CENNET VE CEHENNEM TASVİRLERİ MECAZİDİR (MÜTEŞABİHTİR) \
AHMET BAYDAR
MUHKEM AYETLER VE MÜTEŞABİHLER
MUHKEM AYETLER (Kesin hükümlü ayetler)
MÜTEŞABİHLER (Benzeşenler-Mecazlar)
Al-i İmran suresi, 7-“Sana kitabı indiren O’dur. Ondandır
muhkem ayetler -ki onlar kitabın anasıdır- ve diğerleri müteşâbihlerdir
(BENZEŞENLER-MECAZLAR). Şu var ki, kalplerinde eğrilik bulunanlar, fitne aramak
ve tevilini aramak için ondan müteşabih olanları izlerler. Ve bilemez tevilini
Allah’tan başkası ve ilimde derinleşenler derler ki; “Ona inandık, hepsi
Rabbimizin katındandır. ”Ancak akıl sahipleri düşünebilirler.”
İkinci Hayat (AHİRET: CENNET-CEHENNEM) Konusunda Benzeşenler
İnsanın bilgi edinmesi için iki alan vardır. Birincisi
‘Şehadet’ alanıdır. Biz burayı müşahede eder, işitir, görür dokunur ve
kavrayabiliriz. Böylece muhkem bilgiler elde ederiz. Bu bilgilerden, evrensel
yasalara dayanan Fiziksel bilimler doğar. Bilgi edinilebilecek ikinci alan ise,
metafizik olan ‘Gayb’dır. Fakat duyu organlarımız bu alanı kavramakta yetersiz
kalır. Her iki terim de şu ayette kullanılmıştır;
“O, görülen (şehadet)i de görülmeyen (gayb)ı da bilen,
kendisinden başka tanrı olmayan Allah’tır.”[1]
Burada önemli bir noktanın altını çizmemiz gerekmektedir.
Gayb; sadece “Görülmeyen” demek değildir. Aynı zamanda ‘Şu anda hazırda
bulunmayan’ demektir. Bu nedenle, o anda hazırda bulunmayan kimsenin onu üzecek
biçimde anılmasına ‘Gıybet’ denmektedir. Kelime bazen, bilinenin mukabili
olarak da kullanılır. Kur’an’da daha çok insanın kavrayış alanının ötesinde
bulunan hakikati nitelemek için kullanılmıştır.
Oysa sadece görülmeyen niteliğindeki bir şey, şehadet
alanında bulunan, fakat duyularımızdan uzak kalan yahut zihnimizde gelecek
biçiminde algılanan eşya, haber ve hadiseler olabilir. Bunlar bilinebilirlik
açısından gayba benzer. Fakat mutlak bilinmez değildir. Meselâ çocuk, annesine
misafir geldiğini duymuştur. O bir misafirin geldiğini muhkem olarak
bilmektedir. Ancak tanımadığı için misafirin kimliği ve ne zaman döneceği ona
gayb gibidir. Fakat bunları her an bilme imkânı olduğundan tam bir gayb da
değildir. İşte şehadet alanında bulunup da, gayba benzeyen bu tür haber ve
olayları gayb dışında bir isimle adlandırmamız gerekmektedir. Hiç bilinemeyecek
olana Kur’an’da ‘el-Gayb’ denmektedir. Biz bundan hareketle; zamanla
bilinebilir olana aynı kökten bir kelimeyle ‘Gâib’ diyebiliriz. Böylece mutlak
gayb ile şu anda bize gayb gelen şeyi birbirinden ayırmış oluruz.
Meselâ Kıyametin ne zaman kopacağını bilmek bizim için
mutlak anlamda bir gaybdır. Çünkü onun zamanını sadece Allah bilir;
“Saat’in bilgisi ancak Allah’a mahsustur.”[2]
“Ben size, Allah’ın hazineleri yanımdadır, demiyorum.
Gaybı da bilmem.”[3]
“Size söylenen şey yakın mıdır, yoksa Rabbim onun için
uzun bir süre mi koyacaktır, bilmem. Gaybı bilen O’dur.”[4]
Fakat yağmurun ne zaman, nereye ve ne kadar yağacağını
takdir eden bilgi mutlak gayb olsa da, onun yağacağı yer, zaman ve miktarı
bilmek gayb değil gâibdir. Çünkü bulutların cinsi, yoğunluğu ve rüzgârın seyri
gibi emareler, onun zamanını ve yerini bize haber vermektedir. Nitekim
yukarıdaki ayet, kıyametin zamanını bilmeyi Allah’a tahsis ettikten sonra şöyle
devam eder;
“Yağmuru indirir, rahimlerde bulunanı bilir, kimse yarın
ne kazanacağını bilemez ve hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Allah şüphesiz
bilendir, her şeyden haberdardır.”
Allah, sadece bunları değil, her şeyi bilir. Ama hiç
kimsenin bilemeyeceği, sâdece Allah’ın bileceği başka şeyler de vardır. Bu
ayette vurgulanan şudur. Yarın ne kazanacağını ve nerede öleceğini bilemeyen
kimse, kıyametin saatini nasıl bilsin? Fakat yağmurun ne zaman yağacağı, ana
rahminde ne olduğu, ne zaman şiddetli bir depremin olacağı mutlak gayb ile sınırlanmamıştır.
Bunlar sadece bilemeyene gâibdir. İlk ikisinin şu anda bilim adamları için gâib
olmaktan çıktığını da biliyoruz.
İkinci hayata (ahrete) gelince. O mutlak anlamda bir
gaybdır. Doğal olarak oradaki nimet ve azabın mahiyet de insan için gayb kalacaktır.
Fakat din koyucusu, kulların iman ve inkârına karşılık onlara vereceği nimet ve
azabın niteliklerini anlatacaktır. Bu anlatış da elbette muhataplarının diline
yani onların nimet ve azap kültürlerine uygun düşmesi gerekir. Aksi takdirde,
sözün ruhlara bir etkisi olamaz.
Kur’an’ın ilk seslenişi, döneminin büyük bir kentinde,
köleleri ve hizmetçileri bulunan zengin bir halka olmuştur. Bu halkın
yoksulları genelde ona uymuşlar, zenginleri karşı koymuşlardır. Bu nedenle,
Kur’an vaat ettiği nimetleri doğal olarak o yoksulların hoşlanacağı, kendisiyle
tehdit ettiği azabı da o şımarık zenginlerin kaygılanıp korkacağı niteliklerle
anlatmıştır.
Onların nankör zenginlerinin en nefret ettiği şey şüphesiz
sıcaklıktır. Kur’an da, onların yaptıkları kötülüklere karşılık onların hiç
istemediği bir şeyden, ateşten söz eder. Fukaranın hasret kaldığı şey de
yeşillikler arasında ferah bir ortamdır. Kur’an da, o yoksulların iyiliklerinin
karşılığını, onların özlemini duyduğu bahçelerle tasvir eder.
Şimdi eğer biz, günlerinin çoğunu kar ve buz üzerinde
geçiren zalimleri ateşle tehdit etsek yahut hayatı zaten bağ ve bahçelerde
geçen iyilere bahçeler vaat etsek, Kur’an’ın aldığı neticeyi almayabiliriz.
Yani, üzerinde durulan coğrafya Arabistan, uyarılan toplum
Arap, aralarından seçilen elçi Arap, onlara cehennemi ve cenneti tanıtan da
Arapça bir Kur’an’dır. Buradan şu noktaya ulaşmamamız zor olmasa gerektir.
Kur’an’ın kendi dilini Arapça ile sınırlaması, aynı zamanda o günkü Arap
kültürüyle de sınırlandırması anlamına gelir. Yani Arapça Kur’an, aynı zamanda
gününün Arap kültürüyle konuşan Kur’an demektir.
Bu durumda, yukarıdaki üç paragraftan şunlar anlaşılırsa
yanlış olmayacaktır. Mutlak gayb alanını anlamak için iki benzetmeye ihtiyaç
olacaktır. Birincisi gaybdan haber vermedeki zorluktandır. Bu zorluk, haber
verilen yerle o haberi alanın saha ayrılığından kaynaklanır. Bu nedenle Kur’an
ikinci hayattaki meyveleri bu hayattaki meyvelere benzetir.
“İnananlar ve yararlı işler yapanlara, içlerinden
ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele. Onlara bir ürün rızk olarak
verildiğinde, “Bu daha önce de bahşedilenin aynısıymış” derler. Bunlar,
müteşabih olarak sunulmuştur.”[5]
Benzetme gereğinin ikincisi, verilen haberin, zihinlerde
algılanış biçimindendir. Bu haberi veren toplumla, alan toplumun kültür farkı
bu gereği artırır. Ayetlerde cennet; huzur verici gölgeler, tarifsiz güzellikte
eşler, üzüm, nar, hurma, kuş eti, girift ağaçlar, zencebîl, kâfûr, misk,
ipekler, atlaslar, kanepeler, divanlar, yastıklar, dolaşıp hizmet eden sürekli
aynı yaşta, güzel kız ve oğlanların bulunduğu, içinden ırmaklar akan bahçeler
şeklinde tasvir edilir.
İnananlara; ağzı mühürlü bir testiden, gümüşten sırça
kadehlerde, içine kâfur ve zencefil karıştırılmış tertemiz, güzel kokulu bir
şarap sunulur. Zencefil, güzel kokusuyla içkiye lezzet katan bir baharattır.
Kâfûr soğukluk, zencefîl ısı verir. İçildikten sonra ağızda misk kokusu
bırakır. İçenleri sarhoş edip salyalarını akıtmaz. Öyle bir iki kadeh içmekle
tükenecek gibi de değildir. Çünkü Tesnim ve Selsebîl denen bir pınardan
beslenir. Tesnim, Allah’a yaklaştırılanların içki pınarıdır. Selsebîl ise içimi
gayet lezzetli, tatlı, boğazdan çok rahat geçen bir içkidir.
Altın ve gümüş kaplara konulmuş leziz yemekleri ve temiz
içkileri dolaştıranlar, ihtiyarlamazlar, tazelikleri bozulmaz. Ölümsüz
gençlerdir onlar. Etrafa saçılmış inci taneleri gibidirler. İnci taneleri düz
yerde dağınık olursa ışığı birbirine vurduğu için güzel bir görünüm verir. O
kadar güzeldirler. Onlar süreklidirler.[6]
Nankörlüğe karşılık olarak verilecek cehennem için de
tasvirler yapar Kur’an. Özellikle ateş bunların başında gelir. Düşünün ki
şımarık bir zengin; kavurucu bir sıcakta çölde kalmış. Açlık gidermeyen dikenli
otlardan başka bir yiyeceği yok. Şiddetli bir susuzluk içinde, fakat kaynamış
ve kirlenmiş içeceklerden başka içeceği de yok. Yaşamanın ve ölmenin
bulunmadığı bir çaresizlik ortamında.
“Cehennem bir gözetleme yeri olmuştur. Azgınlar için bir
barınak. Devirlerce kalacaklardır içinde. Ne bir serinlik tadacaklar ne de bir
içecek. Sadece; kaynar ve atık bir su”[7]
Şimdi cennet ve cehennemle ilgili şu tasvirler bize bir
şeyler hatırlatıyor. Çünkü bu kavramlara yabancı değiliz. İşte inananlara
verilen cennet nimetleri, bu hayatta tanıdığımız nimetlere böyle benzer.
Nankörlere verilecek karşılık da bu ilk hayattaki mahrumiyetlere benzer. Fakat
aynen böyle midir? Buna rahatlıkla hayır diyebiliriz. Gerçekte bunlardan çok
farklı olmalıdır zira iki hayatın oluşu birbirinden farklıdır. Orada zaman
algısı bildiğimizden farklıdır;
“Göklerle yer genişliğindeki cennet”[8]
“Sakınanlara vaat olunan cennetin meseli şöyledir: Orada
bozulmayan sudan ırmaklar, tadı bozulmayan sütten nehirler, içenlere lezzet
sunan bir şaraptan nehirler, süzme bir baldan oluşan nehirler var.”[9]
Bu hayatta; tadı bozulmayan su ve lezzeti bozulmayan süt
bulunur mu? Süzme baldan bir nehir nasıl olur? Ayrıca, herkes sütü ve balı
sevmeyebilir de. Şarap, hiç tatmamış kimseye de lezzetli gelir mi? Bu nedenle
cennette bunların da ne işi var diyen çıkabilir.
Bu son ayetlerden anlıyoruz ki cennet ve cehennem tasvirleri
muhkem değildir. Çünkü cennet ve cehennem sadece vaad ve vaidden ibaret
değildir. Zaten ayette bunların bir ‘Mesel’ olduğu söylenmektedir. Nitekim bu
sayılanları ödül ve ceza olarak algılayışlar da farklıdır. Bunlar kalplerinde
hastalık olanların hastalığını artırabilir. (Ahmet Baydar, Muhkem ve Müteşabih)
———————————————
[1] Haşr, 59/22.
[2] Lokman, 31/34.
[3] Enâm, 6/50.
[4] Cin, 72/25-26.
[5] Bakara, 2/25.
[6] Kur’an’ın sürekli anlamında kullandığı kelime ‘Huld’dur.
Uzun zaman kalıcı olmaya da ‘Hulûd’ denilir. Kelime, hem uzun zaman için, hem
de sonsuzluk için kullanılır. Yaşlandığı halde saçları ağarmayan, dişleri
dökülmeyen kimseye de ‘Muhlid’ denir.
[7] Nebe’, 78/21-25.
[8] Âl-i İmrân, 3/133.
[9] Muhammed, 47/15.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder