HAZRET NOKTAİNAZARINDAN KADIN \ AHMET BAYDAR
Eski efsaneler, kadının yaratılışı konusunda sessiz
kalmaktadır. Afrodit, Yunan mitolojisinde aşk ve güzellik tanrıçasıdır. Onun
deniz dalgalarının köpüklerinden doğduğunu kaydeden anlatılar, bütün kadınların
yaratılışını izah sadedinde değildir. Öyle görünüyor ki Kybele ve benzeri
adlarla anılan tanrıça efsaneleri de kadının kökeniyle değil, onun verimliliği
ve doğurganlığıyla ilgilidir.
Kadın cinsinin yaratılışı hakkında ilk açıklamayı Eski Ahit
dile getirmektedir. Tevrat’a göre, kadın erkeğin yalnızlığını gidermek üzere,
onun eğe (kaburga) kemiğinden, [1] ama erkeğe eşit olarak ve onun suretinde
yaratılmıştır. [2] Ama Tevrat yine de, erkeği kadına hâkim olarak
göstermektedir. Çünkü kadın, erkekten alınmış bir parçadır ve ondan sonra
gelmektedir. [3]
Yeni Ahit’e göre de, kadınlar, erkekler için yaratıldığından
erkekler baştır. Bu nedenle kadınlar, tıpkı Tanrı’ya bağlı oldukları gibi
kocalarına bağlı olmalıdırlar. [4] Bununla birlikte erkeğin de ona karşı
yükümlülükleri vardır. Mesela bir erkeğin karısını boşaması yahut bundan sonra
bir dulla evlenmesi zina sayılır. En iyisi hiç evlenmeden bekâr yaşamalıdır.
[5] Bu nedenle bazı Hıristiyan ilahiyatçılar, cinselliği kötü bir unsur olarak
telakki etmişlerdir. Bu bakışın sebebi, Cennet’te Havva’nın Âdem’e gösterdiği
ağacın, [6] kadınla erkek arasındaki cinsî yaklaşmadan kinaye olarak ele
alınmasıdır. Bu zihniyet, ruhbanlık anlayışını beslemiş ve üzerine kadının,
erkeği baştan çıkartan bir günahkâr olduğu yorumu eklenmiştir. Artık diğer bazı
düşünürlerin çıkıp da, kadınla nikâhlanmayı ve onunla ilişkiye girmeyi zorunlu
birer kötülük olarak görmesi hiç de zor olmamıştır. Hatta kimi Azizler, daha da
ileri giderek meşru ilişkiyi günah saymışlardır.
Bu durumda bir Hıristiyan için tek çare, dünyayı bekârlar
manastırı yapmaya gayret etmektir. Zaten Meryem Ana da bekârdır ve çocuğunu
cinsi bir ilişkiye girmeden doğurmuştur.
Kur’an-ı Kerim’e gelince. Kur’an, kadının da erkeğin de tek
bir öz (nefs) den yaratıldıklarını belirtir[7] ve bir insan olması yönüyle de,
bir kul olması yönüyle de, kadını erkekten ayırmaz. Bu ikili İslam’da sadece,
aile liderliği gibi yetkisel ve miras gibi yöresel-hukuki bazı konularda ayrı
tutulmuşlardır. Kadın-erkek arasındaki fıtri alakanın, meşru yollarla cinsel
ilişkiye dönüşmesini de Kur’an, müspet görmüş, hatta evlenmeyi teşvik etmiş,
nikâhı kolaylaştırmıştır.
Ne var ki kadın-erkek arasındaki alaka, kimi zaman sonu
düşünülmeyen, sonuna kadar süren, bir sevgiye dönüşebilmekte ve bu yönüyle,
Allah sevgisini tehdit edebilmektedir. İşte bu nedenle Kur’an, kadın-erkek
arasındaki alakayı, diğer bazı meşru sevgiler arasında, [8] gösterirken, zımnen
bunun Allah’ı kavuşmayı unutturmaması gerektiği uyarısında da bulunmuştur. [9]
İşte, “Allah sevgisi” ile “kadın sevgisi” arasındaki bu
ilişki, Kelam ilminin fonksiyonunu büyük ölçüde Tasavvuf’a devrettiği
asırlarda, Müslüman düşünürlerin gündemine oturur. Tasavvuf’un kısmen
Kelamileştiği bu dönemlerde[10] Kur’an dilindeki “sevgi” (hubb) kavramı, yerini
başka bir Arapça kelime olan “aşk”a bırakır. Artık edip ve şairler, “Allah
sevgisi” yerine, Kur’an ve hadiste bulunmayan “Allah aşk”ından söz eder. Sofi
düşünürler, bütünüyle “kadın aşkı” ile “ilahi aşk” arasındaki benzerliğe
yoğunlaşırlar. Şairler, bütün kadın isimlerini Leyla ile, Allah’ın bütün
isimlerini de Mevla ile temsil eden metaforik bir aşkı terennüm etmeye
başlarlar. Felsefe rengi almış Kelam’ın ve donmuş Fıkhın seyirci kaldığı bu
süreç hız kesmeden günümüze kadar gelir.
Çağdaş bir şairimiz, “Bir de bakalım Leyla köşesinden, aşkın
kadın adlı penceresinden” derken “sevgi” çoktan “aşk”a dönüşmüş, ardından
“beşeri” ve “ilahi” diye ikiye ayrılmış, bütün kadınlar Leylâ, Tanrı da Mevlâ
olmuştur. Bize yüz yıl öncesinden seslenen bir halk şairi de, “Mevlâ’ya şeklen
âşık olanlar, surette kâkül-ü Leylâ’yı bilemezler” diyerek, Leylâ’yı
anlamayanların, Mevlâ inançlarının da aslında yanlış bir mecrâda seyretmekte
olduğunu dile getirmiştir. O kadar ki, Leylâ-Mevlâ ikilisi, kimi zaman iç içe
geçer. Bursalı Şâir İsmail Beliğ’in[11] şu beytinde olduğu gibi:
“sakın sen kûy-i cânânı uzak dur
sanma ey mecnûn
seher yola giren âşık
gece leylâda akşamlar”
Burada Leylâ, arkasından aşkı deliliğe varmış bir mecnunun
koştuğu bir kadın mı, yoksa dünyaya gözünü kapatmış bir dervişin benliğini
kuşatan Tanrı mı olduğu gayri muayyendir. Bir okuyuşa göre; “Mecnun! Sen
cânânın yurdunu uzaktır sanmayasın, seherde âşık olan, gece Leylâ’da akşamlar”
anlamı bulunur. Bu durumda Leylâ bir dilberdir. Başka bir okuyuşa göre ise,
“Leylâ” mecazıyla “Mevlâ” ya geçilir ve bu yolun çok çileli olduğuna dikkat
çekilir. Beytin anlamı da şöyle olur o zaman: “Mecnun dikkat edesin ha! Cânânın
yurdu uzaktır. Seherde âşık olur olmaz, hemen Leylâ’da akşamlayacağını sanma.”
Bu yaklaşımın temelini bulmak için, geriye gitmek, on üçüncü
asır Anadolu’suna; Eskişehir’e, inmek gerekir. Burada Yunus Emre, “Leylâ,
Leylâ” diyenin sonunda Mevlâ’ya kavuşacağını dillendirir. Konya’da geçtiği
anlatıla gelen bir menkıbe de oldukça açıklayıcıdır. Mevlana, bir gün Tebrizli
Şems’in ziyaretine gider. Kapıyı açtığında bakar ki Şems, Kimya hatunla
uygunsuz vaziyettedir. Kimya hatun, ismi ileride karmaşık olaylarda
zikredilecek olan güzel bir cariyedir. Mevlana, araladığı kapıyı yavaşça
kapatır ve döner. Aradan yeterli bir süre geçtikten sonra tekrar gelir Şems’in
kapısına. Aralayıp bakar. Şems yalnızdır bu sefer. Mevlana, üstadı Şems’in
yanına girer ve bir süre önce Kimya hatunu da burada gördüğünü zannettiğini
söyler. Şems de ona “O gördüğün Kimya suretinde tecelli eden Tanrı’ydı” der.
Tebrizli Şems’i ve Celaleddin Rûmî’yi tahfif amacıyla da
söylenegelen bu menkıbe, aslında kadın konusunda üzerinde durulmaya değer bir
düşünme tarzını yansıtmaktadır.
Sofi düşünürlerin dilinde, her varlık, Yaradan’ın
isimlerinin birer tezahürdür. Bu tezahürlerin en yoğun olarak zuhur ettiği
varlık ise, kuşkusuz, Allah’ın kendisine halife olarak belirlediği insandır.
Diğer varlıklara nispet edildiklerinde, kadın ve erkek, bu mazhariyette eşit
gibidirler. Ancak, varlıkların en sonunda yaratılan Âdem, kâinatın bir anlamda
özeti olduğu gibi, kadın da Âdem’den sonra yaratılarak onun özeti olmuştur. Bu
nedenle, ikili arasındaki eşitlik bazı sofilerin dilinde kadın lehine
değişebilmektedir.
O kadar ki İmam Rabbani (es-Serhendi[12]), bir kadının her
yanında görülen tezahürlerin, Allah’ın görülmesi mümkün olan en üst düzeydeki
tezahürleri olduğunu söyleyecek kadar ileri gider. Şeyhine yazdığı bir mektupta
aynen şöyle demektedir:
“Bu tarikat edeplerine dair işlere devam ettiğim sırada, tam
manası ile her şeyden ayrı bir manada, Yüce Allah’ın Zahir ismine bir zuhur
yeri olma şerefine erdim. Bütün eşyada, tek tek bu tecelliyi gördüm, özellikle
kadınların kisvesinde. Hatta ayrı ayrı her yanlarında. Bu kadınlar zümresine o
kadar ram oldum ki anlatamam.” [13]
Ancak, Sofî düşünürlerin kadınlarda gördüğü bu tanrısal
tezahürler, erkeği cezbeden güzelliklerinde yahut dişiliklerinde aranmamalıdır.
İmam Rabbani’nin, başka bir mektubunda yine şeyhine şunları yazdığını
görüyoruz:
“Bu yaratılış mertebelerinde zuhur eden tezahürlerden
bazılarını; bundan önceki mektuplarımda bildirmiştim. Onlardan sonraki
tecelliler, külli sıfatları özünde toplayan zorunluluk mertebesinde zuhur etti.
Hem de; yüzü kap kara, kötü bir kadın suretinde göründü. Daha sonra da, birlik
mertebesinde tecelli etti. Uzun boylu bir erkek suretinde göründü.” [14]
İmam Rabbani, bu bakış açısıyla, Tasavvuf düşünce dünyasında
elbette yalnız değildir. Ondan önce Celaleddin Rumî de bir manzumesinde,
“Kadın, Tanrı ışığıdır, sevgili değil; sanki yaratıcıdır;
kadın yaratılmış değil” [15]
diyerek kadın-tanrı benzerliğine vurgu yapar.
Bu hususta en açık ve belki de en ileri sözler söyleyen ise
elbette İbn Arabi’dir. [16]
Kadının konumuna kendisine göre bir çerçeve çizdikten sonra
şöyle der:
“Her kim, kadınlara bu sınır içerisinde sevgi duyacak
olursa, bu ilahi bir sevgidir” [17]
Bu tür yaklaşımları doğru kavramanın en sağlıklı yolu,
herhâlde bu konuda öncü sayılabilecek İbn Arabi’ye ve düşüncelerine yakından
bakmaktır.
Çok yönlü görülen birkaç isim mütalaa dışında tutulursa,
İslam düşünce tarihinde üç ana mektepten söz edilebilir:
1- Bilgide sırf “vahy”i esas alanlar.
2- Vahye, “akıl”la bilgilenme yolunu katanlar.
3- Vahye, “keşif”le bilgilenme yolunu katanlar.
“Nass” dışında hiçbir bilgiye itibar etmeyen, yorumu dahi
ancak başka bir “nass”la yapan selef uleması birinci mektebi oluşturur. İbn
Teymiye[18] gibi, usulde selef ulemasını izleyen Kelamcılar bunlardandır.
İkinci mektebi oluşturanlar Peygamber’le birlikte Aristo’yu
başlama noktası alırlar. Doğru olanın peygambersiz de bulunabileceğini belirten
İbn Rüşd ve benzeri Meşşâî filozoflar gibi bu mektebi izleyenler vahye, aklî
yorumlar getirmenin ötesinde, aklı, bilginin ikinci kaynağı olarak
görmüşlerdir.
Üçüncü mektebe gelince. Bunlar, vahiyle birlikte keşfi, bir
anlamda Peygamber’le birlikte Eflatun’u devreye sokarlar. “Nass”a keşfe bağlı
yorumlar getirmenin dışında, kimi zaman nitelikli sezgiyi vahiymiş gibi dini
bilginin kaynağı olarak görürler. Sühreverdî benzeri İşrâkî sufiler bu mektepte
yer alır.
İbn Sina gibi çok yönlü görülen bazı düşünürleri, bu
mütalaanın dışında tutmamızın tek sebebi, onların kimi yerde bir Kelamcı, kimi
zaman sezgiye dayanan bir İşrakî, bazen de tamamen aklı önceleyen bir Meşşaî
filozof gibi konuşmalarındandır. İbn Sina’nın okuyucusu, zaman zaman Felsefeyi
yahut Sezgiciliği Dine mi, yoksa Dini Felsefeye yahut Sezgiciliğe mi yamadığını
kestiremez.
İslam düşünce dünyası, yukarıda hülasa etmeye çalıştığımız
üç zümrenin de dışında yer alan ve çok yönlülükte İbn Sina’ya da benzemeyen
bazı isimlere daha tanık olmuştur. Onları bir yönleriyle üç mektebin birisinden
düşünmek mümkün iken diğer bir yönleriyle da başkasından saymak daha isabetli
görünür. Kimi zaman bir İşrakî gibi görülse de, başka bir açıdan bakıldığında
tam bir Kelamcı sayılabilecek, Gazzalî işte böyledir. Kur’an ilimlerine irfan
katmış, Kelam ilmini de Tasavvufa yaklaştırmıştır.
Gazzalî’nin tersi bir örnek de kuşkusuz İbn Arabi’dir. O
aksine, Kur’an ilimlerini, irfan yolunun delilleri olarak kullanmıştır. Bu
hususta, delil getirme yoğunluğuna bakılırsa o ilktir. O kadar ki bir ayet
yahut hadisle hareket ettiğinde, okuyucusu başlangıçta İbn Arabi’yi tam bir
Kelamcı zannedebilir. Ama çoğu zaman vardığı son durakta, müellifin kendisini
tam bir İşrakî olarak karşıladığını görür.
İbn Arabi, çoğu zaman, varlık üzerine düşünen birisidir.
Varlığa, “vahiy” ve “keşif” diye adlandırabileceğimiz iki pencereden nazar
eder. Girdiği vadide süratle ilerlerken, ikide bir “sorumluluk” engeliyle
karşılaşsa da, sürekli aradığı “varlık” problemine “nass”a dayalı bir çözümdür.
Aslında “insanın sorumluluğu”, “varlık” meselesini konu
edinen herkesin baş sorusu olmuştur. Ancak bunu İbn Arabi kadar önemseyen,
problemliğini itiraf eden ve sonunda hayretini dile getiren başka birisi yok
gibidir. Onu izleyenler kimi zaman, bakışlarını salt sorumluluk engelini
tanımaya yönlendirdiğini bile zannedebilir. Şer’i düşünce sınırlarını bunca
zorlayan yorumlarına rağmen, İslam âleminde ona yönelmiş görülen tükenmez
rağbetin temelinde belki de bu açık sözlülüğü yatmaktadır.
Klasik dönem düşünce dünyasında, varlık üzerine konuşanların
kimileri, içinde yaşadığımız bu evreni hayal görürler. Onlara göre hiçbir şey
yoktur. Bunlar, sorumluluk anlayışına yanaşmayan “hiççiler”dir. Bir de
“ikiciler” vardır ki; kavranabilen bir de, hissedilebilen iki varlıktan söz
ederler. Bunlara göre hissedilen madde de geri planda kavranabilen ruh da
bağımsız birer tanrı gibidir. Bir insan iki ayrı Tanrıya sorumlu olamayacağı
için bunlar açısından da sorumluluk sorunu cevap bulamaz. Bir de birciler
vardır ki iki ayrı okul oluşturmuşlardır. Maddeci ve ruhçu birciler. Maddeci
birciler, her şeyin aslının, yaratıcı bir güç olduğunu kabul etmekle birlikte
“sadece sonlu vardır” diyerek netice onlar da bu hayatta sorumluluk kabul
etmezler.
Geriye ruhçu birciler mektebi kalmaktadır. Bunlara göre,
görülen bu varlık, görülemeyen, mutlak, değişmez ve ebedi olan başka bir varın
tezahürüdür. Onlara göre gerçek olan madde değil, duyu âleminden ayrı,
kavranabilir bir “idealar” âlemidir. O güneş gibi, ısıveren, ama asla
eksilmeyen Tanrı’dır. Plâton (Eflatun)[19]işte bu ruhçu bircilerdendir. Onun bu
düşünceleri zamanla, irfan yerine, felsefeyi, metafizik yerine mantığı
önceleyen akılcılar ve salt ruhçular olmak üzere iki kola ayrılır. Ruhçu
kanadın öncüsü İslam dünyasında Yunanlı Şeyh diye bilinen Plotinos’tur. [20]
Plotinos, Tanrı’nın, ruh, zekâ ve birlik olarak üç oluş halinde tezahür
ettiğine inanır. Ona göre mutlak iyiye ulaşmanın şartı da saf ahlak ve
“vecd”dir.
İşte Kabbala [21], Vedantizm [22], Brahmanizm [23], Mandeizm
[24]ve Hermetizm, [25] bu felsefeyle uyumlu öğretilerdir. Hıristiyan
gnostikleri ve Yuhannacıları da bu cümleden sayabiliriz.
Müslümanlardan Hallâc-ı Mansur, İbn Meserre, İbn Berrecan,
İbn Farız, İşrak okulunun kururcusu Sühreverdi, Dürzi teozoflar, İsmaililer ve
İhvân-ı Safâ mensupları da çoğu zaman bu mektebin izleyicileri olarak mütalaa
edilirler.
İbn Arabi’nin, varlığın açığa “çıkış”ını izah ederken
üzerinde durduğu “beş hazret” terimi de işte bu öğretiyle yakından ilgilidir.
İbn Berrecan ve İbn Farız gibi diğer bazı sofilerin de esasta beşe, bazen de
yediye ayırdıkları her bir hazret, Tanrının zatından başlayarak kademe kademe
aşağıya doğru inen tezahürleridir. Bu durumda aşağıdaki her hazret, bir
yukarıdakinden daha dar olsa da o âlemin özelliklerini yansıtan bir ayna
gibidir.
Bu öğretide, insan, diğer bütün hazretlerin özelliklerini
taşıyan son hazrettir.
Ne var ki İnsanın Tanrı’ya karşı olan sorumluluğu, bu tür
izahta da cevabını bulamaz.
Neticede esasta sorumlu tutan ile sorumlu tutulan diye iki
ayrı varlık yoktur. Çünkü Tanrı, bütünüyle insan değilse de, insan bütünüyle
Tanrının tezahürüdür. Bu muhakemede kimin kime karşı sorumlu olacağını
lafızlarla açıklamak ise imkânsız gibidir.
Bu nedenle İbn Arabi “sorumluluk” üzerine sorduğu her soruyu
“hayret” üzerine oturtmaya çalışır ve şöyle der:
“Rab Hak’tır, kul da Hak!
Ah bir bilsem! Kimdir sorumlu?
Kuldur dersen, kul diye bir şey yok,
Rab’dır dersen, Rab nasıl olur sorumlu!”
Ama İbn Arabi, burada durmaz. Sorunu çözmek için daha çok
“lügavî tefsir” yöntemiyle “nass”tan deliller arar. Arayışında açık sözlü ve
samimi görünür. Varlığı izah ederken, Tanrı’nın kendisi insan olmasa da, insan
olarak tezahür eden şeyin bir Tanrı olduğu sonucuna varmıştır. Bu nedenle, O
ona, o da O’na sorumludur der. Zaten Allah da Kur’an’da, “Beni zikredin, ben de
sizi zikredeyim” [26] demektedir.
İbn Arabi’nin bu izahları için Füsusu’l-Hikem adlı baş
eserine bakmak yeterlidir. Yine bu eserdeki İsa Fassı’nda, anlayışını bu
seviyeye yükselttiği okuyucusuna, “İsa’ya ibadet edenlerin bile, gerçekte
Tanrı’ya ibadet etmiş olduklarını” fısıldamaktan çekinmez. Çünkü Hz. İsa da,
Tanrı’nın bir “ol” emriyle “kelime” olarak açılımıdır. Bu açılım ise fiil
hâlindedir, her şey sürekli oluştadır. Allah, olmasını istediği şeye ol der,
olur. [27] Allah, şu ya da bu ırktan olmadığı için, sözü de salt bir lafız
değil, varlığın kendisidir.
Bu nedenle, “ol” hem bir emir (kelime), hem söz (kavl), hem
de bir varlık (kevn) tır.
Bunların biri Yaradan’a nispetle ne ise diğeri de odur.
Yaradan’ın kelimesi, varlığın kendisi, varlık ise Yaradan’ın kendi isimleridir.
Çünkü isimler, varlıkların deruni yapısını, tabiatını ve iç sırlarını yansıtır.
O hâlde varlık da onu açığa çıkaran “dil” de kutsaldır. Dili tahrif etmek,
yaratılanı tahrif etmek gibi şeytani bir iştir. Kelam (kavl) Hak ise,
[28]varlık (kevn) da Hak’tır. Kelam kadim ise kevn de kadim, kelam ebedi ise
varlık da ebedidir.
“Kelam” ın söylenişi böyle olduğu gibi onun yazılışı dahi
böyle olmalıdır. Kelimeler ve hatta harfler, insanı da eşyayı da etkileyen bir
güce sahiptir. Bu durum, ‘seviyorum’ sözünün, karşı cinsi etkilemesi ve kanını
hareketlendirmesi gibidir. Bu kelime, bir kâğıda yazılıp sevgiliye verilince de
yine aynı tesir oluşacaktır.
Hükümdarın etrafında pervane olan askerleri tesir altına
alırsan, hükümdarı kendine kul edersin.
“Ebced”, “cifr” ve benzeri şeylerin temeli de işte bu
anlayışa dayanır. Her unsurun bir iksiri, her iksirin de bir ilmi vardır. O
ilmi tahsil edenler, insan vücudundaki nâkıs filizleri, kemal derecesine ulaştırırlar.
Bakırı altın, demiri gümüş, taşı maden, madeni canlı, canlıyı hayvan, hayvanı
da insan yapabilirler. Bu nedenle o ilim, çocuk, hırsız ve ahlaksız gibi ehil
olmayanlara öğretilemez. Okullarda okutulmaz, kitaplarda bulunmaz.
Âdem’e öğretilen isimler, Hakkın tezahürü olan halkın
isimleridir. Tanrı onları tanınmak için halk etmiştir. “Halk” ise hem
yaratmanın kendisi ve hem de yaratılanın kendisidir. Şimdi birer tezahür olan
bu isimlerin her birini, mükemmel bir tanrı sanmak yanlıştır. Bu kabul, insanı teşbihe
götürür ve şirk olur. Oysa bütün güzel isimleri Allah’a ait bilmede tenzih
vardır ve bu yol insanı tevhide götürür.
Bu nedenle, sadece üç isme bağlanıp kalan Hıristiyanlar
yanılmaktadır. Güneşe yönelen de sonunda Allah’a yönelmiş olur. Ama sadece İsa
ve Meryem değil, çakıl taşları da Tanrı’dandır. Allah’ın kelimeleri bitmez.
Yani İsa, Âdem gibi “hazreti insan”dır. İnsan ise nihai bir
gerçektir, bütün hazretler kendisinde görülen modeldir. Bütün isimlerin tecelli
yeridir. İçinde büyük âlemler dürülmüş küçük bir âlemdir. Hata ve sevabı, iman
ve küfrü, ilim ve cehli, ruh ve maddeyi “ünsiyet” edebilen kapsayıcı bir
âlemdir. Tanrının, hayat, ilim, semi, basar, irade, kudret ve tekvin sıfatları
onda birleşmiştir. O hem cam gibi beşer ve hem de ışık gibi âdem tabiatlıdır.
Görünüşte ayrı olan iki varlık alanı, tam olarak ona yansımıştır. İki deniz,
onda birleşmiş, “elif” ve “nun” sadece onun dilinde “ene” kelimesini
oluşturmuştur.
Bir Tanrı konuşabilmektedir, bir de Âdem.
Bu nedenle, Âdem meleklere peygamberlik edip (enbee) bütün
isimleri onlara bildirmiştir. Evren, şişman, zayıf, uzun, kısa vs. gösteren
tezahür aynalarının sarayıdır. Âdem, işte bu sarayda Allah’ı tam yansıtan bir
tür aynadır. Hakk’ın suretindedir, onun halifesi yani vekilidir.
Âdem’in bedeni, halifelik yapacağı bu evrenin fizik yapısına
uygun olarak çamurdan yapılmıştır. Bir halife olarak, bütün varlıkların muhtaç
olduğu özelliklerle donatılmıştır. Dışı böyle olduğu hâlde, içi başka bir âlemi
yansıtır. Tanrı kendi ruhundan üfürmüştür. Bu nedenle içi Hakk’ın işitmesi ve
görmesiyle inşa olunmuştur diyebiliriz.
Nitekim İbn Arabi, Füsus’ta “Âdem, hem halk hem de Hak’tır”
demektedir.
Kur’an’da “Ey İnsanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden
yarattık” diye başlayan bir ayet, “Allah indinde en üstün olanınız takvada en
ileri olanınızdır” şeklinde son bulur. [29] İbn Arabi’ye göre, kadın ve erkeğin
bu eşitliği, insan cinsine dâhil bulunmaları cihetiyledir. Nitekim ayet de
insan cinsine hitap etmektedir. Yoksa kadın elbette erkek gibi değildir. Çünkü
kadında, bir aşağıda olma durumu söz konusudur. Zaten, hükmen ve duyumsal
olarak erkeğin altında olmasından dolayı da alçak gönüllüdür.
Kocası bulunmayan bir kadından doğan İsâ (as.) ın alçak
gönüllülüğü de bundandır. Hz. İsâ, tevazuunun gereği olarak, kendilerine bir
tokat atılacak olsa, tokat atan kimseye karşı gelmemelerini, öbür yanaklarını
çevirmelerini ve kısas istememelerini bir şeriat kılmıştır.
Hz. İsa’nın işte bu mütevazı davranışı, kendisine annesi
yönünden gelmektedir.
Her dilde, bir kavram için, kısmi eş anlamlı sözcükler
konmuş olabilir. Türkçedeki bayan, hanım, kadın ve karı sözcükleri böyledir.
Aslında “şişek”, kuzulama dönemine henüz girmiş iki yaşında koyun demek olduğu
hâlde, Anadolu’da kimi yörelerde, evlenmemiş genç kızlara şişek dendiği
bilinmektedir. Bunları, çağrıştırdıkları anlam farklılıkları nedeniyle yerine
göre kullanırız. Arapçada da, “nisâ”, “ünsa” ve “mer’e” sözcükleri kadın
anlamında kısmî eş anlamlıdır. Aynı anlam için konmuş olsalar da bağlamlarına
göre farklı çağrışımları olacağı muhakkaktır. Koyun anlamındaki “na’ce” ve
“ganem” de böyledir. “Ganem”, salt koyun anlamında kullanıldığı hâlde, “na’ce”
sözcüğü bulunduğu kümede mecaz olarak kadın anlamına da gelmektedir.
Arapçada, ilişkilerinin cinsine göre erkek ve kadın
anlamında farklı kelimeler kullanılır. “el-Mer’ü” erkek, “el-mer’etü” kadın
demektir. “er-Racül” ve “en-nisâ” sözcükleri de, erkek-kadın karşılığındadır.
“Zeker” ve “ünsâ” kelimeleri de böyledir. Son iki isim, Kur’an’da, bu ikilinin
erkeklik ve dişiliklerine göre bir adlandırmadır. [30]
İbn Arabi’ye göre, Kur’an’ın, kadın için kullandığı “nisâ”
kelimesi, sözlükte “sonradan gelen” anlamında, [31] yaratılışta erkeğe
nispetle, “sonradan olan kadın” demektir. İşte erkek ve kadın arasındaki
ilişkilere bu noktadan bakıldığında ikisi de insandır. Ama öncelik ve
sonralıktan dolayı aralarında bir rekabet hissi vardır. Bu nedenle Tanrı,
önceden olan erkeği (rical) sonradan olan kadına (nisâ) başkan (kavvâm)
seçmiştir. [32] İkisinin insan olarak yeryüzünde halife oluşu gibi, erkek cinsi
de, bir anlamda kadın cinsinin halifesidir.
Ancak diğer yandan da bu iki cins, birbirlerinden olmaları
cihetiyle, aralarındaki beşeri arzuların hepsini geride bırakan şiddetli bir
bütünleşme arzusu içindedirler. Çünkü biri erkek (zeker), diğeri de dişi (ünsa)
dir. Birleşmeleriyle yeni halifeler meydana getireceklerdir.
İşte bu şiddetli arzular İbn Arabi’nin kadına bakışında
başka bir anlam kazanmaktadır.
Allah, Âdem’e şevk duymaktadır. Allah’ın bu şevki sonunda kendisinedir.
Çünkü onu kendi suretinde yaratıp sonra da kendi ruhundan üflemiştir. Kadının
durumu da tıpkı böyledir. Allah, Âdem’den, kendisi suretinde ve iştiyak
duyacağı bir kişi ortaya çıkarıp ona “nisâ” demiştir. İşte bu nedenle kadın,
erkeği vatanı gibi, erkek de onu kendi parçası gibi ister. Kadının adet olarak;
erkek evine gelin olarak gitmesi, erkeğin de; onu kuşatmak, korumak hatta onun
sahibi olmak istemesi bundandır.
İbn Arabi’ye göre, sevginin yönü, varlığı kendisinden olana
dönüktür. Hâl böyle olunca, erkek, varlığı kendisinden olan Hakk’ı, kadın da
varlığı kendisinden olan erkeği sever.
Kadınlar, erkeklere sevdirildi ve onlar da kadınlara şevk
duydu. Bu, bütünün kendi parçasını çekmesi türündendir. İnsanın Hakk’ın
zuhurunun bir kısmı olması gibi, kadının da, erkeğin bir parçası olmasından
dolayıdır.
Allah, kendi sureti üzere olan insanı nasıl seviyorsa,
kadınları da erkeklere öyle sevdirdi.
İşte bu nedenledir ki Hz. Peygamber bir hadislerinde, “Bana
dünya(nız)dan üç şey sevdirildi” demiş, [33] “severim” dememiştir. Daha sonra
da sırayla güzel kokuyu ve namazı anmış ardından da namazın gözünün aydınlığı
kılındığını söylemiştir.
Peygamber (as.) ilk olarak kadınları anmış ve namazı en sona
bırakmıştır.
Çünkü insanın kendisini bilmesi Rabbini bilmesinden önce
gelir. Rabbini bilmesi de, zaten kendini bilmesinin sonucudur. Kendisini
bilmeyen Rabbini bilemez. İşte bunun için Peygamber Allah’ı anma yeri olan
namazdan önce, kendisinden olan kadını anmıştır.
Erkek-dişi arasındaki şiddetli arzu sonunda, çiftleşmeye
varır. Bu, kınanması gereken bir suç mudur? Yahut hayvanlardaki gibi, iki
tarafın kısa bir süre sonra unutacakları, biyolojik bir durum mudur?
Bazı din ve kültürler, cinselliği her yönüyle karalayıp
kötüledikleri hâlde, İslâm, tarafların meşru hukuka uymaları şartıyla onu
olumlu görür. İbn Arabi ise bu olumlu bakışı daha da ileri götürmektedir. Onun
izahında, insanın bu biyolojik durumu, en mükemmel görülen metafizik bir
durumun sebebidir. Çünkü cinsellik, ilahtan olan bir ruhun beşeri olana nüfuz etmesine
zemin hazırlamaktadır. Taraflar, çiftleşme ile Allah’ın halifesinin yeryüzüne
inmesini sağlamaktadırlar. Böylece Allah bilinmiş olacaktır.
Ayrıca, Hak, hiçbir zaman maddeden soyut olarak sonsuza dek
müşahede edilemeyecektir. O, Zatı’nda âlemlerden ganidir. Hakk’ın görülmesi bu
yönden olanaksız olup, ancak maddede söz konusudur. Kadınlarda görülmesi ise,
Hakk’ı görmenin en kâmil olanıdır.
İnsan, Allah’ı kadında temaşa ettiğinde, bu pasif bir
temaşadır; eğer O’nu, kadının erkekten geldiğini görerek kendi mevcudiyetinde
düşünürse, o zaman bu aktif bir temaşa olmuş olur. Kişinin Allah’ı kadında
temaşa etmesi ise en mükemmel olanıdır, zira Allah hem aktif, hem de pasif
olduğundan, hangisi temaşa edilirse edilsin, temaşa edilen sonuçta Allah
olacaktır.
Bir erkek, bir kadını sevdiğinde, aşkın amacı olan kavuşmayı
diler. İnsanın bu maddi yapısında kadın ve erkeğin birleşmesinden daha büyük
bir kavuşma yoktur. Bunun için de cinsel birleşme en büyük kavuşmadır. Neticede
kadın ve erkeğin bir birlerine olan alakasının, mümin kulların Allah’a olan
alakasından farklı bir tarafı yoktur.
İbn Arabi, çiftleşmeden sonra dini bir emir olan gusle de bu
perspektiften bir izah getirir. Füsus’un son bölümünde “İşte bu nedenle, Tanrı,
kullarının kendisinden başkasıyla kavuşarak en büyük haz ve lezzeti
duyduklarını sanmalarını istemez. Başkasından kendisine dönsünler diye de boy
abdestiyle arınmalarını ister. Birleşme neticesinde kadın ve erkeğin bütün
bedenine şehvet yayıldığı için de bedenlerinin tamamını yıkamalarını emreder”
der.
Eski Ahit, bir kadının aralarında nikâh bulunmayan bir
erkeğe “ecnebi” olacağından söz ettiği bir bölümde, bir peygamberin ağzından
şöyle der: “Oğlum, sözlerimi tut ve emirlerimi yanında sakla. Emirlerimi tut ve
yaşa ve öğrettiğimi gözünün bebeği gibi koru. Onları parmaklarına bağla; Onları
yüreğinin levhası üzerine yaz. Kendini yabancı kadından, sözleriyle yaltaklanan
ecnebi kadından kurtarmak için, hikmete, sen kız kardeşimsin, de ve anlayışı
akraba diye çağır.” [34]
Tevrat’a göre, nikâhlıların ilişkisi meşrudur ama ecnebi
kadından kaçınmalıdır. Meşru bir ilişkide bulunanların ikisi de yıkanmalıdır.
[35] Hatta kadının yatağına yahut giysilerine dokunan erkeğin kendisi yıkanması
gerektiği gibi giysilerini de yıkaması gerektiği emredilmektedir. [36] Bu
yıkanmanın sebebi, ilşki sonunda tarafların “pis” telakki edilmelerindendir.
Tevrat’ta, konumuz açısından dikkatimizi celbeden bir nokta
daha vardır. Çıkış bölümünde Allah’a yaklaşmaya mukabil, cinsellikten
uzaklaşmaya temas edilir. Hz. Muşa, peygamberliğine tanıklık etmeleri için
kavminden seçtiği insanları arındırır ve onlara üç gün cinsel ilişki de
bulunmamalarını emreder. Çünkü mukaddes Sina Dağında Rabbin Hz. Musa’ya
konuşmasına tanıklık edeceklerdir. [37]
Bu, Kur’an’ın itikâfta ve oruç gibi ibadetlerde zikrettiği
cinsellik yasağına benzemektir.
Kur’an-ı Kerîm, Âdem ve eşini Cennetten çıkaran bir “yasak
ağaç” tan söz eder. Bu, ne ağacıdır? Eğer bu simgesel bir ifade ise neyi
simgeler?
Kur’an, kadın erkek ilişkisinden söz ederken genelde mecaz
kullanır. Ayette kimin önce yediğinden söz edilmemesine, “yeme” fiilinin, Âdem
ve Havva’nın ikisine birden nispet edildiğine bakılırsa bir mecaz var gibidir.
Kur’an, başka bir yerde, Âdemoğullarına uyarıda bulunurken; “Şeytan, ananızın
babanızın bedenlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak
Cennet’ten çıkardığı gibi, sakın sizi de aldatmasın” der. [38] Acaba bu ayet,
Cennet’te yenmesi yasaklanan ağacın cinselliği simgelediğinin bir delili
olabilir mi?
Eğer bu doğruysa, içinde bulunduğumuz âlemde, insana Allah’ı
en unutturan şeyin kadın cinselliği olduğu yorumuna kapı açılabilir. En
azından, onun, dünyevi zevkleri temsil ettiği düşünülebilir. Aslında insanlığın
genel tarihinde kadın uğruna olup bitenler göz önüne alınırsa, “kadın sevgisi”
böyle bir temsile yakışır da.
Kur’an, kadınların erkekler için, erkeklerinde kadınlar için
bir elbise olduğu mecazının bulunduğu bir başka bölümde de, onların oruçluyken,
mescitlerde itikâfta iken[39] ve bir de hacda[40] iken cinsel ilişkide
bulunmalarını yasaklar. Bu anlaşılabilir bir durumdur. Çünkü bunlar birer
ibadettir. İbadetler de insanı Allah’a yaklaştırması için yapılır. Kişiyi bu
hedefinden uzaklaştıracağı için, bu durumlarda diğer bazı yasaklar arasında
cinsellik de sayılmıştır.
Acaba Allah’a giden yol ile kadın erkek arasındaki arzuyu
mukayese eden bu ayetlerde, yukarıda hülasa edilen “Hazret noktainazarından
kadın” meselesine bir mesnet var mıdır?
Bizce hayır. Çünkü erkeği kulluk hedefinden
uzaklaştırabilecek kadın olduğu kadar, kadını da o hedefinden alıkoyan erkek
olabilir. Ayrıca, kadın ve erkek, her zaman birbirleri için, Allah’tan en
uzaklaştıran bir sebep de olmayabilirler. Bu en azından herkes için ve her
zaman böyle olmayabilir.
Kur’an’da cinselliği ve Allah korkusunu bir arada zikreden
bir ayette, “Kadınlarınız sizin için bir ekinliktir, o hâlde, ekinliğinize
istediğiniz gibi gelin. Fakat kendiniz için hazırlık yapın, Allah’tan korkun ve
bilin ki O’na kavuşacaksınız” [41] denir.
Bu ayette, Allah’a kavuşmak sanki kadınlara yaklaşmanın
mukabili olarak zikredilmektedir. Kadına cinsel yaklaşım ile Tanrıya mülaki
olmak arasında bağ kuranlar, bu ayetlere dikkat etmiş midir, bilemiyoruz. Ancak
açıktır ki son ayetteki “ekinlik” kelimesiyle, kadınlık uzvu toprağa, erkeğin
suyu tohuma, doğacak çocuk da ürüne benzetilerek, erkeksi arzuların sürekli ön
plana taşıdığı kadının bezenmişliği adeta örtülmüştür. Ayetin bulunduğu yerde,
sözün akışına bakılırsa, bu istiarenin başka bir sebebi de, cinsel ilişkide
ahlaki olmayan bir yolu onlara yasaklamak olduğu anlaşılacaktır. Bu nedenle, o
çirkin fiil zikredilmeden, ürün ve verimlilik sembolü olan tarla temsili
getirilmiştir. Böylece, ilgiler cinsel zevk düşkünlüğünden, nesil olgusuna
yönlendirilmiştir.
Nitekim kadınların insanlar için bezenmişliğinden söz eden
ayet de, “kadın sevgisi” ni, Allah’a varmayı diğer meşru sevgiler arasında
gösterir: “Kadınlar, oğullar, yüklerle altın ve gümüş yığınları, salma atlar,
davarlar, ekinler gibi şehvetlerin sevgisi insanlara bezenmiştir” [42] der.
Eğer tutkuya dönüşen bütün sevgiler aşk sayılıyorsa,
kimilerinin “altın ve gümüş”e karşı insanı kör eden tutkusu da “aşk”
sayılmalıdır. Eğer kadına yönelen aşk, mecaz olabiliyor ve Leylâ’nın aşığı,
sonunda Mevlâ’ya kavuşuyorsa, insanlar için bezendiği kadınlarla birlikte
anılan altın ve gümüşe olan aşkın da sonunda düşkünlerini Mevlâ’ya ulaştırması
gerektirdi.
Vakıa elbette öyle değildir.
Ancak itiraf etmek gerekir ki İbn Arabi’nin üzerinde durduğu
aşk, iki ayaklı erkek hayvanın dişisini şiddetle arzulaması anlamında değildir.
O der ki:
“Kim kadınlara şehvet yoluyla bir sevgi duyarsa, kadın ona
ruhtan yoksun bir suret gibi olur. Hazzın kime ait olduğunu bilmeksizin, eşine
veya başka bir kadına yalnızca ondan haz almak için dokunan kişi açısından,
yöneldiği o suretin ruhu yoktur. Onlar sadece hazzın kendisine, haz aldıkları
mahalle sevgi duyarlar.”
Aslında Kur’an-ı Kerîm, başka bölümlerde “kadın sevgisi” ni
diğer bazı sevgilerden de ayırır. Mesela Kur’an’ın, insanı Hak’tan eğleyen şey
anlamında “lehv” dediği sevgiler vardır. Bunların başında, servet biriktirmeyi
ve oğullarla övünmeyi saydığı[43] hâlde kadını anmaz. Ticaret ve alışveriş
tutkusu da Kur’an-ı Kerime göre bu “lehv” lerdendir. [44] Dahası, Kur’an’a göre
oyalayıcı her türlü söz[45] bile bu cinsten olabilir. [46]
Ama bütün bunlar arasında “kadın” yoktur.
Meseleye öteki hayatta kadın-erkek ilişkisi açısından da
bakmakta fayda vardır. Kur’an’ın, inananlara vaat ettiği şeyler arasında
cinsellik var mıdır? Eğer varsa İbn Arabi’nin yaklaşımı açısından ne ifade
eder?
Kur’an, inananların öteki hayatta; gözünün beyazı şiddetli
beyaz, karası da şiddetli kara olan, âhû gözlü, temiz bakışlı, sağlıklı,
değerli bir inci gibi saklanan, aynı yaşta olan, gün görmemiş, bakire ve güzel
kadınlarla[47] eşlendirileceğinden[48] bahseder. Şüphe yok ki bu ifadeleri
tamamen lafız anlamlarıyla alamayız. Çünkü bu, başka âlemdeki bir hayatı tasvir
eden temsili bir üsluptur. Gerçi bu ayetlerde eşlendirilmekten söz eden “z-v-c”
köklü kelime, ahiret hayatında da buradakine benzer bir cinsellik
bulunabileceğini anlamamız için yeterli değildir. Çünkü kadın ve erkek bir
“zevc” oldukları gibi, her şey “zevc” yaratılmıştır, [49]hatta erkek ve kız
kardeşler de bir “zevc” oluştururlar. [50]Ahiretteki belki de, cinsel olmayan
bir birlikteliktir. Ama yine de sözü edilen kadın erkek ilişkisinin bir şekilde
ahirette de süreceğini anlayabiliyoruz.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. Kur’an-ı Kerim, “kadın
sevgisi” ni, kulu Allah’a ulaştıran mecazî bir aşk olarak göstermediği gibi,
onu “lehv” cümlesinden de saymaya da kapı açmaz. Kur’an’ın kadın ve erkeğe
önerdiği, fıtri istidatlarına uygun mutedil bir hayat yaşamaları ve bir de bu
hayatın geçici olduğunu bilmeleridir. İlk Müslümanların örnekliğinde görülenler
de bundan farklı değildir.
————————————————-
[1] “Rab Tanrı Âdem’e derin bir uyku verdi. Âdem uyurken,
Rab Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapadı. Âdem’den
aldığı kaburga kemiğinden bir kadın Yaratarak onu Âdem’e getirdi. Âdem, «İşte,
bu benim kemiklerimden alınmış kemik, Etimden alınmış ettir» dedi, «Ona ‘Kadın’
denilecek, Çünkü o adamdan alındı.»
(İbranice adam “İş” sözcüğünden, kadın “İşşa” sözcüğünden
türemiştir.) Bu nedenle adam annesini babasını bırakıp karısına bağlanacak,
ikisi tek beden olacak. Âdem de karısı da çıplaktılar, henüz utanç nedir
bilmiyorlardı.” Tekvin 2/21-25.
[2] “Tanrı, «İnsanı kendi suretimizde, kendimize benzer yaratalım»
dedi, «Denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere,
yeryüzünün tümüne egemen olsun.» Tanrı insanı kendi suretinde yarattı. Böylece
insan Tanrı suretinde yaratılmış oldu. İnsanları erkek ve dişi olarak yarattı.”
Tekvin 1/26-27.
[3] “Rab Tanrı kadına, «Çocuk doğururken sana çok acı
çektireceğim» dedi, «Ağrı çekerek doğum yapacaksın. Kocana istek duyacaksın,
seni o yönetecek.» Tekvin 3/16.
[4] “Ey kadınlar, Rab’be bağımlı olduğunuz gibi,
kocalarınıza bağımlı olun. Çünkü Mesih bedenin kurtarıcısı olarak inanlılar
topluluğunun başı olduğu gibi, erkek de kadının başıdır. İnanlılar topluluğu
Mesih’e bağımlı olduğu gibi, kadınlar da her durumda kocalarına bağımlı
olsunlar.”Efesliler’e Mektup 5/22-24.
[5] “Ben size şunu söyleyeyim, karısını cinsel
ahlaksızlıktan başka bir nedenle boşayıp başkasıyla evlenen, zina etmiş olur.
Boşanmış kadınla evlenen de zina etmiş olur.» Öğrenciler İsa’ya, «Eğer bir
erkekle karısı arasındaki ilişki buysa, hiç evlenmemek daha iyi!» dediler. İsa
onlara, «Herkes bu sözü kabul edemez» dedi. «Ancak böyle bir Tanrı vergisine
sahip olanlar kabul edebilir. Çünkü doğuştan, ana rahminden çıktıklarında hadım
olanlar bulunduğu gibi, insanlar tarafından hadım edilmiş olanlar ve kendilerini
Göklerin Egemenliği uğruna hadım saymış olanlar da vardır. Bunu kabul edebilen,
kabul etsin!» Matta 19/12.
[6] ”Tanrı biliyor ki, o ağacın meyvesini yediğinizde
gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız.»
Yaratılış 3/6. “Kadın ağacın güzel, meyvesinin yemek için
uygun ve bilgelik kazanmak için çekici olduğunu gördü. Meyveyi koparıp yedi.
Yanındaki kocasına verdi, o da yedi.” Tevrat, Yaratılış 3/5-6
[7] “İnsanlar! Sizi tek bir özden yaratan, eşini dahi ondan
var eden ve o ikisinden birçok erkekler ve kadınlar çoğaltan Rabbinizden
korkun.” Nisâ 4/1
[8] “Kadınlar, oğullar, yüklerle altın ve gümüş yığınları,
salma atlar, davarlar, ekinler gibi şehvetlerin sevgisi insanlara bezenmiştir.”
Âl-i İmrân 3/14.
[9]“Kadınlarınız sizin için bir ekinliktir, o hâlde,
ekinliğinize istediğiniz gibi gelin. Fakat kendiniz için hazırlık yapın,
Allah’tan korkun ve bilin ki O’na kavuşacaksınız” Bakara 2/224.
[10] Ebu Hamit Gazzali’den itibaren. Gazzali’nin vefatı
1111.
[11] Beliğ’in vefatı 1729.
[12] İmam Rabbani’nin vefatı 1624.
[13] Mektubat, Birinci mektup.
[14] Mektubat, Ondördüncü mektup.
[15] Mesnevi 1/2446.
[16] İbn Arabi’nin vefat 1238.
[17] İbn Arabi, Füsus’ul-Hikem, Muhammed Fassı.
[18] İbn Teymiye’nin vefat 1328.
[19] İ.Ö: 347 Plâton’un gerçek ismi bilinmiyor. Ona verilen
bu isim uzun ve geniş anlamında bir kelimedir. İslam dünyasında da Eflâtun diye
meşhur olmuştur.
[20] İskenderiyeli, M.S. 270.
[21] Tevrat’ın Tekvin kitabına dayandırılan, tabiatüstü
varlıklarla ilişki kurma öğretisi.
[22] İlk illet çoğalmak istedi ve çoğaldı. (Brahmanizmin ilk
hâli.)
[23] Nesneler Brahman, ya da mutlak hakikattir. Tekâmül
reankarnasyonla mümkün olur.
[24] Aziz Yahya’yı kusursuz lider bilirler.
[25] Simyacıların büyüyle ilgili öğretilerini benimseyenler.
[26] “O hâlde anın beni, anayım sizi ve şükredin de bana
nankörlük etmeyin.” Bakara 2/152.
[27] Yasin 36/82.
[28] En’am 6/73.
[29] “Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden
yarattık, sizi halklar ve kabilelere ayırdık ki birbirinizle tanışasınız.
Kuşkusuz, Allah nezdinde en değerliniz, en dindar olanınızdır.” Hucurât 49/13.
[30] “Ben içinizden gerek erkek (zeker) ve gerek dişi (ünsâ)
hiç bir hayr işleyenin işlediğini boşa gidermem, Âl-i İmrân 3/195. Ayrıca bkz.
Nisâ 4/11.
[31] Tevbe 9/37 de geçen “en-nesî’” kelimesiyle aynı kökten.
[32] “Allah’ın, bazısını bazısına yetkin kılmasından ve
erkeklerin mallarından harcamalarından dolayı, erkekler, kadınlar için
yöneticidirler.” Nisâ 4/34.
[33] Enes b. Malik’ten, Nesâî, Sünen, İşretu’n-Nisâ, No
3878, 3879. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 11845
[34] Eski Ahit, Süleyman’ın Meselleri, 7/1-5.
[35] ” Bir adam kadınla cinsel ilişkide bulunurken menisi
akarsa, ikisi de yıkanacak ve akşama kadar kirli sayılacaklardır.” Levililer
15/18.
[36] “Kim kadının yatağına dokunursa, giysilerini yıkayacak,
yıkanacak, akşama kadar kirli sayılacaktır. Kim kadının üzerine oturduğu
herhangi bir şeye dokunursa, o da giysilerini yıkayacak, yıkanacak, akşama
kadar kirli sayılacaktır.” Levililer 15/21-22.
[37] “Rab Musa’ya, «Git, bugün ve yarın halkı arındır» dedi,
«Giysilerini yıkasınlar.
Üçüncü güne hazır olsunlar. Çünkü üçüncü gün bütün halkın
gözü önünde ben, Rab Sina Dağı’na ineceğim. Dağın çevresine sınır çiz ve halka
de ki, ‘Sakın dağa çıkmayın, dağın eteğine de yaklaşmayın! Kim dağa dokunursa,
kesinlikle öldürülecektir. Ya taşlanacak, ya da okla vurulacak; ona insan eli
değmeyecek. İster hayvan olsun ister insan, yaşamasına izin verilmeyecek.’
Ancak boru uzun uzun çalınınca dağa çıkabilirler.» Sonra Musa dağdan halkın
yanına inip onları arındırdı. Herkes giysilerini yıkadı. Musa halka, «Üçüncü
güne hazır olun» dedi, «Bu süre içinde cinsel ilişkide bulunmayın.» Çıkış
19/10-15.
[38] ” Ey Âdemoğulları! Şeytan, ananızın babanızın
bedenlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak Cennet’ten
çıkardığı gibi, sakın sizi de aldatmasın. Evet, sizin onları göremediğiniz
biçimde, o ve oymağı sizi görürler. Kuşkusuz ki biz, şeytanları, inanmayanların
dostları yaptık.” A’raf 7/27.
[39] “Oruç gecesi, kadınlarınıza yaklaşmak, size helâl
kılındı. Onlar sizin için bir elbise, siz de onlar için bir elbisesiniz. Sizin
kendinize hıyanet ettiğinizi Allah bildi de tövbenizi kabul edip sizi
bağışladı. Öyleyse, şimdi, onlara yaklaşın ve Allah’ın lehinizde yazdığını
arayın. Sizin için şafağın beyaz ipliği, siyah ipliğinden seçilinceye kadar
yiyin, için. Sonra, geceye kadar orucu tamamlayın. Mescitlerde ibadete
çekildiğiniz zaman da kadınlarınıza yaklaşmayın. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır.”
Bakara 2/187.
[40] ” Hac bilinen aylardadır. Kim haccı yerine getirmeye
karar verirse? Artık hac esnasında kadına yaklaşmak, günah davranışlarda
bulunmak, kavga etmek yoktur.” Bakara 2/197.
[41] Bakara 2/224.
[42] Âl-i İmrân 3/14.
[43] Münâfikûn 63/9.
[44] “Onlar öyle kimseler ki Allah’ın zikrinden, Namaz
kılmaktan ve zekâtı vermekten ne ticaret ne de alışveriş onları alıkor.” Nûr
24/37.
[45] “İnsanlardan öylesi vardır ki bilgisizce Allah yolundan
saptırmak ve onu alaya almak için alıkoyan sözü satın alır.” Lokmân 31/6.
[46] Yalnız burada temas edilmesi gereken önemli bir husus
vardır. Kur’an, hayatı tamamen terk etmeyi salık veren bir ruhbanlık
önermemiştir. Kaldı ki bu sayılanların her biri, aynı zamanda bu hayatı
yaşamanın zaruretleridir. Öyleyse yukarıda sayılan “lehviyât” ın her biri
Kur’an’ın tamamen terk edilmesini önerdiği şeyler bilinmemelidir. Yüce Kitap
her hâlde bunlarda ölçünün kaçırılmasını; çoğaltma yarışını ve onlarla övünmeyi
istememektedir. İtidali tavsiye eder. Nitekim bir yandan “bu hayat” tan nasip
aramak gerektiğine işaret ederken, (“Ve Allah’ın sana verdiği şeylerde, son
yurdu ara, bu dünyadaki nasibini de unutma. Allah’ın sana iyilik yaptığı gibi,
sen de iyilik yap.” Kasas 28/77.) diğer yandan onu tümüyle “lehviyat” tan
sayar. (“Ve şimdiki hayat, bir oyun ve eğleyiciden başka bir şey değildir.”
En’âm 6/32, Ankebût 29/64.)
[47] Vâkıa 56/22-23, Duhân 44/55, Tûr 52/20, Rahmân
55/55-58-72, Saffât 37/48-9.
[48] Tûr 52/20, Duhân 44/54.
[49] Bkz. Zâriyât 51/49.
[50] Şûrâ 42/50.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder