KIZIL SURAT \ AHMET BAYDAR
(Mesed Suresi)
“Tanrı, Muhammed’in söylemesine göre, Ebu Leheb’i kendisine
muhatap edinerek ona beddualar etmektedir. Sadece onu değil fakat onun karısını
da, “odun taşıyıcı” ya da “odun hammalı” diyerek aşağılamaya çalışmakta ve
onunla “hurma lifinden örülmüş bir ip de güzelim boynunda” diyerek alay
etmektedir…” (İ.A)
Abduluzzâ, Hz. Muhammed’in amcasıdır. Mekke site devletinde,
Kâbe ziyaretçilerine hizmet veren bir bakandır. Hanımı Arvâ ise meşhur Ebu
Süfyan’ın kız kardeşidir. Bu ünlü çiftin iki oğlu, Hz. Muhammed’in iki kızıyla
evlidir. Yani Abduluzza, Hz. Muhammed’in hem akrabası, hem hısmı, hem yakın
komşusudur. Aileler de doğal olarak dosttur. Fakat ilahi davet başlayınca
Abdül’uzzâ ve eşi, risalete karşı açıkça savaş ilan ederler. Oğullarına da Hz.
Muhammed’in kızlarını boşamalarını emrederler.[1] Eski
dostlukların yerini de şiddetli bir adavet alır. Bu düşmanlığı sürmekte iken
Abduluzzâ, hicretin ikinci yılında ölür.[2]
Kur’an-ı Kerim, onun ölümüne Mesed Suresinde işaret eder.
Kendisinin de eşinin de ateşe gireceğini bildirir. Ne var ki bütün rivayetler
Mesed Suresi’nin, Hicretten çok önce nazil olduğunda ittifak etmektedir.
Dolayısıyla Kur’an-ı Kerim’in, daha yaşamakta iken birisinin öldüğünü ilan
ettiği ve onu ilahi azaba mahkûm ettiği şeklinde garip bir sonuç doğmaktadır.
Kur’an’ın, kendi davetini tıkamış olamayacağından hareket edenler ise, bu
Surenin hicretin ikinci yılından sonra nazil olduğuna ihtimal vermektedirler.
Oysa bütün listelere göre bu Sure Mekkîdir. Hatta bu
rivayetleri göz ardı ederek metin tahkiki ile nüzul sırası çalışması yapanlar
da bu Sureyi Mekkî Sureler arasına yerleştirmişlerdir.[3]
Bu meselenin tahkiki için, Surenin nüzul atmosferine ve
muhtevasına bakmamız yeterlidir. Abduluzzâ’nın Safâ tepesinde ve Zülmecaz’daki
bazı çirkin saldırılar üzerine Mesed Suresinin nazil olduğu bilinmektedir.
Haberlerden birisine göre, Hz. Muhammed risaletin ilk yıllarında Zülmecaz
panayırında “Ey insanlar! Allah’tan başka tanrı yok deyiniz ki felaha
eresiniz!” diye bir konuşma yapar. Abduluzzâ da oradadır. Ona taşlayarak bacaklarını
kanatır ve şöyle seslenir: “Onun dediklerine inanmayın, o yalancı isyankârın
biridir.” [4] Bu
ve benzeri sataşmalar üzerine bu sure nazil olur:
“Ebû Leheb’in elleri kurusun. Zaten kurudu. Ona ne malı
fayda verdi, ne de kazandığı. O, bir alevli ateşe girecektir. Boynunda bükülmüş
hurma liflerinden bir ip olduğu hâlde sırtında odun taşıyarak karısı da (o
ateşe girecektir).” (Diyanet İşleri Başkanlığı)
Kur’an, bir puta izafe edilen “Abduluzzâ” ismini anmamış,[5] ona Ebu
Leheb demiştir. Lafzen “Alev babası” veya “Kızıl Surat” anlamına
gelir. Aslında bu, onun övünebileceği bir nitelemedir. Önemsiz bazı
rivayetlerde; kızıl yanaklı olduğu yahut kızdığı zaman yanakları kızardığı için
önceden de böyle anıldığı nakledilmiştir. Ancak, önceden bilinen bir lakap olsa
da, Kur’an’ın bu lafızları, onun ateşi haketmişliğine denk
düşürmek için seçtiği açıktır. Çünkü “leheb” kelimesi üçüncü ayette
onun hak ettiği ateşi nitelemektedir.[6] Bu nedenle Ebu
Leheb deyişinin anlamını yansıtabilecek en uygun kelime Cehennemlik olacaktır.
El, eski ve yenidünyada maksat, gaye ve amaç uzvudur.
İnsanın iki eli ise, zatı ve kudretidir. Ellerin kuruması (aslında kopması),
kişinin kendisini savunamaması ve mağlup olması anlamına gelir. Müfessirler,
birinci “kuruma” yı genellikle beddua, ikinci kurumayı ise haber verme şeklinde
anlamışlardır. Kur’an’da dua ve beddua ifade eden benzer formlar yok değildir.
Ancak bunların, öncelikle ihbar anlamına hamledilmesi evladır. Çünkü ilahi
kelamın değişmez tabiatı “duyurmak”tır. Nübüvvet etmek de, toplumsal öndeyi de
bulunmak, gelecekten haber vermektir. Kullanılan fiillerin dili geçmiş
sıygasında bulunması durumu değiştirmeyecek aksine teyit edecektir. Çünkü
gelecek zaman için, geçmiş zaman kipli bir fiilin kullanılması anlamı tekit
eder.[7] Bu
durum, beklenen kimsenin kesin gelişini ihbar için “geldi” denmesi gibidir. İlk
ayetteki gibi:
“Cehennemliğin iki eli koptu! (Kesin) koptu!”
Nitekim ikinci ayetteki dili geçmiş fiil sıygalarının da bir
beddua ve kahrediş sıygası taşımadığı, ittifak edilen husustur. Burada da
Cehennemliğin, din işlerinden ve panayırlardan biriktirdiği malın, ilerde
başına gelecek sonuçtan kendisini kurtaramayacağı, yine geçmiş zaman sıygasıyla
“kurtaramadı!” kesinliğinde bildirmektedir:
“Malı ve kazandığı şey, onu (bu zulüm sisteminin
çöküşünden) kurtaramadı.”
Bir kimse, doğuştan fıtri istidatlara sahip ve dünyevi bazı
kıymetlere vâris olabilir. Bunlar onun malıdır. O kimsenin kendi gayretleriyle
elde ettiği bilgilenmeler, mevkiler ve hatta çocukları ise onun kazancıdır.
Kızıl surat, hem kabilesinin ününden dolayı mala varis olmuş, hem de kendi
gayretiyle kazançlar elde etmiştir. Risalete düşmanlığının asıl sebebi, bu
mevkii kaybetme endişesidir. Ancak bu ayet, eylemlerinin onu mevkiinden
düşüreceğini ihbar etmektedir.
Kur’an üslubuna göre, her türlü uhrevi akıbetin sebebi,
insanın ısrar ettiği eylemlerdir. Yapmakta olduklarını terk ve onlara tövbe ile
bekledikleri akıbet de değişir. Ama iyi olsun kötü olsun eylemlerde ısrar etmek,
beklenen akıbeti de gerekli kılar. Bu nedenle risalete muhalefette ısrar eden
Kızıl surat için üçüncü ayette gelecek zaman sıygası zahir olur:
“Kızıl bir ateşe girecek!”
Eylemlerinde ısrar ederse kızıl bir ateşe girecek. Tıpkı
yetim malı yiyenin ateşe yaslanacağını ifade eden ayetteki gibi.[8] Bu
ihbarlar, “bu eyleminde ısrar edip tövbe etmezse” zımnî kaydına bağlıdır. Çünkü
yaşayan kimsenin, yetim malı yemekten vazgeçerek o yetimleri koruyup barındırma
imkânı vardır. Kızılsurat hakkındaki ateşe girme tehdidi de böyleydi. Eğer
risalete muhalefetten tövbe edecek olsaydı, zulümlerini terk ederek salih amel
işleyenleri müjdeleyen ayetler kapsamına girecekti.
Bu tarz düşünmeyi bize kolaylaştıran başka bir husus da
Kur’an-ı Kerim’in üslup âdetidir. Kur’an, tehditli ifadelerinde adet olarak
“ateşe girdirilmek” ten söz eder.[9] Oysa bu
ayette tehdit bulunmakla birlikte “ateşe girmek” deyimini seçmiştir. Bu ifade,
o kişinin kendi iradesinde bulunan değişim ve tövbe imkânına açıkça işaret
etmektedir.
Diğer yandan Kur’an, toplumların tutuşturduğu harp için de
“ateş” tabirini kullanmıştır.[10] Kaynamakta
olan toplumda genel akışa direnenlerin ateşe düşmesi ilahi bir yasadır.
Değişime karşı direnen Kızılsurat, öncelikle kendisini dünyevi bir ateşe atmış
olmaktadır. Onun hanımı da, bu ateşi körükleyenlerin başındadır. Bu nedenle eşi
de kendisi gibi, sebep olduğu fiil cinsiyle tecziye edilmekle tehdit
edilmiştir:
“(Toplumda fesat yaymakta olan) hanımı da, boynunda
burulmuş bir iple (o ateşe) odun taşırken.”
Amca-yeğen olmaları hasebiyle, Abduluzzâ’nın Hz. Peygamber’e
olan nefretinin, asabiyetle alakalı olamayacağı evveliyatla bilinmesi gereken
bir husustur. Daha risaletin başında gelişen düşmanlıktaki bu şiddete, dini
ihtilafın sebep olduğu da açık değildir. Bu hususu, nüzul sebebi olarak
nakledilen rivayetler de doğrulamaktadır. Fakat mali konular bu tür keskin
adavetlere sebep olabilir. Nitekim Sure de bu hususu vurgulamaktadır.
Yani Mesed Suresinin üslubu, Melik Allah’ın, elçisi
Muhammed’e zafer vadetme üslubudur.[11] Bu,
yabancı bir saldırgana kahır okuyan üslup değildir. Yakın bir akrabayı uyaran
üsluptur. Bu, bir zalime beddua etme üslubu değildir. Bir din tacirini tehdit
eden üsluptur.
Dolayısıyla bu Surenin temel konusu, risalete karşı
duranlara, daha ilk yıllardan genel bir düşmanlık ilanı değildir. Kaynayan
toplumda değişimin kaçınılmazlığını, yakın bir akraba, zengin bir lider ve
zalim bir soylu üzerinden nübüvvetle haber vermektir.
Allah, bilen ve bağışlayandır.
[1] ‘Utbe,
Rukiyye’yi boşar. O’nu Hz. Osman nikâhlar. Habeşistan’a birlikte hicret
ederler. Rukiye, Bedir savaşının vuku bulduğu ayda Medine’de vefat eder.
‘Uteybe de Ümmü Kulsûm’u boşamıştır. Hz. Osman onu da nikâhına alır. Hicretin
dokuzuncu yılında da o vefat eder. Ebu Leheb’in oğlu ‘Uteybe hiç müslüman
olmadı. ‘Utbe ve Mu’attib ise ancak Mekkenin Fethinden sonra müslüman oldular.
[2] O,
Bedir savaşına katılmamış, yerine dört bin dirhem alacağı bulunan Âs İbn
Hişâm’ı göndermiştir. Ölümü Bedir vakasından bir hafta sonradır. Eşinin kâfir
öldüğü bilinse de zamanı bilinmemektedir.
[3] Cafer
es-Sâdık’ın 5. sıraya, Osman’ın 6. sıraya, İbn Abbas’ın 7. sıraya yerleştirdiği
rivayet etmiştir. Nöldeke 3. sıraya, A. El-Câbirî 4. sıraya, İ. Derveze 6.
sıraya yerleştirmiştir. Blachér 36. sıraya yerleştirmiş olsa da bu da
Hicret’ten çok öncedir.
[4] Mefâtîhu’1-ğayb:
32/166-167; Kurtubî: el-Câmi’: 20/236; İbn Ke§îr, Tfefsîr: 4/565; el-Isâbe:
1/509
[5] Abduluzzâ,
“Uzzâ” adlı putun kulu demektir.
[6] Nitekim
bazı Müfessirler de, bu lafızla meşhur künyenin değil, onun ateşi hak
etmişliğinin kast edildiğini söylemişlerdir. İsfehânî, Garîbu’l-Kur’an.
[7] Nitekim
Kur’an üslubunda, bu sıyga ile geleceği haber veren çok örnekler vardır. (أَتَىٰ
أَمْرُ اللَّهِ فَلَا تَسْتَعْجِلُوهُ Nahl 16/1) ayetinde olduğu gibi.
[8] (إِنَّ
الَّذِينَ يَأْكُلُونَ أَمْوَالَ الْيَتَامَىٰ ظُلْمًا إِنَّمَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ
نَارًا وَسَيَصْلَوْنَ سَعِيرًا Nisâ 4/10)
[9] Müddessir
74/26, Nisâ 4/56, 115. Nûh 71/25.
[10] “Onların
arasına kıyamete kadar sürecek düşmanlık ve kin saldık. Savaş ateşini ne zaman
körükleseler Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar. Allah
bozguncuları sevmez.” Mâide 5/64
[11] Mushafta,
Nasr Suresinden hemen sonra gelmesi de orada dile getirilen zaferi tavzih ve
tekit etmektedir. Resmi sıralama ile sanki “Rabbın sana zafer verdi, senin
düşmanını da helak etti” denmiş olmaktadır. Hamîduddîn Ferâhi, Sûretu’l-Leheb.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder