16 Kasım 2019 Cumartesi

MA EDRAKE MA – KADİR GECESİ


MA EDRAKE MA (I) – KADİR GECESİ \ AHMET BAYDAR
 “Ne bildirdi sana, nedir!” şeklindeki form, Kur’an’da bahse konu olan bazı şeylerin zorluk, dehşet ve ehemmiyetine dikkat çeker. Ancak bu formla birlikte anılan o dehşetli ve ehemmiyetli şeylerin aynı zincirin halkaları olduğu da görülür.
Nitekim öteki hayatta kötülerin ağırlanma yerleri olacak sekar, hutamet, hiyeh ve siccîn, “Ne bildirdi sana, nedir!” formuyla birlikte zikredilmiştir. Diğer yandan iyilerin ağırlanma yerleri olan illiyûn’a da aynı formla dikkat çekilmiştir. Dahası, ödüllendirme ve cezalandırmalar öncesinde sorumlular gruplandırılır. Bu gruplandırmalar da kuşkusuz yargılamalarla ortaya çıkar. Yargılamalar da mahkemeye çağrı ve celple tahakkuk eder. İşte Kur’an, bütün bu hususlara da (fasl günü, din günü, hâkkat ve kâri’at kelimeleri ile) aynı zincirin halkaları olarak ve aynı formla dikkat çekmiştir.
Mahkemeye celp, yargılama, gruplandırma, ceza ve ödül zincirinin halkaları burada da bitmez. Bu zincirin sebeb-i vücudu da Kur’an’da ifadesini bulur. Bu sebep, insanın, zirvesinde iki dar geçit olan bir yokuşa tırmanmakla sorumlu tutulacağıdır. O yokuş, yoksullara ve yetimlere verme, bir de özgürleştirme güçlüğünden mecazdır. Kur’an, ona tırmanma meşakkatine de aynı formla dikkat çekmiştir.
Kur’an, insana hedef olarak gösterdiği bu zor yolculukta rehberliği kendisi üstlenmiştir. Bu nedenle kendisini rehberlik için gece gelen anlamında et-Târık olarak nitelemiş, bu niteliğe de aynı formla dikkat çekmiştir. Dahası bu rehberliğin toplumla ilk buluşma gecesine de aynı formla dikkat çekmiştir:
“Ne bildirdi sana, nedir leyletü’l-Kadr!”
Leyletü’l-Kadr’in, senenin muayyen bir günü olduğunu ve her yıl tekrarlandığını düşünenler vardır.[1] Oysa Arap takviminde böyle bir gün bilinmemektedir. Dini gelenekte de onun için muayyen bir tarih verilmemiştir. Kur’an da bir tarih belirlememiştir. Geleneğin ve vahyin tarih tayin etmeyen genel üslubundan anlaşılan odur ki leyletü’l-Kadr, insanın tırmanmak zorunda olduğu sarp yokuşta ona rehberlik edecek olan Kur’an’la buluşma gecesidir.
Ancak bu noktada bir hususun daha tavzih edilmesi gerekmektedir. Yukarıdaki anlam örgüsünde gece sözcüğünün çağrışımı karanlık olmamalıdır. Çünkü vahyin rehberliği ile benzeşen karanlık değildir. Güneşin ve onunla başlayacak olan yeni günün aydınlığıdır. Bu nedenle, “Ne bildirdi sana, nedir!” formuyla dikkat çekilen şey rehberlik açısından “karanlık gece” değil “yeni günün ilk saatleri” anlamındaki gecedir diyebiliriz. Nitekim Kamerî aylar gece ile başlar. Arapçada günün tamamına bile gece tabir olunmuştur.[2]
Diğer yandan, gece sözcüğü bu Surede bin ay ile mukayese edilmiştir. Ay ise hiç bir zaman karanlığa âlem olmamıştır. Çünkü karanlık, otuz gün ile rehber arasındaki benzerlik öğesi değildir. Oysa otuz günün bin katı ile, otuzda birin ilk saatleri, süreç olmaları açısından benzeşirler. Bir sürecin ilk anının, kendisinin otuz kere bin katından daha hayırlı olması ise, kuşkusuz onu başlatan şeyin kadrinin sınırsızlığı anlamına gelir.[3]
Bu durumda, “Ne bildirdi sana, nedir leyletü’l-Kadr!” şeklindeki ifadenin, Mushaf bütünlüğünde nitelikli bir inanç hayatının ilk saatlerini anlamlandırması gerektiğini düşünmemiz gerekir. Daha anlaşılır bir ifadeyle; inanç hayatını başlatan ilk an, kısa olsa da çok büyük bir ehemmiyete haizdir. Kadrinin büyüklüğünden dolayı o kısa an bütün bir ömre bedel olur.
Demek ki Ramazan ayının da ondaki bir gecenin de değerleri kendilerinden değildir. Fakat rehberin o ayda ve ondaki bir gecede ikram edilmiş olmasındandır. Şu hâlde; bütün kitapların inzaliyle değer bulan süreçlerin ilk anları leyletü’l-Kadr bilinmelidir. Çünkü o anlar, idraklerin ilahi rehberlikle mayalanmaya başladığı süreçlerin başıdır. Bu, kadri olan değerli bir süreçtir.
“Kadr” kelimesi Kur’an’da hep “takdir” anlamında nekra (kadrün) olarak kullanıldığı hâlde sadece işaret ettiğimiz bu Surede marife (el-Kadru) olarak kullanılmıştır. Üç kere de tekrarlanmıştır. Bu durum, kelimenin Kur’an’ın genel üslubu dışında kalan “kadri olan” anlamına geldiğine ve aynı formla üçer kez tekrarlanan kâria ve hâkka kelimeleri gibi tazim için kullanıldığına açıkça işaret eder.
Nitekim ona hem “leyletü’l mübareke” ve “leyletü’l kadr” de denmiştir. İlgili ayetlerin ortak vurgusu da emr sözcüğü üzerinedir.[4] Bu ayetlerin konusu da hidayettir. Dolaysıyla o gecede “tefrik olunacak işler” bir yıllık rızık gibi kevnî işlerin takdiri değil, hidayetle ilgili işlerin tazimidir. Bu hidayetin Suredeki şifresi ise fecrdir.
Dipnotlar:
[1] Bu husustaki nakillerde on altı farklı tarihle ihtilaf etmişlerdir. Kadr suresinin kelimelerinin 27. sinden dolayı Ramazanın 27 inde bulunduğunu söyleyenler dahi olmuştur.
[2] Ebu Hayyan et-Tevhîdî, el-Besâir ve ve’z-Zehâir. Zaten gecenin karanlık cihetine leyl denir. Bu neharın da zıddıdır. Gecenin, günün ilk yarısı olma cihetine ise leylet denir. Aynı ayette karanlık için leyl ve günün oruçsuz geçen süresi için de leylet lafzı kullanılmıştır. Bkz. Bakara 2/187.
[3] Çünkü Kur’an’ın ilk muhataplarının sayılarda bildiği en büyük lafız bindir. Bkz. Bakara 2/96. Meâric 70/4.
[4] “Her hikmetli emr onda tefrik edilir.” (Duhân 44/4.) “onda, her emr için inerler.” Kadr 97/4.
MÂ EDRÂKE MÂ (I) \ AHMET BAYDAR
Kur’an-ı Kerîm, “Ve mâ edrâke mâ…..!” şeklinde on üç kez tekrarlanan bir form ihtivâ eder. Döneminin Arapça metinlerinde tanık olamadığımız bu formun birisi “Ve mâ edrâke me’l-hâkkat’ü”[1] dür. “Ne bildirdi sana, nedir hâkkat!” şeklinde tercüme edilebilecek olan bu formun hemen ardından, bazı fesatçı toplumların korkunç bir sarsıntı ve fırtına ile yok edildikleri dile getirilir. Buna göre, h-k-k kökünden dişil ismi fâil olan hâkkat’ın anlamı; ilâhî mesaja isyan eden toplumların helaklerini (adâlet ve hikmetle) gerçekleştiren şeydir.
Ve mâ edrâke mâ…..!” aslında bir soru değildir. Sonundaki kelimeye vurgu yapan bir cümledir. Nitekim bütün formlardan hemen sonra kısa açıklamalar yapılmaktadır. Bu açıklamalarda dikkat çeken önemli bir husus ise bu kalıp söze konu olan şeylerin hikmetlerinin zikredilmiş olmasıdır. Nitekim yukarıdaki azabı hak eden toplumlar örneğinde dile getirilen hikmet, onların kâri’atı yalanlamış olmalarıdır.
Peki, kâri’at nedir?
Kâri’at, sözlükte, çarpmasıyla yürekleri hoplatan şiddetli vuruştur. İlginçtir ki bu kelime de hâkkat gibi dişil ismi fâildir. Diğer yandan, aynı söz kalıbı bu kelime için de “Ne bildirdi sana, nedir kâri’at!”[2] şeklinde kullanılmıştır. Burada da maksat soru sormak değildir. Hemen yapılan kısa açıklamaya göre kâri’at, dağların pamuklar, insanların da kelebekler gibi uçuşacağı gün meydana gelecek vuruştur. Çok ilginçtir ki Kur’an-ı Kerim, bu vuruşun yapılacağı günün fehametini de “Ne bildirdi sana, nedir din günü!”[3] diyerek yine aynı üslupla dile getirmiştir. Din günü, yargı günüdür. Yargının azametine, bu formun ardarda yapılan tekrarıyla ikinci kez işaret edilir. Hemen arkasından gelen açıklamanın kısa karakteri ise yine değişmez: “O gün, kimse başkasına bir şey veremez, çünkü emir Allah’ındır.”
Kur’an, bu yargı sonrasında, insanların amellerine göre gruplanacağını haber verir. Bu nedenle o günü “ayrım” günü diye niteler. Bu ayrım günü nitelemesine de “Ne bildirdi sana, nedir ayrım günü!”[4] diyerek yine aynı formla dikkat çeker. Bu formun hemen arkasından gelen kısa açıklamada ise “Vay hâline o gün yalanlayanlara!” der.
Kur’an, ayrımla ortaya çıkacak gruplardan birisinin ebrâr olacağını bildirir. Bunların yüksek yerlerde ağırlanacağını haber verir. Buraya da “Ne bildirdi sana, nedir illiyyûn!”[5] diyerek aynı formla dikkat çeker. Bu kalıp sözlerden sonraki kısa açıklama âdeti burada da değişmez. Hemen sonra, ebrârın ağırlanacağı yerin göstergesi olan belge tasvir edilir: “Mühürlenmiş bir kitap… Ona Allah’a yaklaştırılanlar tanık olur!”
Kur’an, ayrım gününde ebrara mukabil ortaya çıkan diğer grubu füccâr diye niteler. Bunların, yer kazılarak yapılan çukur zindanlarda ağırlanacağını bildirir. Bu kötü yerlere de “Ne bildirdi sana, nedir siccîn!” diyerek yine aynı formla dikkat çeker. Bundan hemen sonra gelen kısa açıklama da “Vay yalanlayanlara!” şeklinde bir ifade yer alır.
Kur’an bu tehdidin ayrıntısına başka bir bölümde yer verir. Yargıda tartıları hafif gelenlerin sığınağının ateş çukuru olacağı bildirir ve bu çukura da “Sana ne bildirdi, nedir o (çukur)!”[6] diyerek aynı formla dikkat çeker. Bundan hemen sonra gelen kısa niteleme ise şudur: “O öfkeli bir ateştir!”
Başka bir bölümde, bu ateşin korkunç hâline temas edilir. Salat etmeyenler ve çaresizleri doyurmayanlar için hazırlanmış olan o ateşin sekar olduğu bildirilir.[7] Buna da “Sana ne bildirdi, nedir sekar!”[8] denerek aynı formla dikkat çekilir. Kısa cevap bu ayetin arkasından da gecikmez: “O bırakmayan, terk etmeyen ve derileri kavuran ateştir!”
Kur’an-ı Kerim, bu ateşin mal biriktiren alaycılar için olanını ise hutame diye niteler. Ona da başka bir surede “Sana ne bildirdi, nedir hutame!”[9] diyerek yine aynı formla dikkat çeker. Bu formdan hemen sonra gelen kısa açıklama âdeti burada da değişmez: Hutame, “Allah’ın dimağları saran ateşidir. Mal yığan alaycıların üstlerine kapatılacaktır!”
Bu kimselerin üzerine ateşin kapatılmasının sebebine başka bir yerde daha temel bir anlatımla yer verilir.[10] İnsanın bu akıbete düşmesinin asıl sebebinin, kendisine gösterilen yokuşa tırmanmaması olduğu belirtilir. İlginçtir ki Kur’an, “Ne bildirdi sana, nedir akabe!”[11]diyerek bu yokuşa da aynı üslupla dikkat çeker. Arap dilinde akabe, zirvesinde iki geçidin bulunduğu yokuştur. Ama Kur’an bunu, köle özgürleştirme ve düşkün doyurma zorluğuna mecaz yapar. Kur’an üslubunda akabe “Bir boynu çözmek yahut sıkıntılı bir günde, yetime veya çaresize yedirmektir!”
Akabeye tırmanmak gerçekten zordur. Ama isteyen kimseye târık rehberlik edecektir. Bu nedenle târıka da “Sana ne bildirdi, nedir Târık!”denerek aynı formla dikkat çekilmiştir. Târık için de kısa cevap hemen gelir: “O, Delici yıldızdır.” Yıldızlar gökte rehberlik ettikleri gibi, vahiy de yerde rehberlik eden birer yıldızdır.”[12]
Şeytanlar, delici ışıkları bulunan vahiy yıldızlarıyla taşlanırlar.[13] Bu nedenle, Kur’an, kendisiyle şeytan taşlanma sürecinin başlamasına da “Ne bildirdi sana, nedir leyletü’l-Kadr!” diyerek yine aynı formla dikkat çekmiştir. Bu ayetten hemen sonra leyletü’l-Kadr için gelen açıklama ise öncekilere göre daha uzundur: “Bin aydan hayırlıdır; melekler ve ruh, onda inerler, Rablerinin izniyle her emirden, selamdır o fecrin doğuşuna kadar!”
——————————————————-
[1] Hâkka 69/1-3.
[2] Kâri’a 101/1-5.
[3] İnfitâr 82/15-19.
[4] Mürselât 77/14.
[5] Mutaffifin Suresi.
[6] Kâri’a Suresi
[7] Müddessir 74/43-44.
[8] Müddessir 74/20-30.
[9] Hümeze 104/5
[10][10] Beled 90/12-20.
[11] Beled 90/10-17. Aslında, nüzulde bundan daha önce olan surelerde, özellikle de Leyl suresinde, insanın çift yönlü tabiatına temas edilmiş, takvâ ve istiğnâya bağlı olarak vermek ve cimrilik şeklinde tezahür eden zıt ikili davranışı detaylandırılmıştır. İşte, yukarıdaki ayetlerde necdeyn kelimesiyle, bu önceki tafsilat hatırlatılmaktadır.
[12] Necm 53/1-3.
[13] Sâffât 37/6-10. Yıldızlar ve yerleri bu nedenle tanık gösterilir. Vâkı’a 56/75-79.
MÂ EDRÂKE MÂ (II) – KADİR GECESİ \ AHMET BAYDAR
Yayınlandı: 19 Şubat 2012 / Ahmet Baydarİktibaslar
0






Rate This


“Ne bildirdi sana, nedir!” şeklindeki form, Kur’an’da bahse konu olan bazı şeylerin zorluk, dehşet ve ehemmiyetine dikkat çeker. Ancak bu formla birlikte anılan o dehşetli ve ehemmiyetli şeylerin aynı zincirin halkaları olduğu da görülür.
Nitekim öteki hayatta kötülerin ağırlanma yerleri olacak sekar, hutamethiyeh ve siccîn, “Ne bildirdi sana, nedir!” formuyla birlikte zikredilmiştir. Diğer yandan iyilerin ağırlanma yerleri olan illiyûn’a da aynı formla dikkat çekilmiştir. Dahası, ödüllendirme ve cezalandırmalar öncesinde sorumlular gruplandırılır. Bu gruplandırmalar da kuşkusuz yargılamalarla ortaya çıkar. Yargılamalar da mahkemeye çağrı ve celple tahakkuk eder. İşte Kur’an, bütün bu hususlara da (fasl günü, din günü, hâkkat ve kâri’at kelimeleri ile) aynı zincirin halkaları olarak ve aynı formla dikkat çekmiştir.
Mahkemeye celp, yargılama, gruplandırma, ceza ve ödül zincirinin halkaları burada da bitmez. Bu zincirin sebeb-i vücudu da Kur’an’da ifadesini bulur. Bu sebep, insanın, zirvesinde iki dar geçit olan bir yokuşa tırmanmakla sorumlu tutulacağıdır. O yokuş, yoksullara ve yetimlere verme, bir de özgürleştirme güçlüğünden mecazdır. Kur’an, ona tırmanma meşakkatine de aynı formla dikkat çekmiştir.
Kur’an, insana hedef olarak gösterdiği bu zor yolculukta rehberliği kendisi üstlenmiştir. Bu nedenle kendisini rehberlik için gece gelen anlamında et-Târık olarak nitelemiş, bu niteliğe de aynı formla dikkat çekmiştir. Dahası bu rehberliğin toplumla ilk buluşma gecesine de aynı formla dikkat çekmiştir:
“Ne bildirdi sana, nedir leyletü’l-Kadr!
Leyletü’l-Kadr’in, senenin muayyen bir günü olduğunu ve her yıl tekrarlandığını düşünenler vardır.[1] Oysa Arap takviminde böyle bir gün bilinmemektedir. Dini gelenekte de onun için muayyen bir tarih verilmemiştir. Kur’an da bir tarih belirlememiştir. Geleneğin ve vahyin tarih tayin etmeyen genel üslubundan anlaşılan odur ki leyletü’l-Kadr, insanın tırmanmak zorunda olduğu sarp yokuşta ona rehberlik edecek olan Kur’an’la buluşma gecesidir.
Ancak bu noktada bir hususun daha tavzih edilmesi gerekmektedir. Yukarıdaki anlam örgüsünde gece sözcüğünün çağrışımı karanlık olmamalıdır. Çünkü vahyin rehberliği ile benzeşen karanlık değildir. Güneşin ve onunla başlayacak olan yeni günün aydınlığıdır. Bu nedenle, “Ne bildirdi sana, nedir!” formuyla dikkat çekilen şey rehberlik açısından “karanlık gece” değil “yeni günün ilk saatleri” anlamındaki gecedir diyebiliriz. Nitekim Kamerî aylar gece ile başlar. Arapçada günün tamamına bile gece tabir olunmuştur.[2]
Diğer yandan, gece sözcüğü bu Surede bin ay ile mukayese edilmiştir. Ay ise hiç bir zaman karanlığa âlem olmamıştır. Çünkü karanlık, otuz gün ile rehber arasındaki benzerlik öğesi değildir. Oysa otuz günün bin katı ile otuzda birin ilk saatleri, süreç olmaları açısından benzeşirler. Bir sürecin ilk anının, kendisinin otuz kere bin katından daha hayırlı olması ise, kuşkusuz onu başlatan şeyin kadrinin sınırsızlığı anlamına gelir.[3]
Bu durumda, “Ne bildirdi sana, nedir leyletü’l-Kadr! şeklindeki ifadenin, Mushaf bütünlüğünde nitelikli bir inanç hayatının ilk saatlerini anlamlandırması gerektiğini düşünmemiz gerekir. Daha anlaşılır bir ifadeyle; inanç hayatını başlatan ilk an, kısa olsa da çok büyük bir ehemmiyete haizdir. Kadrinin büyüklüğünden dolayı o kısa an bütün bir ömre bedel olur.
Demek ki Ramazan ayının da ondaki bir gecenin de değerleri kendilerinden değildir. Fakat rehberin o ayda ve ondaki bir gecede ikram edilmiş olmasındandır. Şu hâlde; bütün kitapların inzaliyle değer bulan süreçlerin ilk anları leyletü’l-Kadr bilinmelidir. Çünkü o anlar, idraklerin ilahi rehberlikle mayalanmaya başladığı süreçlerin başıdır. Bu, kadri olan değerli bir süreçtir.
“Kadr” kelimesi Kur’an’da hep “takdir” anlamında nekra (kadrün) olarak kullanıldığı hâlde sadece işaret ettiğimiz bu Surede marife (el-Kadru) olarak kullanılmıştır. Üç kere de tekrarlanmıştır. Bu durum, kelimenin Kur’an’ın genel üslubu dışında kalan “kadri olan” anlamına geldiğine ve aynı formla üçer kez tekrarlanan kâria ve hâkka kelimeleri gibi tazim için kullanıldığına açıkça işaret eder.
Nitekim ona hem “leyletü’l mübareke” ve “leyletü’l kadr” de denmiştir. İlgili ayetlerin ortak vurgusu da emr sözcüğü üzerinedir.[4] Bu ayetlerin konusu da hidayettir. Dolaysıyla o gecede “tefrik olunacak işler” bir yıllık rızık gibi kevnî işlerin takdiri değil, hidayetle ilgili işlerin tazimidir. Bu hidayetin Suredeki şifresi ise fecrdir.
—————————————————
[1] Bu husustaki nakillerde on altı farklı tarihle ihtilaf etmişlerdir. Kadr suresinin kelimelerinin 27. sinden dolayı Ramazanın 27 inde bulunduğunu söyleyenler dahi olmuştur.
[2] Ebu Hayyan et-Tevhîdî, el-Besâir ve ve’z-Zehâir. Zaten gecenin karanlık cihetine leyl denir. Bu neharın da zıddıdır. Gecenin, günün ilk yarısı olma cihetine ise leylet denir. Aynı ayette karanlık için leyl ve günün oruçsuz geçen süresi için de leylet lafzı kullanılmıştır. Bkz. Bakara 2/187.
[3] Çünkü Kur’an’ın ilk muhataplarının sayılarda bildiği en büyük lafız bindir. Bkz. Bakara 2/96. Meâric 70/4.
[4] “Her hikmetli emr onda tefrik edilir.” (Duhân 44/4.) “onda, her emr için inerler.” Kadr 97/4.
MÂ EDRÂKE MÂ (II) – KADİR GECESİ \ AHMET BAYDAR
 “Ne bildirdi sana, nedir!” şeklindeki form, Kur’an’da bahse konu olan bazı şeylerin zorluk, dehşet ve ehemmiyetine dikkat çeker. Ancak bu formla birlikte anılan o dehşetli ve ehemmiyetli şeylerin aynı zincirin halkaları olduğu da görülür.
Nitekim öteki hayatta kötülerin ağırlanma yerleri olacak sekar, hutamethiyeh ve siccîn, “Ne bildirdi sana, nedir!” formuyla birlikte zikredilmiştir. Diğer yandan iyilerin ağırlanma yerleri olan illiyûn’a da aynı formla dikkat çekilmiştir. Dahası, ödüllendirme ve cezalandırmalar öncesinde sorumlular gruplandırılır. Bu gruplandırmalar da kuşkusuz yargılamalarla ortaya çıkar. Yargılamalar da mahkemeye çağrı ve celple tahakkuk eder. İşte Kur’an, bütün bu hususlara da (fasl günü, din günü, hâkkat ve kâri’at kelimeleri ile) aynı zincirin halkaları olarak ve aynı formla dikkat çekmiştir.
Mahkemeye celp, yargılama, gruplandırma, ceza ve ödül zincirinin halkaları burada da bitmez. Bu zincirin sebeb-i vücudu da Kur’an’da ifadesini bulur. Bu sebep, insanın, zirvesinde iki dar geçit olan bir yokuşa tırmanmakla sorumlu tutulacağıdır. O yokuş, yoksullara ve yetimlere verme, bir de özgürleştirme güçlüğünden mecazdır. Kur’an, ona tırmanma meşakkatine de aynı formla dikkat çekmiştir.
Kur’an, insana hedef olarak gösterdiği bu zor yolculukta rehberliği kendisi üstlenmiştir. Bu nedenle kendisini rehberlik için gece gelen anlamında et-Târık olarak nitelemiş, bu niteliğe de aynı formla dikkat çekmiştir. Dahası bu rehberliğin toplumla ilk buluşma gecesine de aynı formla dikkat çekmiştir:
“Ne bildirdi sana, nedir leyletü’l-Kadr!
Leyletü’l-Kadr’in, senenin muayyen bir günü olduğunu ve her yıl tekrarlandığını düşünenler vardır.[1] Oysa Arap takviminde böyle bir gün bilinmemektedir. Dini gelenekte de onun için muayyen bir tarih verilmemiştir. Kur’an da bir tarih belirlememiştir. Geleneğin ve vahyin tarih tayin etmeyen genel üslubundan anlaşılan odur ki leyletü’l-Kadr, insanın tırmanmak zorunda olduğu sarp yokuşta ona rehberlik edecek olan Kur’an’la buluşma gecesidir.
Ancak bu noktada bir hususun daha tavzih edilmesi gerekmektedir. Yukarıdaki anlam örgüsünde gece sözcüğünün çağrışımı karanlık olmamalıdır. Çünkü vahyin rehberliği ile benzeşen karanlık değildir. Güneşin ve onunla başlayacak olan yeni günün aydınlığıdır. Bu nedenle, “Ne bildirdi sana, nedir!” formuyla dikkat çekilen şey rehberlik açısından “karanlık gece” değil “yeni günün ilk saatleri” anlamındaki gecedir diyebiliriz. Nitekim Kamerî aylar gece ile başlar. Arapçada günün tamamına bile gece tabir olunmuştur.[2]
Diğer yandan, gece sözcüğü bu Surede bin ay ile mukayese edilmiştir. Ay ise hiç bir zaman karanlığa âlem olmamıştır. Çünkü karanlık, otuz gün ile rehber arasındaki benzerlik öğesi değildir. Oysa otuz günün bin katı ile otuzda birin ilk saatleri, süreç olmaları açısından benzeşirler. Bir sürecin ilk anının, kendisinin otuz kere bin katından daha hayırlı olması ise, kuşkusuz onu başlatan şeyin kadrinin sınırsızlığı anlamına gelir.[3]
Bu durumda, “Ne bildirdi sana, nedir leyletü’l-Kadr! şeklindeki ifadenin, Mushaf bütünlüğünde nitelikli bir inanç hayatının ilk saatlerini anlamlandırması gerektiğini düşünmemiz gerekir. Daha anlaşılır bir ifadeyle; inanç hayatını başlatan ilk an, kısa olsa da çok büyük bir ehemmiyete haizdir. Kadrinin büyüklüğünden dolayı o kısa an bütün bir ömre bedel olur.
Demek ki Ramazan ayının da ondaki bir gecenin de değerleri kendilerinden değildir. Fakat rehberin o ayda ve ondaki bir gecede ikram edilmiş olmasındandır. Şu hâlde; bütün kitapların inzaliyle değer bulan süreçlerin ilk anları leyletü’l-Kadr bilinmelidir. Çünkü o anlar, idraklerin ilahi rehberlikle mayalanmaya başladığı süreçlerin başıdır. Bu, kadri olan değerli bir süreçtir.
“Kadr” kelimesi Kur’an’da hep “takdir” anlamında nekra (kadrün) olarak kullanıldığı hâlde sadece işaret ettiğimiz bu Surede marife (el-Kadru) olarak kullanılmıştır. Üç kere de tekrarlanmıştır. Bu durum, kelimenin Kur’an’ın genel üslubu dışında kalan “kadri olan” anlamına geldiğine ve aynı formla üçer kez tekrarlanan kâria ve hâkka kelimeleri gibi tazim için kullanıldığına açıkça işaret eder.
Nitekim ona hem “leyletü’l mübareke” ve “leyletü’l kadr” de denmiştir. İlgili ayetlerin ortak vurgusu da emr sözcüğü üzerinedir.[4] Bu ayetlerin konusu da hidayettir. Dolaysıyla o gecede “tefrik olunacak işler” bir yıllık rızık gibi kevnî işlerin takdiri değil, hidayetle ilgili işlerin tazimidir. Bu hidayetin Suredeki şifresi ise fecrdir.
—————————————————
[1] Bu husustaki nakillerde on altı farklı tarihle ihtilaf etmişlerdir. Kadr suresinin kelimelerinin 27. sinden dolayı Ramazanın 27 inde bulunduğunu söyleyenler dahi olmuştur.
[2] Ebu Hayyan et-Tevhîdî, el-Besâir ve ve’z-Zehâir. Zaten gecenin karanlık cihetine leyl denir. Bu neharın da zıddıdır. Gecenin, günün ilk yarısı olma cihetine ise leylet denir. Aynı ayette karanlık için leyl ve günün oruçsuz geçen süresi için de leylet lafzı kullanılmıştır. Bkz. Bakara 2/187.
[3] Çünkü Kur’an’ın ilk muhataplarının sayılarda bildiği en büyük lafız bindir. Bkz. Bakara 2/96. Meâric 70/4.
[4] “Her hikmetli emr onda tefrik edilir.” (Duhân 44/4.) “onda, her emr için inerler.” Kadr 97/4.
MÂ EDRÂKE MÂ (III) – FECİR \ AHMET BAYDAR
AlakKadr ve Beyyine Sureleri, Kur’an’ın resmi sıralamasında arka arkaya gelir.
Alak Suresinde ilahi duyurunun tebliğ edilmesi (ikra’) istenir. Kadr Suresinde O duyurunun (hu) indirilmeye başladığı süreç konu edilir. Beyyine Suresinde ise bu duyurunun gelişinin, iman ve inkâr noktasında beyyine teşkil ettiğine vurgu yapılır.
Bu Surelerde dikkatleri çeken başka bir husus da, duyuru ile ilgili olan ikili vurgulamalardır. Alak suresinde; önce kalemle talim sonra da bilmediğini talim şeklinde insana yapılan iki ilahi talim gündeme getirilir. Beyyine Suresinde, insanın kurtuluşu, duyurulan risalet ve fıtrata bağlı haniflik olmak üzere iki temele oturtulur.
Kadr Suresinde ise iki sürekli inişten söz edilir: Önce meleklerin, hemen sonra da er-Ruh’un inişi. (Kitap inmiş değil indirilmiştir.) Yani duyurunun Hz. Muhammed’e inzali belli bir ayda vuku bulmuş ve bitmiş olsa da, başkalarına tenezzülü devam etmektedir. “Fecre kadar selam”dır. Yeniden doğuşlara kadar bu inişler sürmektedir.
Fecir, aydınlıkta yol bulmanın, hidayetin simgesidir. Hidayetin fecri, aydınlanmanın toplumu sardığı ve kalplerin de ona ısındığı zamandır. Isınan toplumun artık gündüzü de aydınlık ve “selam” olacaktır. Nitekim ayette “….e kadar” anlamı için “ilâ” yerine “hattâ” edatı gelmiştir.
Hülasa olarak Kadr gecesi; özel anlamıyla, er-Ruh’un Kur’an’ı indirmeye başladığı, genel anlamıyla da idraklerin meleklerle buluştuğu sürecin ilk anı; bin aydan hayırlı sürecin ilk gecesidir. İnsanın idrakini yücelterek ilahi vahye ulaştığı an onun için kadir gecesi olur. Bu geceye; iman- küfür işlerinin tefrik olunmasından dolayı belirleme gecesi denebileceği gibi, imana ulaşılmasından dolayı da şeref gecesi itibar edilebilir.
Beşerin idrak seviyesine yükselmesi ne kadar anlamlı ise, idrakin ilahi duyuru ile buluşması da her hâlde en az o kadar anlamlıdır. Çünkü bu buluşma, onu beşerî basitlikten tamamen temizleyecek ve hayatın her türlü alanına ve hatta ötesine anlam üretme seviyesine yükseltecektir. Bunun manası, insanın bütün evâmiriindeki karmaşaya son vermesidir.
Kevnî değil, ahlâkî karmaşaya son vermesidir.
Kadr kelimesine belirleme anlamı tercih edenler, bir sene içinde cereyan edecek olan kevni işlerin o gece belirlendiğini öne sürerler. Bu durumda, kadr gecesi Yahudilerin itibar ettikleri yılbaşı (Ras-sene) gibi olur. Oysa kadr sözcüğüne belirleme anlamı verilecek olsa bile, bunun kevn ile değil ama hidayetle ilgili olduğu düşünülmelidir.
Nitekim Kadr Suresinde, konu kevni değildir. Aksine insanın hidayeti mevzu bahistir. Kaldı ki “mübarek” diye tavsif edilen geceyi konu edinen ayetin siyakında da, Ramazan ayını konu edinen ayetin siyakında da kevni işler değil hep hidayet mevzu bahistir.
Kısaca; daha önce temas ettiğimiz gibi “kadir gecesi” takvimden muayyen bir zaman değildir. Senenin her vaktinde, hidayet güneşinin doğmasıyla tecelli eder. Bu doğuşun da insanın gayretine bağlı olarak, nefis tezkiyesi ve irade terbiyesi ile elbette sıkı bir ilişkisi vardır.
Müfessir Kuşeyrî o geceyi “Allah’ın, dostları için rahmet takdir ettiği, abidlerin kendi kıymetlerini buldukları, ariflerin mabutlarının kadrine şahit oldukları gece” diye nitelemektedir.
Bu husus, tıpkı Hadislerde işaret edildiği gibidir. Belki de gündüzleri saim olarak geçirilen bir Ramazan ayının gecelerinde kaim olanlar, o anı idrak ederler. Başka Hadislerde dendiği gibi belki de abidler, önceyi silen afv dilekleri ile bu geceyi ihya ederler. Belki de başka bir hadiste işaret edildiği gibi Mülk suresini okuyanlar o ana hayat vermiş olurlar. Kadir gecesini bulamayanların itirafı o surededir:
“Eğer dinlemiş veya akletmiş olsaydık, çılgın alevli cehennemlikler arasında olmazdık.”
Peygamberin tebliğ ettiği risalete kulak verseydik kurtulurduk. Ya da hanif olarak (özgürce) akletseydik kurtulurduk. Çünkü o zaman Allah bize kalemle öğretmiş olurdu. Bilmediklerimizi bize öğretmiş olurdu.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder