MA EDRAKE MA (I) – KADİR GECESİ \ AHMET BAYDAR
“Ne bildirdi sana,
nedir!” şeklindeki form, Kur’an’da bahse konu olan bazı şeylerin zorluk, dehşet
ve ehemmiyetine dikkat çeker. Ancak bu formla birlikte anılan o dehşetli ve
ehemmiyetli şeylerin aynı zincirin halkaları olduğu da görülür.
Nitekim öteki hayatta kötülerin ağırlanma yerleri olacak
sekar, hutamet, hiyeh ve siccîn, “Ne bildirdi sana, nedir!” formuyla birlikte
zikredilmiştir. Diğer yandan iyilerin ağırlanma yerleri olan illiyûn’a da aynı
formla dikkat çekilmiştir. Dahası, ödüllendirme ve cezalandırmalar öncesinde
sorumlular gruplandırılır. Bu gruplandırmalar da kuşkusuz yargılamalarla ortaya
çıkar. Yargılamalar da mahkemeye çağrı ve celple tahakkuk eder. İşte Kur’an,
bütün bu hususlara da (fasl günü, din günü, hâkkat ve kâri’at kelimeleri ile) aynı
zincirin halkaları olarak ve aynı formla dikkat çekmiştir.
Mahkemeye celp, yargılama, gruplandırma, ceza ve ödül
zincirinin halkaları burada da bitmez. Bu zincirin sebeb-i vücudu da Kur’an’da
ifadesini bulur. Bu sebep, insanın, zirvesinde iki dar geçit olan bir yokuşa
tırmanmakla sorumlu tutulacağıdır. O yokuş, yoksullara ve yetimlere verme, bir
de özgürleştirme güçlüğünden mecazdır. Kur’an, ona tırmanma meşakkatine de aynı
formla dikkat çekmiştir.
Kur’an, insana hedef olarak gösterdiği bu zor yolculukta rehberliği
kendisi üstlenmiştir. Bu nedenle kendisini rehberlik için gece gelen anlamında
et-Târık olarak nitelemiş, bu niteliğe de aynı formla dikkat çekmiştir. Dahası
bu rehberliğin toplumla ilk buluşma gecesine de aynı formla dikkat çekmiştir:
“Ne bildirdi sana, nedir leyletü’l-Kadr!”
Leyletü’l-Kadr’in, senenin muayyen bir günü olduğunu ve her
yıl tekrarlandığını düşünenler vardır.[1] Oysa Arap takviminde böyle bir gün
bilinmemektedir. Dini gelenekte de onun için muayyen bir tarih verilmemiştir.
Kur’an da bir tarih belirlememiştir. Geleneğin ve vahyin tarih tayin etmeyen
genel üslubundan anlaşılan odur ki leyletü’l-Kadr, insanın tırmanmak zorunda
olduğu sarp yokuşta ona rehberlik edecek olan Kur’an’la buluşma gecesidir.
Ancak bu noktada bir hususun daha tavzih edilmesi
gerekmektedir. Yukarıdaki anlam örgüsünde gece sözcüğünün çağrışımı karanlık
olmamalıdır. Çünkü vahyin rehberliği ile benzeşen karanlık değildir. Güneşin ve
onunla başlayacak olan yeni günün aydınlığıdır. Bu nedenle, “Ne bildirdi sana,
nedir!” formuyla dikkat çekilen şey rehberlik açısından “karanlık gece” değil
“yeni günün ilk saatleri” anlamındaki gecedir diyebiliriz. Nitekim Kamerî aylar
gece ile başlar. Arapçada günün tamamına bile gece tabir olunmuştur.[2]
Diğer yandan, gece sözcüğü bu Surede bin ay ile mukayese
edilmiştir. Ay ise hiç bir zaman karanlığa âlem olmamıştır. Çünkü karanlık,
otuz gün ile rehber arasındaki benzerlik öğesi değildir. Oysa otuz günün bin
katı ile, otuzda birin ilk saatleri, süreç olmaları açısından benzeşirler. Bir
sürecin ilk anının, kendisinin otuz kere bin katından daha hayırlı olması ise,
kuşkusuz onu başlatan şeyin kadrinin sınırsızlığı anlamına gelir.[3]
Bu durumda, “Ne bildirdi sana, nedir leyletü’l-Kadr!”
şeklindeki ifadenin, Mushaf bütünlüğünde nitelikli bir inanç hayatının ilk
saatlerini anlamlandırması gerektiğini düşünmemiz gerekir. Daha anlaşılır bir
ifadeyle; inanç hayatını başlatan ilk an, kısa olsa da çok büyük bir ehemmiyete
haizdir. Kadrinin büyüklüğünden dolayı o kısa an bütün bir ömre bedel olur.
Demek ki Ramazan ayının da ondaki bir gecenin de değerleri
kendilerinden değildir. Fakat rehberin o ayda ve ondaki bir gecede ikram
edilmiş olmasındandır. Şu hâlde; bütün kitapların inzaliyle değer bulan
süreçlerin ilk anları leyletü’l-Kadr bilinmelidir. Çünkü o anlar, idraklerin
ilahi rehberlikle mayalanmaya başladığı süreçlerin başıdır. Bu, kadri olan
değerli bir süreçtir.
“Kadr” kelimesi Kur’an’da hep “takdir” anlamında nekra
(kadrün) olarak kullanıldığı hâlde sadece işaret ettiğimiz bu Surede marife
(el-Kadru) olarak kullanılmıştır. Üç kere de tekrarlanmıştır. Bu durum,
kelimenin Kur’an’ın genel üslubu dışında kalan “kadri olan” anlamına geldiğine
ve aynı formla üçer kez tekrarlanan kâria ve hâkka kelimeleri gibi tazim için
kullanıldığına açıkça işaret eder.
Nitekim ona hem “leyletü’l mübareke” ve “leyletü’l kadr” de
denmiştir. İlgili ayetlerin ortak vurgusu da emr sözcüğü üzerinedir.[4] Bu
ayetlerin konusu da hidayettir. Dolaysıyla o gecede “tefrik olunacak işler” bir
yıllık rızık gibi kevnî işlerin takdiri değil, hidayetle ilgili işlerin
tazimidir. Bu hidayetin Suredeki şifresi ise fecrdir.
Dipnotlar:
[1] Bu husustaki nakillerde on altı farklı tarihle ihtilaf
etmişlerdir. Kadr suresinin kelimelerinin 27. sinden dolayı Ramazanın 27 inde
bulunduğunu söyleyenler dahi olmuştur.
[2] Ebu Hayyan et-Tevhîdî, el-Besâir ve ve’z-Zehâir. Zaten
gecenin karanlık cihetine leyl denir. Bu neharın da zıddıdır. Gecenin, günün
ilk yarısı olma cihetine ise leylet denir. Aynı ayette karanlık için leyl ve
günün oruçsuz geçen süresi için de leylet lafzı kullanılmıştır. Bkz. Bakara
2/187.
[3] Çünkü Kur’an’ın ilk muhataplarının sayılarda bildiği en
büyük lafız bindir. Bkz. Bakara 2/96. Meâric 70/4.
[4] “Her hikmetli emr onda tefrik edilir.” (Duhân 44/4.)
“onda, her emr için inerler.” Kadr 97/4.
MÂ EDRÂKE MÂ (I) \
AHMET BAYDAR
Kur’an-ı Kerîm, “Ve mâ edrâke mâ…..!” şeklinde
on üç kez tekrarlanan bir form ihtivâ eder. Döneminin Arapça metinlerinde tanık
olamadığımız bu formun birisi “Ve mâ edrâke me’l-hâkkat’ü”[1] dür. “Ne
bildirdi sana, nedir hâkkat!” şeklinde tercüme edilebilecek olan
bu formun hemen ardından, bazı fesatçı toplumların korkunç bir sarsıntı ve
fırtına ile yok edildikleri dile getirilir. Buna göre, h-k-k kökünden dişil
ismi fâil olan hâkkat’ın anlamı; ilâhî mesaja isyan
eden toplumların helaklerini (adâlet ve hikmetle) gerçekleştiren şeydir.
“Ve mâ edrâke mâ…..!” aslında bir soru değildir.
Sonundaki kelimeye vurgu yapan bir cümledir. Nitekim bütün formlardan hemen
sonra kısa açıklamalar yapılmaktadır. Bu açıklamalarda dikkat çeken önemli bir
husus ise bu kalıp söze konu olan şeylerin hikmetlerinin zikredilmiş olmasıdır.
Nitekim yukarıdaki azabı hak eden toplumlar örneğinde dile getirilen hikmet,
onların kâri’atı yalanlamış olmalarıdır.
Peki, kâri’at nedir?
Kâri’at, sözlükte, çarpmasıyla yürekleri hoplatan şiddetli
vuruştur. İlginçtir ki bu kelime de hâkkat gibi dişil ismi
fâildir. Diğer yandan, aynı söz kalıbı bu kelime için de “Ne
bildirdi sana, nedir kâri’at!”[2] şeklinde
kullanılmıştır. Burada da maksat soru sormak değildir. Hemen yapılan kısa
açıklamaya göre kâri’at, dağların pamuklar, insanların da
kelebekler gibi uçuşacağı gün meydana gelecek vuruştur. Çok ilginçtir ki
Kur’an-ı Kerim, bu vuruşun yapılacağı günün fehametini de “Ne
bildirdi sana, nedir din günü!”[3] diyerek
yine aynı üslupla dile getirmiştir. Din günü, yargı günüdür. Yargının
azametine, bu formun ardarda yapılan tekrarıyla ikinci kez işaret edilir. Hemen
arkasından gelen açıklamanın kısa karakteri ise yine değişmez: “O
gün, kimse başkasına bir şey veremez, çünkü emir Allah’ındır.”
Kur’an, bu yargı sonrasında, insanların amellerine göre
gruplanacağını haber verir. Bu nedenle o günü “ayrım” günü diye niteler.
Bu ayrım günü nitelemesine de “Ne bildirdi sana,
nedir ayrım günü!”[4] diyerek
yine aynı formla dikkat çeker. Bu formun hemen arkasından gelen kısa açıklamada
ise “Vay hâline o gün yalanlayanlara!” der.
Kur’an, ayrımla ortaya çıkacak gruplardan birisinin ebrâr olacağını
bildirir. Bunların yüksek yerlerde ağırlanacağını haber verir.
Buraya da ““Ne bildirdi sana, nedir illiyyûn!”[5] diyerek
aynı formla dikkat çeker. Bu kalıp sözlerden sonraki kısa açıklama âdeti burada
da değişmez. Hemen sonra, ebrârın ağırlanacağı yerin göstergesi olan belge
tasvir edilir: “Mühürlenmiş bir kitap… Ona Allah’a yaklaştırılanlar
tanık olur!”
Kur’an, ayrım gününde ebrara mukabil ortaya
çıkan diğer grubu füccâr diye niteler. Bunların, yer kazılarak
yapılan çukur zindanlarda ağırlanacağını bildirir. Bu kötü yerlere de “Ne
bildirdi sana, nedir siccîn!” diyerek yine aynı formla dikkat
çeker. Bundan hemen sonra gelen kısa açıklama da “Vay yalanlayanlara!” şeklinde
bir ifade yer alır.
Kur’an bu tehdidin ayrıntısına başka bir bölümde yer verir.
Yargıda tartıları hafif gelenlerin sığınağının ateş çukuru olacağı
bildirir ve bu çukura da “Sana ne bildirdi, nedir o (çukur)!”[6] diyerek
aynı formla dikkat çeker. Bundan hemen sonra gelen kısa niteleme ise şudur: “O
öfkeli bir ateştir!”
Başka bir bölümde, bu ateşin korkunç hâline temas edilir.
Salat etmeyenler ve çaresizleri doyurmayanlar için hazırlanmış olan o ateşin sekar olduğu
bildirilir.[7] Buna
da “Sana ne bildirdi, nedir sekar!”[8] denerek
aynı formla dikkat çekilir. Kısa cevap bu ayetin arkasından da gecikmez: “O
bırakmayan, terk etmeyen ve derileri kavuran ateştir!”
Kur’an-ı Kerim, bu ateşin mal biriktiren alaycılar için
olanını ise hutame diye niteler. Ona da başka bir surede “Sana
ne bildirdi, nedir hutame!”[9] diyerek
yine aynı formla dikkat çeker. Bu formdan hemen sonra gelen kısa açıklama âdeti
burada da değişmez: Hutame, “Allah’ın dimağları saran ateşidir. Mal
yığan alaycıların üstlerine kapatılacaktır!”
Bu kimselerin üzerine ateşin kapatılmasının sebebine başka
bir yerde daha temel bir anlatımla yer verilir.[10] İnsanın
bu akıbete düşmesinin asıl sebebinin, kendisine gösterilen yokuşa tırmanmaması
olduğu belirtilir. İlginçtir ki Kur’an, “Ne bildirdi sana, nedir
akabe!”[11]diyerek
bu yokuşa da aynı üslupla dikkat çeker. Arap dilinde akabe, zirvesinde
iki geçidin bulunduğu yokuştur. Ama Kur’an bunu, köle özgürleştirme ve düşkün
doyurma zorluğuna mecaz yapar. Kur’an üslubunda akabe “Bir boynu çözmek
yahut sıkıntılı bir günde, yetime veya çaresize yedirmektir!”
Akabeye tırmanmak gerçekten zordur. Ama isteyen
kimseye târık rehberlik edecektir. Bu nedenle târıka
da “Sana ne bildirdi, nedir Târık!”denerek aynı formla
dikkat çekilmiştir. Târık için de kısa cevap hemen gelir: “O, “Delici
yıldızdır.” Yıldızlar gökte rehberlik ettikleri gibi, vahiy de yerde rehberlik
eden birer yıldızdır.”[12]
Şeytanlar, delici ışıkları bulunan vahiy yıldızlarıyla
taşlanırlar.[13] Bu
nedenle, Kur’an, kendisiyle şeytan taşlanma sürecinin başlamasına da “Ne
bildirdi sana, nedir leyletü’l-Kadr!” diyerek yine aynı formla
dikkat çekmiştir. Bu ayetten hemen sonra leyletü’l-Kadr için
gelen açıklama ise öncekilere göre daha uzundur: “Bin aydan hayırlıdır;
melekler ve ruh, onda inerler, Rablerinin izniyle her emirden, selamdır o
fecrin doğuşuna kadar!”
——————————————————-
[1] Hâkka
69/1-3.
[2] Kâri’a
101/1-5.
[3] İnfitâr
82/15-19.
[4] Mürselât
77/14.
[5] Mutaffifin
Suresi.
[6] Kâri’a
Suresi
[7] Müddessir
74/43-44.
[8] Müddessir
74/20-30.
[9] Hümeze
104/5
[10][10] Beled
90/12-20.
[11] Beled
90/10-17. Aslında, nüzulde bundan daha önce olan surelerde, özellikle de Leyl suresinde,
insanın çift yönlü tabiatına temas edilmiş, takvâ ve istiğnâya
bağlı olarak vermek ve cimrilik şeklinde
tezahür eden zıt ikili davranışı detaylandırılmıştır. İşte, yukarıdaki
ayetlerde necdeyn kelimesiyle, bu önceki tafsilat
hatırlatılmaktadır.
[12] Necm
53/1-3.
[13] Sâffât
37/6-10. Yıldızlar ve yerleri bu nedenle tanık gösterilir. Vâkı’a 56/75-79.
MÂ EDRÂKE MÂ (II) – KADİR GECESİ \ AHMET BAYDAR
Rate This
“Ne bildirdi sana, nedir!” şeklindeki form, Kur’an’da bahse
konu olan bazı şeylerin zorluk, dehşet ve ehemmiyetine dikkat çeker. Ancak bu
formla birlikte anılan o dehşetli ve ehemmiyetli şeylerin aynı zincirin
halkaları olduğu da görülür.
Nitekim öteki hayatta kötülerin ağırlanma yerleri
olacak sekar, hutamet, hiyeh ve siccîn, “Ne
bildirdi sana, nedir!” formuyla birlikte zikredilmiştir. Diğer yandan iyilerin
ağırlanma yerleri olan illiyûn’a da aynı formla dikkat çekilmiştir.
Dahası, ödüllendirme ve cezalandırmalar öncesinde sorumlular gruplandırılır.
Bu gruplandırmalar da kuşkusuz yargılamalarla ortaya çıkar.
Yargılamalar da mahkemeye çağrı ve celple tahakkuk eder. İşte Kur’an, bütün bu
hususlara da (fasl günü, din günü, hâkkat ve kâri’at kelimeleri ile) aynı
zincirin halkaları olarak ve aynı formla dikkat çekmiştir.
Mahkemeye celp, yargılama, gruplandırma, ceza ve ödül
zincirinin halkaları burada da bitmez. Bu zincirin sebeb-i vücudu da Kur’an’da
ifadesini bulur. Bu sebep, insanın, zirvesinde iki dar geçit olan bir yokuşa
tırmanmakla sorumlu tutulacağıdır. O yokuş, yoksullara ve yetimlere verme, bir
de özgürleştirme güçlüğünden mecazdır. Kur’an, ona tırmanma meşakkatine de aynı
formla dikkat çekmiştir.
Kur’an, insana hedef olarak gösterdiği bu zor yolculukta rehberliği
kendisi üstlenmiştir. Bu nedenle kendisini rehberlik için gece gelen
anlamında et-Târık olarak nitelemiş, bu niteliğe de aynı
formla dikkat çekmiştir. Dahası bu rehberliğin toplumla ilk buluşma gecesine de
aynı formla dikkat çekmiştir:
“Ne bildirdi sana, nedir leyletü’l-Kadr!
Leyletü’l-Kadr’in, senenin muayyen bir günü olduğunu ve her
yıl tekrarlandığını düşünenler vardır.[1] Oysa
Arap takviminde böyle bir gün bilinmemektedir. Dini gelenekte de onun için
muayyen bir tarih verilmemiştir. Kur’an da bir tarih belirlememiştir. Geleneğin
ve vahyin tarih tayin etmeyen genel üslubundan anlaşılan odur ki
leyletü’l-Kadr, insanın tırmanmak zorunda olduğu sarp yokuşta ona rehberlik
edecek olan Kur’an’la buluşma gecesidir.
Ancak bu noktada bir hususun daha tavzih edilmesi
gerekmektedir. Yukarıdaki anlam örgüsünde gece sözcüğünün
çağrışımı karanlık olmamalıdır. Çünkü vahyin rehberliği ile
benzeşen karanlık değildir. Güneşin ve onunla başlayacak olan yeni günün
aydınlığıdır. Bu nedenle, “Ne bildirdi sana, nedir!” formuyla dikkat çekilen
şey rehberlik açısından “karanlık gece” değil “yeni günün ilk saatleri”
anlamındaki gecedir diyebiliriz. Nitekim Kamerî aylar gece ile başlar.
Arapçada günün tamamına bile gece tabir
olunmuştur.[2]
Diğer yandan, gece sözcüğü bu Surede bin ay ile mukayese
edilmiştir. Ay ise hiç bir zaman karanlığa âlem olmamıştır. Çünkü karanlık,
otuz gün ile rehber arasındaki benzerlik öğesi değildir. Oysa otuz günün bin
katı ile otuzda birin ilk saatleri, süreç olmaları açısından benzeşirler. Bir
sürecin ilk anının, kendisinin otuz kere bin katından daha hayırlı olması ise,
kuşkusuz onu başlatan şeyin kadrinin sınırsızlığı anlamına gelir.[3]
Bu durumda, “Ne bildirdi sana, nedir leyletü’l-Kadr! şeklindeki
ifadenin, Mushaf bütünlüğünde nitelikli bir inanç hayatının ilk saatlerini
anlamlandırması gerektiğini düşünmemiz gerekir. Daha anlaşılır bir ifadeyle;
inanç hayatını başlatan ilk an, kısa olsa da çok büyük bir ehemmiyete haizdir.
Kadrinin büyüklüğünden dolayı o kısa an bütün bir ömre bedel olur.
Demek ki Ramazan ayının da ondaki bir gecenin de değerleri
kendilerinden değildir. Fakat rehberin o ayda ve ondaki bir gecede ikram
edilmiş olmasındandır. Şu hâlde; bütün kitapların inzaliyle değer bulan
süreçlerin ilk anları leyletü’l-Kadr bilinmelidir. Çünkü o anlar, idraklerin
ilahi rehberlikle mayalanmaya başladığı süreçlerin başıdır. Bu, kadri olan
değerli bir süreçtir.
“Kadr” kelimesi Kur’an’da hep “takdir” anlamında nekra
(kadrün) olarak kullanıldığı hâlde sadece işaret ettiğimiz bu Surede marife
(el-Kadru) olarak kullanılmıştır. Üç kere de tekrarlanmıştır. Bu durum, kelimenin
Kur’an’ın genel üslubu dışında kalan “kadri olan” anlamına geldiğine ve aynı
formla üçer kez tekrarlanan kâria ve hâkka kelimeleri
gibi tazim için kullanıldığına açıkça işaret eder.
Nitekim ona hem “leyletü’l mübareke” ve “leyletü’l kadr” de
denmiştir. İlgili ayetlerin ortak vurgusu da emr sözcüğü
üzerinedir.[4] Bu
ayetlerin konusu da hidayettir. Dolaysıyla o gecede “tefrik olunacak işler” bir
yıllık rızık gibi kevnî işlerin takdiri değil, hidayetle
ilgili işlerin tazimidir. Bu hidayetin Suredeki şifresi ise fecrdir.
—————————————————
[1] Bu
husustaki nakillerde on altı farklı tarihle ihtilaf
etmişlerdir. Kadr suresinin kelimelerinin 27. sinden dolayı Ramazanın 27 inde
bulunduğunu söyleyenler dahi olmuştur.
[2] Ebu
Hayyan et-Tevhîdî, el-Besâir ve ve’z-Zehâir. Zaten gecenin karanlık
cihetine leyl denir. Bu neharın da zıddıdır. Gecenin, günün
ilk yarısı olma cihetine ise leylet denir. Aynı ayette
karanlık için leyl ve günün oruçsuz geçen süresi için de leylet lafzı
kullanılmıştır. Bkz. Bakara 2/187.
[3] Çünkü
Kur’an’ın ilk muhataplarının sayılarda bildiği en büyük lafız bindir. Bkz.
Bakara 2/96. Meâric 70/4.
[4] “Her
hikmetli emr onda tefrik edilir.” (Duhân 44/4.) “onda, her emr
için inerler.” Kadr 97/4.
MÂ EDRÂKE MÂ (II) –
KADİR GECESİ \ AHMET BAYDAR
“Ne bildirdi sana,
nedir!” şeklindeki form, Kur’an’da bahse konu olan bazı şeylerin zorluk, dehşet
ve ehemmiyetine dikkat çeker. Ancak bu formla birlikte anılan o dehşetli ve
ehemmiyetli şeylerin aynı zincirin halkaları olduğu da görülür.
Nitekim öteki hayatta kötülerin ağırlanma yerleri
olacak sekar, hutamet, hiyeh ve siccîn, “Ne
bildirdi sana, nedir!” formuyla birlikte zikredilmiştir. Diğer yandan iyilerin
ağırlanma yerleri olan illiyûn’a da aynı formla dikkat çekilmiştir.
Dahası, ödüllendirme ve cezalandırmalar öncesinde sorumlular gruplandırılır.
Bu gruplandırmalar da kuşkusuz yargılamalarla ortaya çıkar.
Yargılamalar da mahkemeye çağrı ve celple tahakkuk eder. İşte Kur’an, bütün bu
hususlara da (fasl günü, din günü, hâkkat ve kâri’at kelimeleri ile) aynı
zincirin halkaları olarak ve aynı formla dikkat çekmiştir.
Mahkemeye celp, yargılama, gruplandırma, ceza ve ödül
zincirinin halkaları burada da bitmez. Bu zincirin sebeb-i vücudu da Kur’an’da
ifadesini bulur. Bu sebep, insanın, zirvesinde iki dar geçit olan bir yokuşa
tırmanmakla sorumlu tutulacağıdır. O yokuş, yoksullara ve yetimlere verme, bir
de özgürleştirme güçlüğünden mecazdır. Kur’an, ona tırmanma meşakkatine de aynı
formla dikkat çekmiştir.
Kur’an, insana hedef olarak gösterdiği bu zor yolculukta
rehberliği kendisi üstlenmiştir. Bu nedenle kendisini rehberlik için gece gelen
anlamında et-Târık olarak nitelemiş, bu niteliğe de aynı
formla dikkat çekmiştir. Dahası bu rehberliğin toplumla ilk buluşma gecesine de
aynı formla dikkat çekmiştir:
“Ne bildirdi sana, nedir leyletü’l-Kadr!
Leyletü’l-Kadr’in, senenin muayyen bir günü olduğunu ve her
yıl tekrarlandığını düşünenler vardır.[1] Oysa
Arap takviminde böyle bir gün bilinmemektedir. Dini gelenekte de onun için
muayyen bir tarih verilmemiştir. Kur’an da bir tarih belirlememiştir. Geleneğin
ve vahyin tarih tayin etmeyen genel üslubundan anlaşılan odur ki
leyletü’l-Kadr, insanın tırmanmak zorunda olduğu sarp yokuşta ona rehberlik
edecek olan Kur’an’la buluşma gecesidir.
Ancak bu noktada bir hususun daha tavzih edilmesi
gerekmektedir. Yukarıdaki anlam örgüsünde gece sözcüğünün
çağrışımı karanlık olmamalıdır. Çünkü vahyin rehberliği ile
benzeşen karanlık değildir. Güneşin ve onunla başlayacak olan yeni günün
aydınlığıdır. Bu nedenle, “Ne bildirdi sana, nedir!” formuyla dikkat çekilen
şey rehberlik açısından “karanlık gece” değil “yeni günün ilk saatleri”
anlamındaki gecedir diyebiliriz. Nitekim Kamerî aylar gece ile başlar.
Arapçada günün tamamına bile gece tabir
olunmuştur.[2]
Diğer yandan, gece sözcüğü bu Surede bin ay ile mukayese
edilmiştir. Ay ise hiç bir zaman karanlığa âlem olmamıştır. Çünkü karanlık,
otuz gün ile rehber arasındaki benzerlik öğesi değildir. Oysa otuz günün bin
katı ile otuzda birin ilk saatleri, süreç olmaları açısından benzeşirler. Bir
sürecin ilk anının, kendisinin otuz kere bin katından daha hayırlı olması ise,
kuşkusuz onu başlatan şeyin kadrinin sınırsızlığı anlamına gelir.[3]
Bu durumda, “Ne bildirdi sana, nedir leyletü’l-Kadr! şeklindeki
ifadenin, Mushaf bütünlüğünde nitelikli bir inanç hayatının ilk saatlerini
anlamlandırması gerektiğini düşünmemiz gerekir. Daha anlaşılır bir ifadeyle;
inanç hayatını başlatan ilk an, kısa olsa da çok büyük bir ehemmiyete haizdir.
Kadrinin büyüklüğünden dolayı o kısa an bütün bir ömre bedel olur.
Demek ki Ramazan ayının da ondaki bir gecenin de değerleri
kendilerinden değildir. Fakat rehberin o ayda ve ondaki bir gecede ikram
edilmiş olmasındandır. Şu hâlde; bütün kitapların inzaliyle değer bulan
süreçlerin ilk anları leyletü’l-Kadr bilinmelidir. Çünkü o anlar, idraklerin
ilahi rehberlikle mayalanmaya başladığı süreçlerin başıdır. Bu, kadri olan
değerli bir süreçtir.
“Kadr” kelimesi Kur’an’da hep “takdir” anlamında nekra
(kadrün) olarak kullanıldığı hâlde sadece işaret ettiğimiz bu Surede marife
(el-Kadru) olarak kullanılmıştır. Üç kere de tekrarlanmıştır. Bu durum,
kelimenin Kur’an’ın genel üslubu dışında kalan “kadri olan” anlamına geldiğine
ve aynı formla üçer kez tekrarlanan kâria ve hâkka kelimeleri
gibi tazim için kullanıldığına açıkça işaret eder.
Nitekim ona hem “leyletü’l mübareke” ve “leyletü’l kadr” de
denmiştir. İlgili ayetlerin ortak vurgusu da emr sözcüğü
üzerinedir.[4] Bu
ayetlerin konusu da hidayettir. Dolaysıyla o gecede “tefrik olunacak işler” bir
yıllık rızık gibi kevnî işlerin takdiri değil, hidayetle
ilgili işlerin tazimidir. Bu hidayetin Suredeki şifresi ise fecrdir.
—————————————————
[1] Bu
husustaki nakillerde on altı farklı tarihle ihtilaf
etmişlerdir. Kadr suresinin kelimelerinin 27. sinden dolayı Ramazanın 27 inde
bulunduğunu söyleyenler dahi olmuştur.
[2] Ebu
Hayyan et-Tevhîdî, el-Besâir ve ve’z-Zehâir. Zaten gecenin karanlık
cihetine leyl denir. Bu neharın da zıddıdır. Gecenin, günün
ilk yarısı olma cihetine ise leylet denir. Aynı ayette
karanlık için leyl ve günün oruçsuz geçen süresi için de leylet lafzı
kullanılmıştır. Bkz. Bakara 2/187.
[3] Çünkü
Kur’an’ın ilk muhataplarının sayılarda bildiği en büyük lafız bindir. Bkz.
Bakara 2/96. Meâric 70/4.
[4] “Her
hikmetli emr onda tefrik edilir.” (Duhân 44/4.) “onda, her emr
için inerler.” Kadr 97/4.
MÂ EDRÂKE MÂ (III) –
FECİR \ AHMET BAYDAR
Alak, Kadr ve Beyyine Sureleri,
Kur’an’ın resmi sıralamasında arka arkaya gelir.
Alak Suresinde ilahi duyurunun tebliğ edilmesi (ikra’)
istenir. Kadr Suresinde O duyurunun (hu) indirilmeye başladığı süreç konu
edilir. Beyyine Suresinde ise bu duyurunun gelişinin, iman ve inkâr
noktasında beyyine teşkil ettiğine vurgu yapılır.
Bu Surelerde dikkatleri çeken başka bir husus da, duyuru ile
ilgili olan ikili vurgulamalardır. Alak suresinde; önce kalemle talim sonra
da bilmediğini talim şeklinde insana yapılan iki ilahi
talim gündeme getirilir. Beyyine Suresinde, insanın kurtuluşu,
duyurulan risalet ve fıtrata bağlı haniflik olmak üzere iki temele oturtulur.
Kadr Suresinde ise iki sürekli inişten söz edilir: Önce
meleklerin, hemen sonra da er-Ruh’un inişi. (Kitap inmiş değil indirilmiştir.)
Yani duyurunun Hz. Muhammed’e inzali belli bir ayda vuku
bulmuş ve bitmiş olsa da, başkalarına tenezzülü devam etmektedir.
“Fecre kadar selam”dır. Yeniden doğuşlara kadar bu inişler sürmektedir.
Fecir, aydınlıkta yol bulmanın, hidayetin simgesidir.
Hidayetin fecri, aydınlanmanın toplumu sardığı ve kalplerin de ona ısındığı
zamandır. Isınan toplumun artık gündüzü de aydınlık ve “selam” olacaktır.
Nitekim ayette “….e kadar” anlamı için “ilâ” yerine “hattâ” edatı gelmiştir.
Hülasa olarak Kadr gecesi; özel anlamıyla, er-Ruh’un
Kur’an’ı indirmeye başladığı, genel anlamıyla da idraklerin meleklerle
buluştuğu sürecin ilk anı; bin aydan hayırlı sürecin ilk gecesidir. İnsanın
idrakini yücelterek ilahi vahye ulaştığı an onun için kadir gecesi olur. Bu
geceye; iman- küfür işlerinin tefrik olunmasından dolayı belirleme gecesi
denebileceği gibi, imana ulaşılmasından dolayı da şeref gecesi
itibar edilebilir.
Beşerin idrak seviyesine yükselmesi ne kadar anlamlı ise,
idrakin ilahi duyuru ile buluşması da her hâlde en az o kadar anlamlıdır. Çünkü
bu buluşma, onu beşerî basitlikten tamamen temizleyecek ve hayatın her türlü
alanına ve hatta ötesine anlam üretme seviyesine yükseltecektir. Bunun manası,
insanın bütün evâmiriindeki karmaşaya son vermesidir.
Kevnî değil, ahlâkî karmaşaya son vermesidir.
Kadr kelimesine belirleme anlamı
tercih edenler, bir sene içinde cereyan edecek olan kevni işlerin
o gece belirlendiğini öne sürerler. Bu durumda, kadr gecesi Yahudilerin itibar
ettikleri yılbaşı (Ras-sene) gibi olur. Oysa kadr sözcüğüne
belirleme anlamı verilecek olsa bile, bunun kevn ile değil ama hidayetle ilgili
olduğu düşünülmelidir.
Nitekim Kadr Suresinde, konu kevni değildir. Aksine insanın
hidayeti mevzu bahistir. Kaldı ki “mübarek” diye tavsif edilen geceyi konu
edinen ayetin siyakında da, Ramazan ayını konu edinen ayetin siyakında da kevni
işler değil hep hidayet mevzu bahistir.
Kısaca; daha önce temas ettiğimiz gibi “kadir gecesi”
takvimden muayyen bir zaman değildir. Senenin her vaktinde, hidayet güneşinin
doğmasıyla tecelli eder. Bu doğuşun da insanın gayretine bağlı olarak, nefis
tezkiyesi ve irade terbiyesi ile elbette sıkı bir ilişkisi vardır.
Müfessir Kuşeyrî o geceyi “Allah’ın,
dostları için rahmet takdir ettiği, abidlerin kendi kıymetlerini buldukları,
ariflerin mabutlarının kadrine şahit oldukları gece” diye nitelemektedir.
Bu husus, tıpkı Hadislerde işaret edildiği gibidir. Belki de
gündüzleri saim olarak geçirilen bir Ramazan ayının gecelerinde kaim olanlar, o
anı idrak ederler. Başka Hadislerde dendiği gibi belki de abidler, önceyi
silen afv dilekleri ile bu geceyi ihya ederler. Belki de başka
bir hadiste işaret edildiği gibi Mülk suresini okuyanlar o ana hayat vermiş
olurlar. Kadir gecesini bulamayanların itirafı o surededir:
“Eğer dinlemiş veya akletmiş olsaydık,
çılgın alevli cehennemlikler arasında olmazdık.”
Peygamberin tebliğ ettiği risalete kulak verseydik
kurtulurduk. Ya da hanif olarak (özgürce) akletseydik kurtulurduk. Çünkü o
zaman Allah bize kalemle öğretmiş olurdu. Bilmediklerimizi bize öğretmiş
olurdu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder