16 Kasım 2019 Cumartesi

KIZIL SURAT \ AHMET BAYDAR (Mesed Suresi)


KIZIL SURAT \ AHMET BAYDAR
 (Mesed Suresi)
“Tanrı, Muhammed’in söylemesine göre, Ebu Leheb’i kendisine muhatap edinerek ona beddualar etmektedir. Sadece onu değil fakat onun karısını da, “odun taşıyıcı” ya da “odun hammalı” diyerek aşağılamaya çalışmakta ve onunla “hurma lifinden örülmüş bir ip de güzelim boynunda” diyerek alay etmektedir…” (İ.A)
Abduluzzâ, Hz. Muhammed’in amcasıdır. Mekke site devletinde, Kâbe ziyaretçilerine hizmet veren bir bakandır. Hanımı Arvâ ise meşhur Ebu Süfyan’ın kız kardeşidir. Bu ünlü çiftin iki oğlu, Hz. Muhammed’in iki kızıyla evlidir. Yani Abduluzza, Hz. Muhammed’in hem akrabası, hem hısmı, hem yakın komşusudur. Aileler de doğal olarak dosttur. Fakat ilahi davet başlayınca Abdül’uzzâ ve eşi, risalete karşı açıkça savaş ilan ederler. Oğullarına da Hz. Muhammed’in kızlarını boşamalarını emrederler.[1] Eski dostlukların yerini de şiddetli bir adavet alır. Bu düşmanlığı sürmekte iken Abduluzzâ, hicretin ikinci yılında ölür.[2]
Kur’an-ı Kerim, onun ölümüne Mesed Suresinde işaret eder. Kendisinin de eşinin de ateşe gireceğini bildirir. Ne var ki bütün rivayetler Mesed Suresi’nin, Hicretten çok önce nazil olduğunda ittifak etmektedir. Dolayısıyla Kur’an-ı Kerim’in, daha yaşamakta iken birisinin öldüğünü ilan ettiği ve onu ilahi azaba mahkûm ettiği şeklinde garip bir sonuç doğmaktadır. Kur’an’ın, kendi davetini tıkamış olamayacağından hareket edenler ise, bu Surenin hicretin ikinci yılından sonra nazil olduğuna ihtimal vermektedirler.
Oysa bütün listelere göre bu Sure Mekkîdir. Hatta bu rivayetleri göz ardı ederek metin tahkiki ile nüzul sırası çalışması yapanlar da bu Sureyi Mekkî Sureler arasına yerleştirmişlerdir.[3]
Bu meselenin tahkiki için, Surenin nüzul atmosferine ve muhtevasına bakmamız yeterlidir. Abduluzzâ’nın Safâ tepesinde ve Zülmecaz’daki bazı çirkin saldırılar üzerine Mesed Suresinin nazil olduğu bilinmektedir. Haberlerden birisine göre, Hz. Muhammed risaletin ilk yıllarında Zülmecaz panayırında “Ey insanlar! Allah’tan başka tanrı yok de­yiniz ki felaha eresiniz!” diye bir konuşma yapar. Abduluzzâ da oradadır. Ona taşlayarak bacak­larını kanatır ve şöyle seslenir: “Onun dediklerine inanmayın, o yalancı isyankârın biridir.” [4] Bu ve benzeri sataşmalar üzerine bu sure nazil olur:
“Ebû Leheb’in elleri kurusun. Zaten kurudu. Ona ne malı fayda verdi, ne de kazandığı. O, bir alevli ateşe girecektir. Boynunda bükülmüş hurma liflerinden bir ip olduğu hâlde sırtında odun taşıyarak karısı da (o ateşe girecektir).” (Diyanet İşleri Başkanlığı)
Kur’an, bir puta izafe edilen “Abduluzzâ” ismini anmamış,[5] ona Ebu Leheb demiştir. Lafzen “Alev babası” veya “Kızıl Surat” anlamına gelir. Aslında bu, onun övünebileceği bir nitelemedir. Önemsiz bazı rivayetlerde; kızıl yanaklı olduğu yahut kızdığı zaman yanakları kızardığı için önceden de böyle anıldığı nakledilmiştir. Ancak, önceden bilinen bir lakap olsa da, Kur’an’ın bu lafızları, onun ateşi haketmişliğine denk düşürmek için seçtiği açıktır. Çünkü “leheb” kelimesi üçüncü ayette onun hak ettiği ateşi nitelemektedir.[6] Bu nedenle Ebu Leheb deyişinin anlamını yansıtabilecek en uygun kelime Cehennemlik olacaktır.
El, eski ve yenidünyada maksat, gaye ve amaç uzvudur. İnsanın iki eli ise, zatı ve kudretidir. Ellerin kuruması (aslında kopması), kişinin kendisini savunamaması ve mağlup olması anlamına gelir. Müfessirler, birinci “kuruma” yı genellikle beddua, ikinci kurumayı ise haber verme şeklinde anlamışlardır. Kur’an’da dua ve beddua ifade eden benzer formlar yok değildir. Ancak bunların, öncelikle ihbar anlamına hamledilmesi evladır. Çünkü ilahi kelamın değişmez tabiatı “duyurmak”tır. Nübüvvet etmek de, toplumsal öndeyi de bulunmak, gelecekten haber vermektir. Kullanılan fiillerin dili geçmiş sıygasında bulunması durumu değiştirmeyecek aksine teyit edecektir. Çünkü gelecek zaman için, geçmiş zaman kipli bir fiilin kullanılması anlamı tekit eder.[7] Bu durum, beklenen kimsenin kesin gelişini ihbar için “geldi” denmesi gibidir. İlk ayetteki gibi:
“Cehennemliğin iki eli koptu! (Kesin) koptu!”
Nitekim ikinci ayetteki dili geçmiş fiil sıygalarının da bir beddua ve kahrediş sıygası taşımadığı, ittifak edilen husustur. Burada da Cehennemliğin, din işlerinden ve panayırlardan biriktirdiği malın, ilerde başına gelecek sonuçtan kendisini kurtaramayacağı, yine geçmiş zaman sıygasıyla “kurtaramadı!” kesinliğinde bildirmektedir:
“Malı ve kazandığı şey, onu (bu zulüm sisteminin çöküşünden) kurtaramadı.”
Bir kimse, doğuştan fıtri istidatlara sahip ve dünyevi bazı kıymetlere vâris olabilir. Bunlar onun malıdır. O kimsenin kendi gayretleriyle elde ettiği bilgilenmeler, mevkiler ve hatta çocukları ise onun kazancıdır. Kızıl surat, hem kabilesinin ününden dolayı mala varis olmuş, hem de kendi gayretiyle kazançlar elde etmiştir. Risalete düşmanlığının asıl sebebi, bu mevkii kaybetme endişesidir. Ancak bu ayet, eylemlerinin onu mevkiinden düşüreceğini ihbar etmektedir.
Kur’an üslubuna göre, her türlü uhrevi akıbetin sebebi, insanın ısrar ettiği eylemlerdir. Yapmakta olduklarını terk ve onlara tövbe ile bekledikleri akıbet de değişir. Ama iyi olsun kötü olsun eylemlerde ısrar etmek, beklenen akıbeti de gerekli kılar. Bu nedenle risalete muhalefette ısrar eden Kızıl surat için üçüncü ayette gelecek zaman sıygası zahir olur:
“Kızıl bir ateşe girecek!”
Eylemlerinde ısrar ederse kızıl bir ateşe girecek. Tıpkı yetim malı yiyenin ateşe yaslanacağını ifade eden ayetteki gibi.[8] Bu ihbarlar, “bu eyleminde ısrar edip tövbe etmezse” zımnî kaydına bağlıdır. Çünkü yaşayan kimsenin, yetim malı yemekten vazgeçerek o yetimleri koruyup barındırma imkânı vardır. Kızılsurat hakkındaki ateşe girme tehdidi de böyleydi. Eğer risalete muhalefetten tövbe edecek olsaydı, zulümlerini terk ederek salih amel işleyenleri müjdeleyen ayetler kapsamına girecekti.
Bu tarz düşünmeyi bize kolaylaştıran başka bir husus da Kur’an-ı Kerim’in üslup âdetidir. Kur’an, tehditli ifadelerinde adet olarak “ateşe girdirilmek” ten söz eder.[9] Oysa bu ayette tehdit bulunmakla birlikte “ateşe girmek” deyimini seçmiştir. Bu ifade, o kişinin kendi iradesinde bulunan değişim ve tövbe imkânına açıkça işaret etmektedir.
Diğer yandan Kur’an, toplumların tutuşturduğu harp için de “ateş” tabirini kullanmıştır.[10] Kaynamakta olan toplumda genel akışa direnenlerin ateşe düşmesi ilahi bir yasadır. Değişime karşı direnen Kızılsurat, öncelikle kendisini dünyevi bir ateşe atmış olmaktadır. Onun hanımı da, bu ateşi körükleyenlerin başındadır. Bu nedenle eşi de kendisi gibi, sebep olduğu fiil cinsiyle tecziye edilmekle tehdit edilmiştir:
“(Toplumda fesat yaymakta olan) hanımı da, boynunda burulmuş bir iple (o ateşe) odun taşırken.”
Amca-yeğen olmaları hasebiyle, Abduluzzâ’nın Hz. Peygamber’e olan nefretinin, asabiyetle alakalı olamayacağı evveliyatla bilinmesi gereken bir husustur. Daha risaletin başında gelişen düşmanlıktaki bu şiddete, dini ihtilafın sebep olduğu da açık değildir. Bu hususu, nüzul sebebi olarak nakledilen rivayetler de doğrulamaktadır. Fakat mali konular bu tür keskin adavetlere sebep olabilir. Nitekim Sure de bu hususu vurgulamaktadır.
Yani Mesed Suresinin üslubu, Melik Allah’ın, elçisi Muhammed’e zafer vadetme üslubudur.[11] Bu, yabancı bir saldırgana kahır okuyan üslup değildir. Yakın bir akrabayı uyaran üsluptur. Bu, bir zalime beddua etme üslubu değildir. Bir din tacirini tehdit eden üsluptur.
Dolayısıyla bu Surenin temel konusu, risalete karşı duranlara, daha ilk yıllardan genel bir düşmanlık ilanı değildir. Kaynayan toplumda değişimin kaçınılmazlığını, yakın bir akraba, zengin bir lider ve zalim bir soylu üzerinden nübüvvetle haber vermektir.
Allah, bilen ve bağışlayandır.

[1] ‘Utbe, Rukiyye’yi boşar. O’nu Hz. Osman nikâhlar. Habeşistan’a birlikte hicret ederler. Rukiye, Bedir savaşının vuku bulduğu ayda Medine’de vefat eder. ‘Uteybe de Ümmü Kulsûm’u boşamıştır. Hz. Osman onu da nikâhına alır. Hicretin dokuzuncu yılında da o vefat eder. Ebu Leheb’in oğlu ‘Uteybe hiç müslüman olmadı. ‘Utbe ve Mu’attib ise ancak Mekkenin Fethinden sonra müslüman oldular.
[2] O, Bedir savaşına katılmamış, yerine dört bin dirhem alacağı bulunan Âs İbn Hişâm’ı göndermiştir. Ölümü Bedir vakasından bir hafta sonradır. Eşinin kâfir öldüğü bilinse de zamanı bilinmemektedir.
[3] Cafer es-Sâdık’ın 5. sıraya, Osman’ın 6. sıraya, İbn Abbas’ın 7. sıraya yerleştirdiği rivayet etmiştir. Nöldeke 3. sıraya, A. El-Câbirî 4. sıraya, İ. Derveze 6. sıraya yerleştirmiştir. Blachér 36. sıraya yerleştirmiş olsa da bu da Hicret’ten çok öncedir.
[4] Mefâtîhu’1-ğayb: 32/166-167; Kurtubî: el-Câmi’: 20/236; İbn Ke§îr, Tfefsîr: 4/565; el-Isâbe: 1/509
[5] Abduluzzâ, “Uzzâ” adlı putun kulu demektir.
[6] Nitekim bazı Müfessirler de, bu lafızla meşhur künyenin değil, onun ateşi hak etmişliğinin kast edildiğini söylemişlerdir. İsfehânî, Garîbu’l-Kur’an.
[7] Nitekim Kur’an üslubunda, bu sıyga ile geleceği haber veren çok örnekler vardır. (أَتَىٰ أَمْرُ اللَّهِ فَلَا تَسْتَعْجِلُوهُ Nahl 16/1) ayetinde olduğu gibi.
[8] (إِنَّ الَّذِينَ يَأْكُلُونَ أَمْوَالَ الْيَتَامَىٰ ظُلْمًا إِنَّمَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ نَارًا وَسَيَصْلَوْنَ سَعِيرًا Nisâ 4/10)
[9] Müddessir 74/26, Nisâ 4/56, 115. Nûh 71/25.
[10] “Onların arasına kıyamete kadar sürecek düşmanlık ve kin saldık. Savaş ateşini ne zaman körükleseler Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar. Allah bozguncuları sevmez.” Mâide 5/64
[11] Mushafta, Nasr Suresinden hemen sonra gelmesi de orada dile getirilen zaferi tavzih ve tekit etmektedir. Resmi sıralama ile sanki “Rabbın sana zafer verdi, senin düşmanını da helak etti” denmiş olmaktadır. Hamîduddîn Ferâhi, Sûretu’l-Leheb.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder