HURAFE, İSTİDRAC, KERAMET VE MUCİZE \ AHMET BAYDAR
Hurafeler, gerçek olmadığı bilindiği hâlde, harikuladelik
üzerine oturtularak dinileştirilen, bazen de dinin yerine ikame edilen aşırı
inanç ve anlatımlardır.
Çoğu zaman çağdaşlıkla hurafenin bir arada barınamayacağı
zannedilir. Oysa çağdaşlık hurafeyle doğru orantılıdır. İlkinin gelişme zamanı
olan iletişim, ikincisinin çoğalma mevsimidir. Çünkü hurafeler, ancak
“reklam”la büyütülebilecek yakıştırmalardır.
Toplumların hurafe menfezlerinden birisi cehalet ise de
kuşkusuz bundan daha önemlisi, insanın sevmediğini inkâr etme, sevdiğini ise
mucizeleştirme tabiatıdır.
Kur’an-ı Kerîm, her türlü inanç ve eylemin “ayet” ve
“beyyine” üzerine oturmasını ister ve bu nedenle hakla bağını koparan her türlü
hurafeye savaş ilan eder.
Peki, o hâlde; peygamberliğin ispatı için “mucize” yi şart
koşup da, ardından, mahiyet olarak ondan hiç de farkı bulunmayan “keramet” ve
“istidrac”ın hak olduğunu kabul etmek, Kur’anî çizginin neresinde kalır? Bir
yandan enbiyanın diğerlerinden farkı ispat etmeye çalışılırken, öte yandan enbiya
evliyayla, evliya da eşkıya ile eşitlenmiş olmaz mı?
Bugün pek yaygın olan istidrac ve keramet kabulü yanında,
Hz. Peygamberin yüzlerce mucize göstermiş olduğunu anlatan dini eserler vardır.
Ancak, meseleye kronolojik olarak bakıldığında, bu hususta izahı zor bir husus
açığa çıkar.
Çünkü geriye doğru inildikçe mucize sayılan olayların sayısı
ciddi ölçüde azalmaktadır. Bundan daha düşündürücü olanı ise, “mucize”
kavramının Hicrî IV. asırda “ayet” kelimesiyle değişmesidir.
Çünkü harikulade olay anlamındaki mucize kelimesinin İslamî
edebiyatta ilk kullanılışı bu tarihlerde başlamıştır. Mucize sözcüğünü ilk
kullananlardan birisi, harikuladeyi, peygamberlerin doğruluğunu bilmenin ilk
şartı gören Ebu’l-Hasen el-Eşarî’dir.
Dolayısıyla Hz. Peygambere ve hatta sahabeye isnat edilen
hadislerde “mucize” aramak boş bir çaba olacaktır. Harikuladelik bildiren
haberler ise, erken dönemde derlenen hadislerde sadece birkaç tanedir. Siyer
arka planına inilince bunların da harikuladelik içeriği dağılmaktadır.
Kur’an-ı Kerim’in ise, “mucize” sözcüğünü hiç kullanmaması
yanında, inkârcıların harikuladelik içeren talepleri karşısında olumsuz tavır
aldığı, hatta bu istenen şeylere bile “ayet” tabir ettiği bilinmektedir.
Yani bu yüce kitap, ilahi yaratış ile ilahi kelamı
birbirinden ayırmamıştır. Eşyaya da, onun işleyişine de, eşyayı ve olayları
yönlendiren vahye de aynı adı vermiştir. Bütün bunları, kulları Allah’a
kılavuzlaması yönüyle; “âyet”, “beyyine”, “burhân”, “sultân”, “furkân” ve
“hakk” sözcükleriyle nitelemiştir.
Bu sözcüklerin hiç birisinin, sebeplere dayanmadan meydana
gelmiş bir olayı nitelediğine dair bir delil de mevcut değildir. Hâl böyle iken
Arapça olan bu altı kelimenin, yine Arapça olan “mucize” kelimesiyle eş anlamlı
sayılması, isabetli bir tercüme değildir. Ayrıca altı ayrı anlamı bir sözcükte
eşitlemenin, müthiş bir algı daralmasına sebep olacağı da açıktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder