meteforuyla da birleşerek o kişinin ya
da toplumun tüm BENLİĞİ, KARAKTERİ, KİŞİLİĞİ anlamını kapsar.
YÜZÜMÜ (… – YA) DÖNDÜRDÜM deyimi, geçmişte ve günümüzde
hemen hemen tüm toplumlarda BEN O ŞEYİ KENDİ KİMLİĞİM, ANLAMIM, TARAFIM,
AİDİYETİM, GÖRÜŞÜM, YÖNTEMİM, DEĞERLER SİSTEMİM EDİNDİM demektir. (ÖRN.
İngilizcede “I SET MY FACE TO ISLAM” derseniz aynı şey anlaşılır)
Kuran’da VECHULLAH = Allah’ın Yüzü şeklinde kullanılarak
aynı mecazi anlam da kullanıldığı, yani Allah’ın insanlara bakan yönü olan
Allah’ın değerler sistemini ifade ettiği çok açıktır.
Kuran’da bir kişi için hepsinin cem olarak kullanıldığı ayet
ENÂM 79:
اِنّٖى وَجَّهْتُ وَجْهِىَ لِلَّذٖى فَطَرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ
حَنٖيفًا وَمَا اَنَا
مِنَ الْمُشْرِكٖينَ
İnni veccehtu vechiye lillezi fetaras semavati vel erda
hanifev ve ma ene minel muşrikîn.
ŞÜPHESİZ Kİ BEN TÜM BENLİĞİMİ BİR HANİF OLARAK GÖKLERİ VE
YERİ YARATANA YÖNELTTİM VE BEN MÜŞRİKLERDEN DEĞİLİM.
Bu ayetten de çok açık şekilde anlaşıldığı gibi, insanın
yüzünü Allah’a yöneltmesi, dönmesi demek KENDİSİNİ, TÜM BENLİĞİNİ O’NUN
DEĞERLER SİSTEMİNE yani DİNİNE TESLİM ETMESİ, hayatını Allah’a teslim olmuş
(İslam) şekilde yaşamasını ifade eder. Yoksa coğrafi yön olarak insan suratını
Allah’a çeviremez, Allah mekândan münezzehtir.
VASAT
Vav Sin Tı وس طً
ORTA, ORTALAMA
Bir şeyin ifrat ve tefritten uzak orta, adaletli, dengeli,
faziletli hali,
Ummetun Vasatun = Faziletli Topluluk
Kuran’da Vahyin taşıyıcılığını üstlenen topluluklar için
Bakara 47 ve 122. Ayetlerde FAZİLETLİ KILINAN TOPLULUK manasında kullanıldığı
açıklanmıştır. Muhammed peygambere tabi olanların topluluğu olarak insanlar
için çıkarılmış faziletli-hayırlı bir topluluk demek olduğu ayrıca Al-i İmran
110. Ayette de açıklanmıştır.
ŞATRA
Şin Tı Ra ش ط ر
Bir şeyi tam ortasından kesmek, tam ikiye bölmek,
Bir şeyin yarısı, tam ortası, göbeği
Kuran’da sadece Kıble konusunun geçtiği bölümde 144,149
ve150. Ayetlerde
ŞATREL MESCİDİL HARAM شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ
şeklinde kullanılmıştır
Yüzünü Mescidil Haram’ın TAM ORTASI’NA DÖNMEK yani MEKKE’NİN
TAM ORTASI sembolü ile İbrahim’in ve İsmail’in yükselttiği BEYT şiarında
İSLAM’I HAYATININ BENLİĞİNİN TAM ORTASINA YERLEŞTİRMEK ve nerede olursa olsun
Allah’a tam teslim olmuş bir hal üzere yaşamak manasında kullanılmıştır.
BAKARA 142-150 AYETLERİNİN MEAL ANLAM DENEMESİ
Bakara 142
سَيَقُولُ السُّفَهَاءُ مِنَ النَّاسِ مَا وَلّٰيهُمْ عَنْ قِبْلَتِهِمُ
الَّتٖى كَانُوا عَلَيْهَا
قُلْ لِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ يَهْدٖى مَنْ يَشَاءُ اِلٰى
صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ
Se yekulus sufehau minen nasi ma vellahum an
kibletihimulleti kanu aleyha, kul lillahil meşriku vel mağrib, yehdi mey yeşau
ila siratim mustekîm.
SE
|
++++++++++++++++++++
|
YAKINDA
|
YEKULU
|
++++++++++++++++++++
|
DERLER
|
SUFEHAU
|
++++++++++++++++++++
|
DÜŞÜK KARAKTERLİ
|
MINEN NASİ
|
++++++++++++++++++++
|
İNSANLARDAN
|
MA VELLA-HUM
|
++++++++++++++++++++
|
NEYDİ ONLARI ÇEVİREN
|
AN KIBLETI-HİM ULLETİ
|
++++++++++++++++++++
|
KABUL ETTİKLERİ KİMLİKLERİNDEN Kİ O
|
KANU ALEYHA
|
++++++++++++++++++++
|
ÜZERİNDE OLDUKLARI
|
KUL
|
++++++++++++++++++++
|
DE Kİ
|
LİLLAHİ
|
++++++++++++++++++++
|
ALLAH’A AİTTİR, ALLAH’INDIR
|
MEŞRİKU VEL MAĞRİB
|
++++++++++++++++++++
|
DOĞU VE BATI
|
YEHDİ
|
++++++++++++++++++++
|
HİDAYET EDER
|
MEN YEŞAU
|
++++++++++++++++++++
|
KİMİ DİLERSE
|
İLA SIRATİL MÜSTEKİM
|
++++++++++++++++++++
|
DOSDOĞRU YOLA
|
YAKINDA İNSANLARDAN DÜŞÜK KARAKTERLİLER DİYECEKLER Kİ,
ONLARI ÜZERİNDE OLDUKLARI KABUL ETTİKLERİ ÖNCEKİ KİMLİKLERİNDEN
(AİDİYETLERİNDEN) ÇEVİREN (ATLARININ DİNİNİ VE YURTLARINI TERK ETTİRİP BURALARA
GETİREN) NEDİR? DE Kİ: DOĞU DA BATI DA ALLAH’A AİTTİR, O KİMİ DİLERSE DOSDORU
YOLA HİDAYET EDER.
Bakara 143
وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ اُمَّةً وَسَطًا لِتَكُونُوا شُهَدَاءَ
عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ
الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهٖيدًا وَمَا جَعَلْنَا الْقِبْلَةَ الَّتٖى
كُنْتَ عَلَيْهَا اِلَّا
لِنَعْلَمَ مَنْ يَتَّبِعُ الرَّسُولَ مِمَّنْ يَنْقَلِبُ عَلٰى
عَقِبَيْهِ وَاِنْ كَانَتْ
لَكَبٖيرَةً اِلَّا عَلَى الَّذٖينَ هَدَى اللّٰهُ وَمَا كَانَ
اللّٰهُ لِيُضٖيعَ اٖيمَانَكُمْ اِنَّ
اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُفٌ رَحٖيمٌ
Ve kezalike cealnakum ummetev vesetal li tekunu şuhedae alen
nasi ve yekuner rasulu aleykum şehida, ve ma cealnel kibletelleti kunte aleyha
illa li na’leme mey yettebiur rasule mimmey yenkalibu ala akibeyh, ve in kanet
le kebiraten illa alellezine hedellah, ve ma kanellahu li yudi’a imanekum,
innellahe bin nasi le raufur rahîm.
VE KE ZALİKE
|
++++++++++++++++++++
|
VE BÖYLECE
|
CELANAKUM
|
++++++++++++++++++++
|
SİZİ KILDIK
|
UMMETEN VESETEN
|
++++++++++++++++++++
|
FAZİLETLİ TOPLULUK
|
Lİ TEKUNU
|
++++++++++++++++++++
|
OLMANIZ İÇİN
|
ŞUHEDAE
|
++++++++++++++++++++
|
ŞAHİTLER
|
ALEN NASİ
|
++++++++++++++++++++
|
İNSANLARIN ÜZERİNE
|
VE YEKUNE
|
++++++++++++++++++++
|
VE OLSUN
|
ER RASULU
|
++++++++++++++++++++
|
O RASUL
|
ALEYKUM ŞEHİDA
|
++++++++++++++++++++
|
SİZİN ÜZERİNİZE ŞAHİT
|
VE MA CAELNA (ILLA)
|
++++++++++++++++++++
|
VE KILDIK
|
KIBLETE LLETI
|
++++++++++++++++++++
|
O KİMLİĞE
|
KUNTE ALEYHA
|
++++++++++++++++++++
|
ÜZERİNDE OLDUĞUN
|
İLLA
|
++++++++++++++++++++
|
ANCAK
|
Lİ NA’LAME
|
++++++++++++++++++++
|
BİLMEMİZ İÇİN
|
MEN
|
++++++++++++++++++++
|
KİM
|
YETTEBİ
|
++++++++++++++++++++
|
TABİ OLACAK
|
ER RASULE
|
++++++++++++++++++++
|
O RESULE
|
MİM MEN
|
++++++++++++++++++++
|
KİMLER
|
YENKALİBU
|
++++++++++++++++++++
|
DÖNECEK
|
ALA AKİBEYHİ
|
++++++++++++++++++++
|
TOPUKLARI ÜZERİNDE
|
VE İN KANET
|
++++++++++++++++++++
|
ŞÜPHESİZ BU OLAN
|
LE KEBİRATEN
|
++++++++++++++++++++
|
ÇOK BÜYÜK
|
İLLA
|
++++++++++++++++++++
|
MÜSTESNA
|
ALELLEZİNE
|
++++++++++++++++++++
|
ONLARDIRKİ
|
HEDEALLAH
|
++++++++++++++++++++
|
ALLAH’IN HİDAYET ETTİKLERİ
|
VE MA KANE
|
++++++++++++++++++++
|
VE OLMAYACAKTIR
|
ALLAHU
|
++++++++++++++++++++
|
ALLAH
|
Lİ YUDİA İMANEKUM
|
++++++++++++++++++++
|
SİZİN İMANINIZI ZAYİ ETSİN
|
İNNALLAHE
|
++++++++++++++++++++
|
ŞÜPHESİZ Kİ ALLAH
|
BİN NASİ
|
++++++++++++++++++++
|
İNSANLAR İÇİN
|
LE RAUF UR RAHİM
|
++++++++++++++++++++
|
ÇOK ŞEFKATLİ VE MERHAMETLİDİR
|
VE BÖYLECE SİZİ FAZİLETLİ TOPLULUK KILDIK Kİ İNSANLAR
ÜZERİNE ŞAHİT OLMANIZ İÇİN VE O RESUL DE SİZİN ÜZERİNİZE ŞAHİT OLSUN.
ANCAK, KİMLERİN TOPUKLARI ÜZERİNDE DÖNECEĞİ, KİMİN RESULE
TABİ OLACAĞINI BİLMEMİZ İÇİN ÜZERİNDE OLDUĞUN O KİMLİĞİ (MEDİNEYE HİCRET, YENİ
FAZİLETLİ TOPLULUK, YENİ AİDİYET)KILDIK.
ALLAH’IN HİDAYET ETTİKLERİ O KİŞİLER MÜSTESNA BU ÇOK
BÜYÜKTÜ.
ŞÜPHESİZ ALLAH SİZİN İMANLARINIZI ZAYİ ETMEYECEKTİR.
ŞÜPHESİZ ALLAH İNSANLAR İÇİN ÇOK ŞEFKATLİ VE MERHAMETLİDİR.
Bakara 144
قَدْ نَرٰى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِى السَّمَاءِ فَلَنُوَلِّيَنَّكَ
قِبْلَةً تَرْضٰيهَا فَوَلِّ
وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ
فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ
شَطْرَهُ وَاِنَّ الَّذٖينَ اُوتُوا الْكِتَابَ لَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ
الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ وَمَا
اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ
Kad nera tekallube vechike fis sema, fe lenuvelliyenneke
kibleten terdaha, fevelli vecheke şatral mescidil haram, ve haysu ma kuntum
fevellu vucuhekum şatrah, ve innellezine utul kitabe le ya’lemune ennehul hakku
mir rabbihim, ve mallahu bi ğafilin amma ya’melûn.
KAD
|
++++++++++++++++++++
|
KESİNLİKLE
|
NERÂ
|
++++++++++++++++++++
|
GÖRÜYORUZ
|
TEKALLUBE
|
++++++++++++++++++++
|
DÖNÜP DURDUĞUNU
|
VECHİKE
|
++++++++++++++++++++
|
TÜM BENLİĞİNLE
|
Fİ ES SEMA
|
++++++++++++++++++++
|
GÖKTE
|
FE LE NUVELLİYE
|
++++++++++++++++++++
|
MUHAKKAK ÇEVİRİYORUZ
|
ENNEKE
|
++++++++++++++++++++
|
SENİ
|
KIBLETEN TERDAHA
|
++++++++++++++++++++
|
RAZI OLUNACAK KİMLİĞE
|
FE VELLİ
|
++++++++++++++++++++
|
ÖYLEYSE ÇEVİR
|
VECHEKE
|
++++++++++++++++++++
|
TÜM BENLİĞİNİ
|
ŞATRA
|
++++++++++++++++++++
|
TAM ORTASINA
|
EL MESCİDİL HARAM
|
++++++++++++++++++++
|
MESCİD İL HARAM
|
VE HAYSU MA KUNTUM
|
++++++++++++++++++++
|
NEREDE OLURSANIZ
|
FEVELLU
|
++++++++++++++++++++
|
ÇEVİRİN ÖYLEYSE
|
VUCUHEKUM
|
++++++++++++++++++++
|
TÜM BENLİKLERİNİZİ
|
ŞATRAHU
|
++++++++++++++++++++
|
ONUN TAM ORTASINA
|
VE İNNELLEZİNE
|
++++++++++++++++++++
|
VE ONLAR
|
UTUL KİTABE
|
++++++++++++++++++++
|
KİTAP VERİLMİŞ
|
LE YALEMUNE
|
++++++++++++++++++++
|
ÇOK İYİ BİLİRLER
|
ENNEHUL HAKK
|
++++++++++++++++++++
|
ONUN ŞÜPHESİZ HAKK OLDUĞUNU
|
MİR RABBİHİM
|
++++++++++++++++++++
|
RABLERİNDEN
|
VE MA
|
++++++++++++++++++++
|
VE DEĞİLDİR
|
ALLAHU
|
++++++++++++++++++++
|
ALLAH
|
Bİ GAFİLİN
|
++++++++++++++++++++
|
HABERSİZ
|
AMMA YAMELUN
|
++++++++++++++++++++
|
NE İŞLİYORLARSA
|
SENİN TÜM BENLİĞİNLE GÖKTE DÖNÜP DURDUĞUNU GÖRÜYORUZ VE
MUHAKKAK SENİ RAZI OLUNACAK KİMLİĞE ÇEVİRİYORUZ.
ÇEVİR ÖYLEYSE TÜM BENLİĞİNİ MESCİDİL HARAMIN (İSLAM’IN)TAM
ORTASINA VE SİZ DE NEREDE OLURSANIZ ÇEVİRİN TÜM BENLİKLERİNİZİ ONUN TAM
ORTASINA.
KENDİLERİNE KİTAP VERİLMİŞ OLANLAR ONUN (VAHYİN,
İSLAMIN)ŞÜPHESİZ RABLERİNDEN BİR HAK OLDUĞUNU ÇOK İYİ BİLİRLER VE ALLAH ONLARIN
İŞLEDİKLERİNDEN HABERSİZ DEĞİLDİR.
Enam suresi 114. ayette Ehli Kitabın “neyi hak olarak
bildikleri” açıkça belirtilmiştir.
Bakara 145
وَلَئِنْ اَتَيْتَ الَّذٖينَ اُوتُوا الْكِتَابَ بِكُلِّ اٰيَةٍ
مَا تَبِعُوا قِبْلَتَكَ وَمَا
اَنْتَ بِتَابِعٍ قِبْلَتَهُمْ وَمَا بَعْضُهُمْ بِتَابِعٍ قِبْلَةَ
بَعْضٍ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ
اَهْوَاءَهُمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ اِنَّكَ
اِذًا لَمِنَ الظَّالِمٖينَ
Ve le in eteytellezine utul kitabe bi kulli ayetim ma tebiu
kibletek, ve ma ente bi tabiin kibletehum, ve ma ba’duhum bi tabiin kiblete
ba’d, ve leinitteba’te ehvaehum mim ba’di ma caeke minel ilmi inneke izel le
minez zalimîn.
VE LE İN
|
++++++++++++++++++++
|
VE EĞER GERÇEKTEN
|
ETEYTE
|
++++++++++++++++++++
|
GETİRSEN
|
ELLEZİNE
|
++++++++++++++++++++
|
ONLAR
|
UTUL KİTABE
|
++++++++++++++++++++
|
KİTAP VERİLMİŞ
|
Bİ KULLİ AYETİN
|
++++++++++++++++++++
|
AYETLERİN HEPSİ İLE
|
MA TEBİU
|
++++++++++++++++++++
|
TABİ OLMAZLAR
|
KIBLETEK
|
++++++++++++++++++++
|
SENİN KİMLİĞİNE
|
VE MA
|
++++++++++++++++++++
|
VE OLMAZ
|
ENTE
|
++++++++++++++++++++
|
SEN DE
|
Bİ TABİİN
|
++++++++++++++++++++
|
TABİ OLAN
|
KIBLETEHUM
|
++++++++++++++++++++
|
ONLARIN KİMLİKLERİNE
|
VE MA
|
++++++++++++++++++++
|
OLMAZ
|
BADUHUM
|
++++++++++++++++++++
|
BİR KISMI ONLARIN
|
Bİ TABİİN
|
++++++++++++++++++++
|
TABİ OLAN
|
KİBLETEN
|
++++++++++++++++++++
|
KİMLİK
|
BADIN
|
++++++++++++++++++++
|
BAZILARININ
|
VE LE İN
|
++++++++++++++++++++
|
VE EĞER GERÇEKTEN
|
İTTEBEATE
|
++++++++++++++++++++
|
TABİ OLURSAN
|
EHVAEHUM
|
++++++++++++++++++++
|
ONLARIN NEFSİ ARZULARINA
|
MİN BADİ
|
++++++++++++++++++++
|
SONRA
|
MA CAEKE
|
++++++++++++++++++++
|
SANA GELEN
|
MİN EL İLM
|
++++++++++++++++++++
|
O İLİMDEN
|
İNNEKE
|
++++++++++++++++++++
|
ŞÜPHESİZ SEN
|
İZEL
|
++++++++++++++++++++
|
O ZAMAN
|
LE MİNEZ ZALİMİN
|
++++++++++++++++++++
|
ELBETTE O ZALİMLERDEN
|
VE EĞER O KENDİLERİNE KİTAP VERİLMİŞ OLANLARA AYETLERİN
TAMAMI İLE GETİRSENDE SENİN KİMLİĞİNE TABİ OLMAZLAR. VE SEN DE ONLARIN
KİMLİĞİNE UYMAZSIN.
ONLARIN BİR KISMI BİR KISMININ KİMLİĞİNE DE TABİ OLMAZLAR.
EĞER SANA GELEN O İLİMDEN SONRA ONLARIN NEFSİ ARZULARINA
TABİ OLURSAN ŞÜPHESİZ Kİ SEN O ZALİMLERDEN OLURSUN.
Bu ayetin birebir açıklaması Bakara 120. ayette verilmişti.
Buradaki KIBLE yerine orada MİLLET kullanılmıştı. Bu açıklama da göstermektedir
ki birinin KIBLESİNE uymak o kişinin yaşam şekline, hayat nizamına yani
Milletine yani dinine uymak demektir.
Bakara 146
اَلَّذٖينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ
اَبْنَاءَهُمْ وَاِنَّ فَرٖيقًا
مِنْهُمْ لَيَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
Ellezine ateynahumul kitabe ya’rifunehu kema ya’rifune
ebnaehum, ve inne ferikam minhum le yektumunel hakka ve hum ya’lemûn.
ELLEZİNE
|
++++++++++++++++++++
|
ONLARKİ
|
ATEYNAHUM
|
++++++++++++++++++++
|
VERDİKLERİMİZ
|
EL KİTABE
|
++++++++++++++++++++
|
O KİTABI
|
YARİFUNEHU
|
++++++++++++++++++++
|
ONU TANIRLAR
|
KEMA YARİFUNE
|
++++++++++++++++++++
|
TANIDIKLARI GİBİ
|
EBNAEHUM
|
++++++++++++++++++++
|
OĞULLARINI
|
VE İNNE
|
++++++++++++++++++++
|
VE ŞÜPHESİZ
|
FERİKAN MİN HUM
|
++++++++++++++++++++
|
ONLARDAN BİR GRUP
|
LE YEKTUMUN EL HAKK
|
++++++++++++++++++++
|
O HAKKI GİZLİYORLAR
|
VE HUM YALEMUN
|
++++++++++++++++++++
|
VE BİLİYORLAR
|
O KENDİLERİNE KİTAP VERİLENLER ONU (O VAHYİ-O KİMLİĞİ YANİ
İSLAM’I) OĞULLARINI TANIDIKLARI GİBİ TANIRLAR VE ŞÜPHESİZ ONLARDAN BİR GRUP
BİLİYORLAR VE O HAKKI GİZLİYORLAR.
Bu ayette yer alan “onu tanırlar” cümlesindeki “onu”
zamirinin ne olduğu ENAM Suresi 19-20. ayetlerde birebir aynı şekli ile net
olarak açıklanmıştır. 19. ayetteki özne EL-KİTAB’dır yani Vahiy yani İslam.
Bakara 147
اَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَرٖينَ
Elhakku mir rabbike fe la tekunenne minel mumterîn
EL HAKK
|
++++++++++++++++++++
|
O HAKK
|
MİN RABBİKE
|
++++++++++++++++++++
|
RABBİNDENDİR
|
FE
|
++++++++++++++++++++
|
ÖYLEYSE
|
LA TEKUNNE
|
++++++++++++++++++++
|
OLMA
|
MİN EL MUMTERİN
|
++++++++++++++++++++
|
KUŞKULANANLARDAN
|
O HAKK RABBİNDENDİR, ÖYLEYSE KUŞKULANANLARDAN OLMA.
Bakara 148
وَلِكُلٍّ وِجْهَةٌ هُوَ مُوَلّٖيهَا فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِ
اَيْنَ مَا تَكُونُوا يَاْتِ
بِكُمُ اللّٰهُ جَمٖيعًا اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ
Ve li kulliv vichetun huve muvelliha festebikul hayrat, eyne
ma tekunu ye’ti bikumullahu cemia, innellahe ala kulli şey’in kadîr.
VE Lİ KULLİN
|
++++++++++++++++++++
|
VE HERKES İÇİN
|
VİCHETUN
|
++++++++++++++++++++
|
YÖN
|
HUVE
|
++++++++++++++++++++
|
ONA
|
MUVELLIHA
|
++++++++++++++++++++
|
ÇEVRİLDİĞİ
|
FESTEBEKUL
|
++++++++++++++++++++
|
ÖYLEYSE YARIŞIN
|
HAYRAT
|
++++++++++++++++++++
|
HAYRLARDA
|
EYNE
|
++++++++++++++++++++
|
HER NEREDE
|
MA TEKUNU
|
++++++++++++++++++++
|
OLURSANIZ
|
YE’Tİ Bİ KUM
|
++++++++++++++++++++
|
SİZİ BİR ARAYA GETİRİR
|
ALLAHU CEMİA
|
++++++++++++++++++++
|
ALLAH HEPİNİZİ
|
İNNALLAHE
|
++++++++++++++++++++
|
ŞÜPHESİZ Kİ ALLAH
|
ALA KULLI ŞEYİN KADİR
|
++++++++++++++++++++
|
HERŞEYİ ÖLÇÜLENDİRİR
|
HERKES İÇİN ONA YÖNELDİĞİ BİR YAŞAM TARZI VARDIR, ÖYLEYSE
HAYIRLARDA YARIŞIN. HER NEREDE OLURSANIZ ALLAH SİZİN HEPİNİZİ BİR ARAYA
GETİRİR.
ŞÜPHESİZ Kİ ALLAH HERŞEYİ ÖLÇÜLENDİRİR.
Bakara 149
وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ
وَاِنَّهُ لَلْحَقُّ
مِنْ رَبِّكَ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
Ve min haysu haracte fevelli vecheke şatral mescidil haram,
ve innehu lel hakku mir rabbik, ve mallahu bi ğafilin amma ta’melûn.
VE MİN HAYSU
|
++++++++++++++++++++
|
VE NEREDEN
|
HARACTE
|
++++++++++++++++++++
|
ÇIKARSAN
|
FE VELLİ
|
++++++++++++++++++++
|
HEMEN ÇEVİR
|
VECHEKE
|
++++++++++++++++++++
|
BENLİĞİNİ
|
ŞATRA
|
++++++++++++++++++++
|
TAM ORTASINA
|
EL MESCİDİL HARAM
|
++++++++++++++++++++
|
MESCİDİL HARAM
|
VE İNNEHU
|
++++++++++++++++++++
|
VE ŞÜPHESİZ O
|
EL HAKK
|
++++++++++++++++++++
|
O HAKK
|
MİN RABBİKE
|
++++++++++++++++++++
|
RABBİNDENDİR
|
VE MA
|
++++++++++++++++++++
|
VE DEĞİLDİR
|
ALLAHU
|
++++++++++++++++++++
|
ALLAH
|
Bİ GAFİLİN
|
++++++++++++++++++++
|
HABERSİZ
|
AMMA TA’MELUN
|
++++++++++++++++++++
|
YAPTIKLARINIZDAN
|
VE NEREDEN ÇIKARSAN HEMEN BENLİĞİNİ MESCİDİL HARAMIN
(İSLAM’IN)TAM ORTASINA ÇEVİR VE ŞÜPHESİZ O, RABBİNDEN HAKDIR.
VE ALLAH YAPTIKLARNIZDAN GAFİL DEĞİLDİR.
Bakara 150
وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ
وَحَيْثُ مَا
كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُ لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ
عَلَيْكُمْ حُجَّةٌ اِلَّا
الَّذٖينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنٖى وَلِاُتِمَّ
نِعْمَتٖى عَلَيْكُمْ
وَلَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
Ve min haysu haracte fevelli vecheke şatral mescidil haram,
ve haysu ma kuntum fe vellu vucuhekum şatrahu li ella yekune linnasi aleykum
hucceh, illellezine zalemu minhum fe la tahşevhum vahşevni ve li utimme ni’meti
aleykum ve leallekum tehtedûn.
VE MİN HAYSU
|
++++++++++++++++++++
|
VE NEREDEN
|
HARACTE
|
++++++++++++++++++++
|
ÇIKARSAN
|
FE VELLİ
|
++++++++++++++++++++
|
HEMEN ÇEVİR
|
VECHEKE
|
++++++++++++++++++++
|
BENLİĞİNİ
|
ŞATRA
|
++++++++++++++++++++
|
TAM ORTASINA
|
EL MESCİDİL HARAM
|
++++++++++++++++++++
|
MESCİDİL HARAM
|
VE HAYSU MA
|
++++++++++++++++++++
|
VE HER NEREDE
|
KUNTUM
|
++++++++++++++++++++
|
OLURSANIZ
|
FE VELLU
|
++++++++++++++++++++
|
HEMEN ÇEVİRİN
|
VUCUHEKUM
|
++++++++++++++++++++
|
BENLİKLERİNİZİ
|
ŞATRAHU
|
++++++++++++++++++++
|
ONUN TAM ORTASINA
|
Lİ ELLA YEKUNE
|
++++++++++++++++++++
|
OLMAMASI İÇİN
|
LİN NASİ
|
++++++++++++++++++++
|
İNSANLAR İÇİN
|
ALEYKUM
|
++++++++++++++++++++
|
ALEYHİNİZE
|
HUCCETUN
|
++++++++++++++++++++
|
DELİL
|
İLLELLEZİNE
|
++++++++++++++++++++
|
ANCAK HARİÇ Kİ
|
ZALEMU MİNHUM
|
++++++++++++++++++++
|
ONLARDAN ZULMEDENLER
|
FE LA TAHŞEVHUM
|
++++++++++++++++++++
|
ÖYLEYSE ONLARDAN KORKMAYIN
|
VAHŞEVNİ
|
++++++++++++++++++++
|
BENDEN KORKUN
|
VE
|
++++++++++++++++++++
|
YANİ
|
Lİ UTİMME
|
++++++++++++++++++++
|
TAMAMLAMAM İÇİN
|
Nİ’METİ ALEYKUM
|
++++++++++++++++++++
|
ÜZERİNİZDEKİ VAHYİMİ
|
VE
|
++++++++++++++++++++
|
VE
|
LEALLEKUM
|
++++++++++++++++++++
|
BÖYLECE SİZ
|
TEHTEDUN
|
++++++++++++++++++++
|
HİDAYETE ERESİNİZ
|
VE NEREDEN ÇIKARSAN HEMEN BENLİĞİNİ MESCİDİL HARAMIN
(İSLAM’IN) TAM ORTASINA ÇEVİR VE HER NEREDE OLURSANIZ BENLİKLERİNİZİ ONUN TAM
ORTASINA ÇEVİRİN, İNSANLAR İÇİN ALEYHİNİZE DELİL OLMAMASI İÇİN ANCAK ONLARDAN
ZULMEDENLER HARİÇ.
ÖYLEYSE ONLARDAN KORKMAYIN BENDEN KORKUN YANİ ÜZERİNİZDEKİ
VAHYİMİ TAMAMLAMAM İÇİN VE BÖYLECE SİZ HİDAYETE ERESİNİZ
—————
Konunun, tarihi arka planı, Bakara suresinin ilk bölümü
(1-177. Ayetler arası) ve ana kavramların Kuran ve Arapçadaki
anlamlarının uyumu sonucunda varılan bütünlükte meal anlam bu olmakta ve vaka
ile Kur’an ile akıl, fıtrat ve vicdanlar ile tam uyum göstermektedir. Hiçbir
çelişki ve tutarsızlık kalmamaktadır.
Atalarının dinini, kavimlerinin aidiyetlerini, yerlerini,
yurtlarını ve tüm sevdiklerini arkalarında bırakarak yani o güne kadar üstünde
yaşadıkları KİMLİKLERİNİ terk ederek Medine’ye gelen Muhammed peygamber ve
müminlerin yeni KİMLİKLERİNİN yani toplumlarının yani yaşam şekillerinin yani
Milletlerinin yani DİNLERİNİN Allah tarafından tescil edilmesinin anlatımıdır.
Kureyşliyiz, Yahudiyiz, Hristiyanız diyenlerin hepsinden kopup ayrılmış,
İbrahim’in yoluna yani Milletine yani İslam’a tabi olmuş ve bu emaneti
yüklenerek insanlara şahitliği ve tebliği yapacak son topluluğun tescil
edilmesinin anlatımıdır.
Artık bu son Vahye iman ederek bu FAZİLETLİ HAYIRLI
TOPLULUĞUN bir üyesi olanlar yani bu ÜST KİMLİĞE AİDİYETLERİNİ BEYAN EDENLER,
hayatın ve dünyanın hangi anında ve hangi yerinde olurlarsa olsunlar
BENLİKLERİNİ ANLAMLARINI HAYATLARINI VE DEĞERLERİNİ bu KİMLİK VE DEĞERLER
SİSTEMİ İLE ADLANDIRACAKLAR VE YAŞAYACAKLARDIR. Hem de “ŞATRAHU”, yani
öyle Mekkeliler-Hristiyanız-Yahudiyiz diyenler gibi ucundan kıyısından, BİR
KISMINI ALIP BİR KISMINI TERK EDEREK değil, TAM ORTASINDA, MERKEZİNDE, TÜMÜYLE,
TAMAMINI, SÜREKLİ olarak. Bunu bir hayat nizamı edineceklerdir.
Bu onların ÜST KİMLİĞİDİR, herkesin bir yönü kimliği
değerler sistemi adanmışlığı vardır, bu topluluğun da tümü ALLAH İÇİN ADANMIŞ
ve O’nun verdiği ÜST KİMLİKLE tanımlanmıştır. HAYATLARININ HER ANINI VE
ANLAMINI ALLAH’IN EMİRLERİNE VE İSTEKLERİNE GÖRE YAŞAYAN, O’NUNLA BERABER HİÇ
BİR İLAH RAB EDİNMEYEN ÜMMET, EN FAZİLETLİ ÜMMET, İNSANLARA ŞAHİT OLACAK OLAN ÜMMET.
MİLLETE İBRAHİM.
Konunun hemen arkasından gelen 151. Ayet, İbrahim ve İsmail
peygamberlerin BEYT’i temelleri üzerinde yükselttikleri Mescidil Haram’da
ettikleri 129. Ayetteki duanın 2500 yıl sonra karşılığını bulmuş cevabıdır:
“Rabbimiz, içlerinden onlara bir elçi gönder, onlara
ayetlerini okusun, Kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları arındırsın. Şüphesiz,
Sen güçlü ve üstün olansın, hüküm ve hikmet sahibisin.” Bakara 129
Öyle ki size, kendinizden, size ayetlerimizi okuyacak, sizi
arındıracak, size Kitabı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek
bir elçi gönderdik. Bakara 151
Kabul edilmiş muhteşem bir dua ve muhteşem bir karşılık.
Ve konunun bittiği yer olan 177. Ayetin hemen sonrasında
yeni Ümmetun Vasaten’in şeriatı, hukuku, ahkâmı da 178. Ayetten itibaren inmeye
başlıyor ve Rabbimiz 150. Ayette söz verdiği üzere on yılsonunda vahyi
tamamlıyor ve en sonunda Maide 3. Ayetini indirerek Muhammed Ümmetinin dinini
yani kıblesini dört başı mamur bir şekilde tamamlamış oluyordu.
“ Öyleyse onlardan korkmayın, benden korkun yani
üzerinizdeki nimetimi tamamlamam için ve böylece siz hidayete eresiniz” Bakara
150
“……Artık onlardan korkmayın, benden korkun! Bugün sizin için
dininizi (hayat nizamınızı) ikmal ettim yani üzerinizdeki Vahyimi tamamladım ve
sizin için din (hayat nizamı) olarak İslam’ı/Allah’a teslim olmayı seçtim…..”
Maide 3
Konu, Allah’a teslim olmak dininin muhteşem bir manifestosu
olan ve konuyu dört başı mamur bir şekilde noktalayan Bakara 177 ayeti ile
sonlandırılıyor. Bu ayette KIBLE kelimesi geçmesine ve diğer ayetlerde her
geçtiği yerde KIBLE şeklinde meallere yazılmasına rağmen meallerde bu ayette
geçen KIBLE kelimesini bir istisna olarak KIBLE olarak yazmamışlardır. Çünkü bu
ayetin mealine KIBLE şeklinde yazılırsa kurgulanan “namazda Kâbe’ye dönmek
farzdır” iddiası ile taban tabana zıt bir anlam çıkmaktadır. Oysa yukarıdaki
anlam bütünlüğü içerisinde o KIBLE kelimesi nasıl muhteşem bir tanım
yapıldığının en büyük delilidir:
Leysel birra en tuvellu vucuhekum kibelel meşriki vel
mağribi ve lakinnel birra men amene billahi vel yevmil ahiri vel melaiketi vel
kitabi ven nebiyyin, ve atel male ala hubbihi zevil kurba vel yetama vel
mesakine vebnes sebili ves sailine ve fir rikab, ve ekames salate ve atez
zekah, vel mufune bi ahdihim iza ahedu, ves sabirine fil be’sai ved darrai ve
hînel be’s, ulaikellezine sadeku, ve ulaike humul muttekûn.
Benliklerinizi doğu ve batı “din kimlikleri” ile
isimlendirmek Allah katında seçkinlik kazanmanızı sağlamaz, oysa Allah katında
seçkinlik kazananlar;
Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere
iman eden, ona olan sevgisine rağmen malını yakınlara, kimsesizlere, fakirlere,
sokak insanlarına, dilenenlere ve esirlere veren yani dini hayatına hâkim kılan
ve arınmışlığa ulaşan ve sözüne sadık olup, zorluk, hastalık ve savaşta
sabredenlerdir. İşte bunlardır dosdoğru olanlar yani Muttakiler.
İşte bizim Kıblemiz budur.
—————–
Selam olsun İbrahim’e, Selam olsun Muhammed’e, Selam olsun
tüm peygamberlerimize ve onların yolunu izleyenlere. Rabbim bizleri onlarla
cennetinde buluştursun inşaAllah.
Çalışmadaki tüm doğrular Allah’tan, eksik yanlış ve kusurlar
bizdendir. Rabbim doğrularımızda sabit kılsın, yanlışlarımızdan doğruya
yöneltsin ve bizi affetsin.
Şüphesiz ki, hidayet eden de, affeden de, öğreten de ancak
âlemlerin Rabbi olan Allah’tır. O’nun eşi, dengi, benzeri, ortağı yoktur. Buna
iman ettik ve şahitlik ederiz O’na gönülden yöneldik ve TESLİM OLDUK…
Selam hidayete tabi olanlarındır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder