DEĞERLERİN DERECE DÜZENİ
DEĞERLERİN DERECE DÜZENİ (I) – KURBAN EDİLEN KURBAN \ AHMET BAYDAR
Yayınlandı: 19 Şubat 2012 / Ahmet Baydar, İktibaslar
Geçen hafta, saygın bilinen televizyon kanallarından birisinde kurbanla ilgili bir program izledik. Konuşmacı, her mükellefin kurban kesmesini özellikle teşvik ediyor, hatta birden fazla kurban kesebileceklerini söylüyordu.
Kurban kesmeyi modern dünyaya yakıştıramayanlara karşı yapılmış bir konuşma değildi bu. Cızbız iştihasını tatmine dönüştüğü için artık kurban âdetini terk etmek gerektiğini öne sürenlere bir cevap da değildi. Aslında konuşma, marketten tavuk alıp yoksullara dağıtmanın kurban sayılabileceğini iddia edenleri de muhatap almayacak ciddiyette görünüyordu.
Ama ne gariptir ki konuşmacının meseleye bakışı, tavuk kurbancısının düşüncesiyle tam olarak örtüşüyordu. Çünkü o da, dini hükmünden, ubudiyet ve şiar mahiyetinden ziyade, kurbanı salt bir sadaka olarak öne çıkarıyordu. Sadakanın da çoğu makbul olacağından; ailenizin her ferdi için, hatta ölmüşleriniz için birer kurban kesebilirsiniz diyordu.
Din evrenseldir. Dini hükümler de o dine inanan herkes içindir.
Şimdi, bütün dünyada durumu yerinde olan mükelleflerin sayısını düşünelim. Onların her birinin kendisi için, aile fertlerinin her biri için, ardından da öteki hayata göçmüş yakınları için birer kurban kestiklerini düşünelim.
Müthiş bir manzara!
Ama konuşmacı maalesef burada da durmadı, “Sahabi efendilerimiz”in her birine kurban kesmeyi önererek sürdürdü sözlerini.
Yani gücü yeten her mükellef önce kendisine bir kurban kesecek, sonra kaç kişi ise aile fertlerine birer kurban daha kesecek, ardından aileden ölmüş babalara, dedelere, ninelere birer kurban daha kesecek, sonra da yüzlerce sahabi için birer kurban daha kesecek!
Din hakkında peşin hükümlü modern dünyaya müthiş ve garip bir din öğretisi bu.
Peki, modern dünyada, et dağıtmak gerçekten iyi bir sadaka yolu mudur? Uzak ülkelerdeki; barınmaya, sağlığa, işe, aşa muhtaç olan dindaşlarımızla yardımlaşmamızın en iyi yolu, hac mevsiminde et dağıtmak mıdır?
Kurban ibadetini, cemaat hizmetleri için iyi bir gelir kaynağı görerek sadakaya dönüştürmek, büyük dini gelenekten ve nebevi çizgiden bir sapma değil midir?
Acaba kurbanı sadakaya dönüştürmenin dinde yeri nedir? Son peygamberin denetiminde yaşanan dini hayatta kurban ibadetinin diğerleri arasında derecesi nedir? Ensar-Muhacir kardeşliği arasında; zekât, sadaka, infak, salih amel, öşür, humus, fidye, kefaret ve benzerlerinden daha önde ve hele hele bir yardımlaşma damarı mıdır kurban?
Kan akıtılması yönüyle mükellefin nefsini tecziye edici, örfi uygulamaları yönüyle aileyi terbiye edici, dini bir şiar olması yönüyle mahalleyi tahris edici, yoksullara ulaşması yönüyle ıslah edici, maldan fedakârlık olması yönüyle tezkiye edici, bütün bunlardan dolayı da ibadet olarak tecviz edilen kurbanın mahiyetini bu kadar zorlamak niçin?
DEĞERLERİN DERECE DÜZENİ (II) – RESMÎ İSLAMLIK \ AHMET BAYDAR
Yayınlandı: 19 Şubat 2012 / Ahmet Baydar, İktibaslar
Sadece kurban ibadeti mi mahiyeti zorlanan? Elbette hayır. Dinin ana esaslarından biri olan zekâtın mahiyetindeki sapma daha derin, daha vahim ve daha kadimdir. Zekâtta uzman (!) birisinin şu yaklaşımı bunun kanıtıdır:
“Geçenlerde fabrikaları olan bir zat geldi. Mali durumunun dokümanını önüme bıraktı ve ne kadar zekât vermesi gerektiğini sordu. Oturup hesapladım ve sonucu kendisine verdim. Teşekkür edip ayrılmıştı. Çok geçmeden beni aradı. Başka bir uzmana daha gitmiş. O, mezhebimizdeki başka bir görüşü esas aldığı için kendisine daha az zekât önermiş. Onun kim olduğunu sordum, meğer benim öğrencimmiş. Oysa ben fukara lehine tercihte bulunmuştum. Daima fakirlerden yana olan görüşü tercih etmemiz gerekiyor. Kaldı ki çok vermekle mal azalmaz. Çünkü zekât malı temizler ve artırır”
İki içtihat arasından, fakirlerden yana olanı seçen uzmanın takdir bekleyen ruh hâli davranışlarına yansımıştı. Ona söylediklerimi, tamim etmek istiyorum. Dedim ki:
Öğrenciniz yanılmış. Çünkü az zekâtı tercih ederek ihtiyaç sahiplerini mağduriyetine sebep olmuş. Fakat siz de yanılıyorsunuz. Çünkü siz de çok zekâtı, zenginin malını bereketlendirecek diye tercih ediyorsunuz. Yani zenginden yana düşünmede aynısınız.
İkiniz de dünyevileşmişsiniz. Bu nedenle, ikiniz de, daha az zekât verebilmenin yolunu arayan kimseye tepkisiz kalıyor, daha çok biriktirmenin yolunu aramasına ses çıkarmıyorsunuz.
Siz ikiniz, özgürleştirmede Musa ve Harun gibi olamazsınız. Çünkü fakir, kapitalizmin zulmünde esirken, siz “Kendi bilgimle, kendi gücümle, kendim kazandım!” diyen lehine kılı kırk yaran bir zekât hesabına oturuyorsunuz. Mısır’da zulüm tekerrür ederken siz Musa’nın dinini Musa’nın şeriatıyla baltalıyorsunuz.
İkiniz de; mutlak anlamda vermeyi belli bir tarihte ölçülü vermeye indiren resmi uygulamayı esas alıyorsunuz. Hz Peygamberin bir uygulamasını esas aldığınızda, diğerlerinin hikmetinden uzaklaşmış olabileceğinizi düşünmüyorsunuz. Bu nedenle Kur’an’ın, zekâtı hangi anlamın karşılığı ve hangi anlamın karşıtı olarak kullandığı sizi ilgilendirmiyor. “Ne kadar infak edelim!” diye soranlara karşı, “Verebileceğiniz kadarını” demesi, size bir anlam ifade etmiyor
İkiniz de; mükellef, üzerinden bir yıl geçmiş malının muayyen bir miktarını sarf yerlerine verirse zekât gerçekleşmiş olur diyorsunuz. Yani size göre verilen miktar, ihtiyacı gidermese de biriktiren mükellefin sorumluluğu düşmüş olmaktadır.
Peki, yoksulluk gittikçe artıyorken, zekâtlarını resmi bir miktara indirdiğiniz biriktiricilerin “vizr”ini öteki hayatta yüklenir misiniz? Komşusu işsizken, resmi nisap miktarına ulaşmadı diye zekât vermekten muaf tuttuğunuz biriktiricinin davasını üstlenebilecek misiniz? Mahallede miskinler varken, kazançları üzerinden bir tam yıl geçmedi diye resmen zengin saymadığınız biriktiricilere, yargı gününde, dava vekilliği yapmayı taahhüt edebilir misiniz?
Öyleyse niçin putlaştırıyorsunuz dinin esaslarını!
DEĞERLERİN DERECE DÜZENİ (III) – NAMAZCI HAFIZ \ AHMET BAYDAR
Yayınlandı: 19 Şubat 2012 / Ahmet Baydar, İktibaslar
Müstağni nefse teslimiyet telkin etmesi gereken kurban, mahiyeti zorlandığında aşağılama, incitme ve açgözlülük ahlakına hizmet edebilir. Bu nedenle yüce kitap, kurbanların et ve kanlarının değil, kurbancının takvasının Allah’a ereceğini söyler. (Hacc 22/33)
Her biri yüzer taneli yedi başak veren bir tane gibi olan zekât bile mahiyeti zorlandığında bol yağmurun cascavlak bırakacağı topraklı bir kaya gibi olabilir. Bu nedenle yüce kitap, iyi bir sözün, ardından başa kakma ve incitme gelecek sadakadan daha hayırlı olduğunu söyler. (Bakara 2/262-4)
“Kılınan namaz” da, zorlanan kurban ve zorlanan zekât gibidir.
“Namaz” isminin ve “Kılma” eyleminin Kur’an dilinde karşılığı olan harfler, hayatın her alanında kullanılan diğer bazı anlamların da kaynağıdır. Oysa bugün Türkçemizde, namaz sadece bilinen bir formun adıdır. Kılma fiili de sadece namaz için kullanılmaktadır.
Bu nedenle, kılmak deyince sadece namazı hatırlayan, namaz deyince de sadece o formu anlayan bir toplumda, “Namaz kıldım” diyen kişinin gerçekten ne yapmış olduğu değil, sadece bilinen o simgesel hareketleri yapmış olduğu anlaşılmaktadır.
Böylece daha işin başında, kişinin mahiyeti anlaşılan diğer bütün işleri bir yanda, namazı başka bir yanda olur. Kıldığı namaz, diğer bütün fiillerinden soyutlanır. Zikir kıvamına ulaşamaz, kötülüklerden uzaklaştıramaz, hayatı diriltemez.
Mahiyeti zorlanan yahut dondurularak putlaştırılan her şey böyledir.
Su kaynatılırsa buharlaşır, soğutulunca buzlaşır. Buhar ve buz da bu hâlleriyle susuzluk gideremez.
Çocukluk çağında ezberlenen ant ve marşlar, ilerde istiklal mücadelesiyle anlamlandırılmadıkça, kişinin hayatında değeri olmayan birer simge olarak kalmaya mahkûmdur.
Dinde Yahudileşme ve Hıristiyanlaşma da, dinin mahiyetinin zorlanmasının ve dondurularak putlaştırılmasının kalıcı örnekleridir.
Kur’an’ın iman ve sâlih ameli sürekli birlikte zikretmesi işte bu iki gidişe son uyarıdır.
Dini hayat tartışılırken çeşitli göstergeler üzerinde durulur ve sonunda hep cami cemaatinin çoğalması, dini hayatın artmasına kanıt getirilir. İmanı dondurarak ibadetlerden arındıran Hıristiyanlaşmaya nispetle bu doğru bir tespittir. Ancak ibadetlerin mahiyetini zorlayan Yahudileşmeye nispetle doğru olup olmadığı tartışılabilir.
Nitekim namazcı hafız durumu kötü görmekte, bu nedenle her fırsatta “Evet, cemaat çoğalmış görünüyor ama namazlarında hiç de tadili erkân yok, bu olmayınca namaz da olmaz” diyerek itiraz etmektedir. Namazın altı farzı bulunduğunu, bu farzları dosdoğru yapmak gerektiğini anlatmakta ve buna da “Tadili erkân” demektedir.
Hafız, aslında namazın bir İslamlaşma göstergesi olduğunu kabul etmektedir. Ne var ki kul hakkı aşırmada uzmanlaşan kimseleri her gördüğünde, nefsin İslamlaşması için bunun yeterli olmadığını da anlamakta ve bu nedenle namazı ancak “tadil-i erkân” ın kıvama erdireceğini ileri sürmektedir.
Ancak namazcı hafızın “tadili erkân” dediği şey, gerçekte sadece kendi mezhebinin, sadece bir âliminin ve sadece namazla ilgili tam bin sayfalık bir kitabının öğretisidir.
Oysa namazın son şeklinin son Elçi tarafından tashih ve tekmil edildiğini, bu şekli tespit eden haberlerin tamamının on dosya kâğıdına sığabilecek kadar az olduğunu, İlahî melikiyet değişmedikçe de bu şeklin asla değişmemesi gerektiğini bilmektedir.
Kaldı ki namazcı hafız, bin tadili erkânla bile, bir tek tadili amel olamadığını bizzat tecrübe etmekte ve olamayacağını da çok iyi bilmektedir.
Peki, namazı ancak zekâtın tadil edebileceğini, yüce kitabın bunu açıkça tebyin ettiğini bilmiyor mudur?
“Gördün mü dini yalanlayanı! Şu yetimi itip kakanı, yoksulu doyurmaya teşvik etmeyeni! Öyleyse, vay o “namaz kılanlar”a ki onlar “namaz”larından gafiller, onlar gösteriş yaparlar, ev aletlerini (en küçük yardımı) bile engellerler” (Mâ’ûn Suresi)
DEĞERLERİN DERECE DÜZENİ (IV) – DİN BİNASININ ESASLARI \ AHMET BAYDAR
Yayınlandı: 19 Şubat 2012 / Ahmet Baydar, İktibaslar
0
1 Vote
Kulluk Âdem’le birlikte biliniyorsa, birbirini destekleyen elçiler arka arkaya gelmişlerse, din bütün zamanlarda hep var idiyse, o zaman dini bir hüküm için; “Şu Hicret’ten sonra farz kılındı” demenin değeri nedir?
Bu sorunun cevabı şu soruların cevaplarında saklıdır:
Tufan’dan önce ve sonra bilinen, yazının icadından sonra aynı kalan, milattan sonra da devam eden, dolayısıyla Hicret’ten önce bilinen ve sonra da aynı kalan dini esaslar var mıdır?
Din binasının olmazsa olmazları yani?
Kadın-erkek, zengin-fakir, mukim-misafir, sağlıklı-hastalıklı, galip-mağlup, tutuklu veya serbest dinin herkese; dağda, ovada, soğukta, sıcakta, savaşta, barışta, her şart ve her mekânda teklif ettiği şeyler nelerdir?
Bu soruların cevabına başlamadan evvel, bu yazı boyunca unutulmaması gereken bir hususu hatırlatmak istiyoruz: Dinde Hicret öncesi ve Hicret sonrası ayrımı ilahi değil içtimaidir.
Dine evrensel ve ilahi, İslam’a da yöresel ve Muhammedi bir anlam yükleyerek Din ile İslam’ın arasını açanlar, kendilerini bu hükme kapatabilirler Oysa Allah katında din İslam’dır ve önceki peygamberlere uyanlara da Müslüman ismini Allah takmıştır. (Hacc 22/7)
Peygamberlerin hepsinin aynı dini tebliğ ettiği ve bu dine İslâm dendiği hatırlandığında, yukarıdaki soruların kısmi cevabını İslâm’ın sekiz şey üzerine bina edildiğini ifade eden bir Hadis’te buluruz.
Bu Hadis’e göre, İslam binasının sekiz esası vardır Bunlar da; 1- Tevhid, 2- Salât, 3- Zekât, 4- Hac, 5- Oruç, 6- Cihad, 7- İyiliği emretmek, 8- Kötülüğü yasaklamaktır.
Bu sekiz esasın son üçü, aslında birçok hususta benzeşmektedir. Bu hususlarından birisi yatay alanlı oluşlarıdır. Nitekim üçü de ilahi rızayı toplumsal hukukta arar.
Benzeşen diğer bir husus da amaçlarıdır. Bu esaslar ıslah edici, kusur giderici ve fayda vericidirler. Bu yönleriyle de onlara sâlih amel denir.
Üç esasın benzeştikleri başka bir nokta ise temsil özellikleridir. Her biri, diğerinin yerine kaim olabilir. Çünkü kötülüğü yasaklamak, başka bir açıdan iyiliği emretmiş olmakla aynıdır. Cihadın amacı da kötülüğü önlemek veya iyiliği yaygınlaştırmakla örtüşür.
Bu esasların benzeşen özel bir yönleri de arızi oluşlarıdır. Yani bunlar her zaman gerekmeyen eylemlerdir. Üçü de ihtiyaç duyulan zamanlarda devreye girer.
Bu üç esasın benzeşen en önemli yönleri ise kifai oluşlarıdır. Herkes emretmek, yasaklamak ve cihat etmek için kabiliyetli, yetkili ve donanımlı olamayabilir. Bu nedenle onlardan sadece yeterliliği bulunan kimseler mükellef olur.
Sekizden geriye kalanlar arasında, bu üç esasla, kısmi olarak benzeşen ise sadece zekâttır.
Çünkü zekât da toplumsal alanlıdır. Ayrıca amacı itibariyle sâlih bir eylemdir. Daha önemlisi ise üzerinde durduğumuz bu üç esasın yerine kaim olabilir. Nitekim bedenen ve fikren iyiliği emretmeye, kötülüğü yasaklamaya ve cihada gücü yetmeyenler, zekâtlarıyla bu eylemlere destek olurlar.
Ancak her zaman ve herkese gerekli olmama hususunda zekât bunlardan ayrılır. Çünkü kelimenin özgün anlamıyla zekât arızi ve kifaî değil, sürekli ve aynidir. İleride ayrıca üzerinde duracağımız üzere, savaş ve barışta her zaman, zengin ve fakir herkese gereklidir. Bu yönüyle de iyiliği emretmenin, kötülüğü yasaklamanın ve cihat etmenin itici gücü, dinin her zaman ve herkeste kalıcı bir esası olur.
Bu nedenle, birbirinin yerine kaim olabilen toplumsal alanlı bu dört salih amel, bazı Hadislerde zekâtta toplanmış ve İslam’ın beş esas üzerine bina edildiği ifade edilmiştir.
DEĞERLERİN DERECE DÜZENİ (V) – İKİ ESASIN FARKI \ AHMET BAYDAR
Yayınlandı: 19 Şubat 2012 / Ahmet Baydar, İktibaslar
0
Rate This
Farklı senetlerle nakledilen çok sayıdaki Hadis’e göre İslam’ın üzerine bina edildiği beş esas; Tevhid, Salât, Zekât, Hac ve Oruçtur.
Aynı konudaki başka haberlerde nakledildiği üzere, esaslardan birisi olan tevhid, soyut ve içsel bir kabulden ibaret olan iman ve ihlâsı niteler. Bu, müminden İlah’a doğru yükselen, ferdi ve dikey alanlı bir olaydır. Fıtri, sade ve kolay olduğu için de tarihselliği ve yöreselliği söz konusu olmaz. Farklı şartlarda değişmez, zor zamanda kolaylaştırılması düşünülemez.
Hac ise İlah’ın Melikiyetini simgeleyen sarayla ilgilidir. Simgesellik, sarayın amacını duvarlara değil, gösterdiği yöne yükler. Bu nedenle, temsil açısından temellerini Hz. İbrahim’in yükselttiği mabet ile Hz. Süleyman’ın yaptırdığı mabet arasında fark görülmemiştir. Ne var ki dünyevi olan, tarihsel ve yöresel olmak zorundadır. Bu da saray ziyareti için belli bir vakti ve muayyen bir biçimi gerekli kılar. Bu nedenle, sarayı ziyaretin amacı, ferdî ve dikey alanlı bir iş olsa bile, haccın kolay şekli aranmamış, başka bir ifadeyle kolay bir ziyarete hac denmemiştir. Fakat gücü yetmeyenler, sarayın ziyaretinden muaf tutulmuştur.
Oruç da, İlah’ın Melikiyet seslenişiyle ilgilidir. Ramazan ayı, bu seslenişin zamanını, oruç ise bu sesleniş mevsiminde kulların her türlü malayaniyi terk etmesini simgeler. Oruç da her ne kadar kul-Melik ilişkili olsa da, onunla ferdî bir yükseliş aransa da, hilâl tespiti, sahur ve iftar gibi öğeleriyle yöresellik arz eder. Yani oruç da vakitli ve muayyendir. Bu nedenle kolaylaştırılmamış; az yemek-içmek oruç sayılmamıştır. Buna mukabil hasta ve yolcuların oruç tutmamasına ruhsat verilmiştir.
Ancak bu beş esas arasında salât ve zekât böyle değildir.
Salât, dikey alanlı, vakitli ve muayyen olsa bile zor durumlarda son derecede kolaylaştırılmış olmasıyla hac ve oruçtan ayrılır. Abdest için su bulamayan temiz toprağa dokunur. Kıbleyi bulamayan yine de bir yöne döner. Ayakta duramayan bu işi oturarak yapar. Yani salât, her durumda kolaylaştırılmıştır. İşte bundan dolayı, binitli yahut yaya durumda bile terk edilmez.
Sağlıkta ve hastalıkta, zenginlikte ve fakirlikte, korkuda ve güvende gerekli görülür.
Ayrıca salât, ferdî yönelişlerin hepsini kapsayıcıdır. Nitekim kıraat rüknü ile tevhidi, kıbleye dönme rüknüyle haccı, yeme-içmenin terkiyle de orucu kapsar. Değiştirilmeyen ve azaltılmayan hac ve orucun, zor durumlarda tehir ve hatta terk edilmesine ruhsat verilmiş olması da bundandır.
Yani insanlara hizmetin itici gücü ve bu türün yerine kaim olan zekât, İlaha yönelen ferdi ibadetlerin itici gücü ve bu türün yerine kaim olan da salâttır.
Bu durumda, Hadislerde sayılan beş esastan her mükellefe ve her zaman gerekli olanının sadece salât ve zekât olduğunu söyleyebiliriz.
Aslında Kur’an’ın beyanı, tavzihi ve vurgusundan da, dinin, bu iki esas üzerine bina edilmiş olduğu anlaşılmaktadır.
DEĞERLERİN DERECE DÜZENİ (VI) –
PUTLAŞTIRILAN FAİZ YASAĞI VE BAŞÖRTÜSÜNDEN ÖNCE “SAĞLAM DİN BUDUR” \ AHMET BAYDAR
Yayınlandı: 19 Şubat 2012 / Ahmet Baydar, İktibaslar
0
Rate This
Kur’an’ın sayı saymayı bilen bir okuru bile, genel üslubundan, dini diğer esaslar arasında salât ve zekâtı ayırdığını anlamakta gecikmez. Çünkü Kur’an, oruç ve haccı, sadece birkaç kez anarken salat ve zekâtı yüze yakın yerde ve çoğu zamanda birlikte zikretmektedir.
Bu konuda, Kur’an üslubunda, göze çarpan en önemli husus, herhalde bu iki esasın tarihsel kıdeminin altının çizilmiş olmasıdır.
Kur’an, İsrailoğullarından salât ve zekât üzerine misak alındığına, (Mâide 5/12) İsmail oğullarına da salât ve zekâtın emredildiğine (Meryem 19/55) işaret eder.
Bu konuda kayda değer önemli bir işaret ise, Baba İbrahim’le ilgili bir bölümdedir. Burada da, din, millet, İslam ve dini tanıklık bağlamında vurgulanan esaslar salat ve zekât olmuştur. (Hacc 22/78)
Kur’an, bu iki esasın, mesaj ve öğretileri nesli tarafından sürdürülmeyen Lut ve Salih gibi diğer peygamberlere de hidayet ve rehberlik vasıtaları olduğunu beyan etmiştir. (Enbiyâ 21/73)
Bunlardan çok daha önemli bir husus ise, Kur’an’da, velayeti hak etmenin (Mâide 5/55) ve dini hayatı güvence altına almanın (Hacc 22/41) yolunun salât ve zekâttan geçtiğinin belirtilmesidir.
Ayrıca Kur’an, bu iki esası istemeyerek uygulamanın nifaka delalet edeceğini, (Nisâ 4/142, Ahzâb 33/19) münafıkların salâta karşı üşengeç, vermeye karşı da cimri olacaklarını (Tevbe 9/54) ifade etmiştir.
İsyankârın inananlar katında güvene kavuşması ve putperestin Allah katında bağışlanması da ancak bu iki esasla mümkündür.
Nitekim Kur’an, evrensel din ailesindeki kardeşlik umdesine temas ettiği bir bölümde, bu tür bir tövbenin tahakkuku için salât ve zekâtın gerekli olduğunu tasrih etmiştir. (Tevbe 9/5-11)
Bütün bunlardan daha önemli bir husus ise, uhrevi kurtuluşun bu iki esasa bağlanmış olmasıdır. (Mü’minûn 23/1-4) Nitekim Kur’an, şakîlerin yaşamakla-ölmek arasında bir durumda büyük ateşte kalacaklarını, oradan sadece “tezekkî” edenlerin ve “salât” edenlerin kurtulacaklarını beyan etmektedir. (A’lâ 87/14-15)
Bu iki esasın din ve kullukla münasebetini zirveye taşıyan ayet ise her hâlde şudur:
“Oysa başkasıyla değil, sadece; dini O’na özgüleyip -kendi doğruları olarak- Allah’a kulluk etmeleri; salâtı uygulamaları ve zekâtı vermeleri ile emrolunmuşlardı. Sağlam din de budur.” (Beyyine 98/5)
Peki, bütün peygamberlerin tebliği olan, dini ayakta tutacak olan, insanları dinde kardeşler yapan salât ve zekâttan tam olarak neler anlaşılmalıdır?
Bu iki esasın anlamları, kapsamları, sınırları, kolaylaştırılmışlıkları ve bu nedenle de bütün mükellefler için gerekli görüldükleri hususlarıyla devam edeceğiz.
DEĞERLERİN DERECE DÜZENİ (VII) –
ZEKÂT NEYİ TEMİZLER; MALI MI NEFSİ Mİ? \ AHMET BAYDAR
Yayınlandı: 19 Şubat 2012 / Ahmet Baydar, İktibaslar
0
Rate This
Kadim dillerde bir sözcüğün anlamı, çoğu zaman bulunduğu cümleye göre belirlenir. Bu işi kolaylaştıran hususlar da doğal olarak söz akışında aranır.
Kur’an, ilk nazil olan pasajlarından birisinde, nefsin iki zıt telkininden söz eder. Umutsuzluğa sebep olacak saptırma ve örtme telkinine “tedsiye”, arındırma ve geliştirmeye sebep olacak telkinine ise “tezkiye” der. (Şems 91/019-10)
Zekât eylemi işte bu son telkinden doğar.
Ne var ki bu hususa dikkat etmeyenler, arınma ve gelişme durumunu mal veren nefse değil, verilen mala tahvil etmişlerdir.
Zekât işinde sözü edilen arınma ve gelişmenin malda değil de, kişinin kendisinde olacağını, nüzulü son döneme rastlayan şu ayet de açıkça göstermektedir:
“Mallarından, onları arındıran bir sadaka al, onunla onları tezkiye edersin.” (Tevbe 9/103, anlam için bkz. Zemahşerî.)
Burada istenen, herhâlde cami önlerindeki sadaka taşlarına bırakılan bir simit parası tutarı değildir. Nitekim bu pasajın biraz öncesinde, verme işine infak tabir edilmişken (Tevbe 9/99) bu ayette sadaka denmiştir. Çünkü sözü edilenler, tövbekâr münafıklardır, verecekleri de dine gelişlerini “tasdik” eden bir “sadaka”ya dönüşecektir. Ayrıca bu sadaka, onları “tezkiye” edecek, geliştirip eğitecek, böylece sadaka da zekâta dönüşmüş olacaktır.
Ayetin ikinci yarısı, bu anlam akışını doğrulamaktadır:
“Mallarından onları arındıran bir sadaka al, onları bununla tezkiye edersin. Bir de onlara salat et, çünkü salatın onlar için bir huzurdur.”
Başkası hakkında salat etmenin ne anlama geleceğine şimdi girmeyeceğiz. Fakat şunu hemen kaydetmemiz gerekir. Burada “tezkiye”den sonra salat fiiline geçiş yapılarak bu işin kişinin nefsinde olacağı teyit edilmiş, hem de dini ayakta tutacak olan salat-zekât ikilisi tamamlanmıştır.
Kur’an, infakın ve sadakaların Allah katında kat kat artacağını söyler. (Bakara 2/261) Ayrıca sadakaları “Riba” ile karşılaştırır. (Bakara 2/276)
Kur’an’ın riba ile karşılaştırdığı başka bir şey de zekâttır. Ayrıca onun da infak ve sadakalar gibi kat kat artacağını ifade eder. (Rum 30/39)
Şimdi bu durumda şu sorunun cevaplandırılması gerekir. Bir bağlamda sadaka, başka bir bağlamda infak olan şeyin zekâtla ilişkisi nedir?
Sadaka, nafaka, salih amel, karz-ı hasen ve zekât gibi sözcükler, aynı eylemin farklı safhalarını nitelemektedir. Verme işi; ilahi emrin tasdik edilmesine nispetle sadaka, verileni geçindirmesi yönüyle nafaka, bir ihtiyacı gidermesi açısından salih amel, karşılığının öteki hayatta alınacak olmasına nispetle karz-ı hasen, arındırıp eğitmesine nispetle de zekâttır.
Burada önemli bir hususa daha işaret etmemiz gerekiyor. Kur’an’ın zekât için kullandığı genel üslup “zekâtı vermek” şeklindedir. Ancak bir ayette bu üslubun dışına çıkılır ve müminler; “zekâtı yaparlar” ifadesi kullanılır. (Müminûn 23/4)
İlk dönem müfessirlerinden Ebu Müslim, bu ayetteki “zekât” sözcüğüne, salih amel anlamı vermiştir. Bu gerçekten yerinde bir tefsirdir. O zaman ayet; “Onlar salih amel yaparlar” şeklinde anlaşılır.
Buna göre; zekât, kimi zaman verilen miktarın adı olarak “arınmalık” demek olsa da, kimi zaman da verendeki ve verilendeki etkisi açısından “arınma” ve “salih amel” olur.
Verilenin türü ve miktarı ne olursa olsun, yolda halkın geçişine zarar veren bir unsuru gidermekten, cihada katkı sağlamaya kadar her şey böyledir. İman ailesine ve insanlara yapılan her hizmet nefsi arındırıp tezkiye eder.
Bu durumda, iman ailesinde dayanışma kapısı olan zekâtın kapsamı, her mükellefin durumuna göre, miktarı ise her muhtacın durumuna göre değişecek demektir.
Yani salât, imanın kolaylaştırılmış bir simgesi olduğu gibi, zekât da salih amelin kolaylaştırılmış bir simgesidir.
Bu tespitle, ilk nazil olan pasajlarda salat ve zekâttan bahseden ayetlerin farziyet ifade edip etmeyeceği üzerine yapılan tartışmalar artık anlamsız kalacaktır.
DEĞERLERİN DERECE DÜZENİ (VIII) –
ZEKÂTTA HİCRET YANILGISI \ AHMET BAYDAR
Yayınlandı: 19 Şubat 2012 / Ahmet Baydar, Esaslar arasında zekâtı diğerlerinden daha anlamlı kılan en önemli husus, son derecede kolaylaştırılmış olmasıdır. Bu kolaylığı, Kur’an’ın genel üslubundan izleyebiliriz. Kur’an, inkâr psikolojisinin besleyicisi pintilik ahlakını kıran her türlü eylemi zekât cümlesinden sayar.
Bu konuda dikkat edilmesi gereken ilk husus her hâlde, Kur’an’ın, zekâtla sadakanın arasını açmaması, getirilmesini istediği zekâta, yerine ulaştırılmasını isterken sadaka demesidir.
Kur’an, bununla da kalmamış, bir pasajında, insanların arasını düzeltecek olan “emr-i bi’l-Maruf”u ve “emr-i bi’l-Islah”ı, sadakanın alternatifi olarak göstererek (Nisâ 4/114) zekâtın sınırlarını alabildiğine genişletmiştir.
Kur’an’ın, kendisinden zekât alınacakları belirlemediği hâlde, verilmesi gereken sekiz sarf yerini tek tek sayması da üzerinde durulması gereken başka bir husustur. Evet, Kur’an, vermeyi belli bir zenginliğe ulaşanlara tahsis etmediği gibi, kime ne kadar verileceğini de belirlememiştir.
Bu durum, değişen şartlarda bir tarafın fazlalığının, diğer tarafın da ihtiyacının belirli olacağını akla getirmektedir. Kaldı ki zekât vermeyi sadece zenginlere ve daima muayyen bir orana tahsis etmek, “verebileceğinizi verin” fermanıyla (Bakara 2/219) çelişmektedir.
Açıkça söylemek gerekirse, zekâtın, sadece “şeran zengin” sayılan az kimseye tahsis edilmesi sorunlu bir bakıştır. Çünkü Kur’an, dini ayakta tutan iki esası vurgularken salatın yanına zekâtı koymuş, önceki peygamberler zamanında zekâtın hep var olduğunu beyan etmiş, Hicret öncesinde inmiş pasajlarda bile bizzat zekât sözcüğünü seçmiştir.
Bu sarahate rağmen, Kur’an’daki zekâtı nafile ve farz şeklinde ikiye ayırmak, Elçilerin birbirini teyit eden sürekliliğini göz önüne almayan eksik bir bakıştır. Bu konudaki ihtilaf da, farziyetin başlangıcı olarak, nebevi uygulamaların Hicret’ten sonraki bir şeklini değişmez tek örnek kabul etmekten doğmaktadır.
Bütün bu durumlar, dini sadece Allah’a özgüleyen bir samimiyetle göz önüne alındığında; Hicret öncesinde nafile olduğu bilinen zekât ile Hicret sonrasında farz olduğu bilinen zekâtın değerleri arasında bir derece farkı olmadığı anlaşılacaktır.
Nitekim sahabenin bağışları aralıksız sürerken Hz. Peygamberin oransal bir tayinde bulunması, artırmaya değil, aksine azaltmaya sebep olmuştur. Ancak bugün sürekli değişen hadiselerin doğurduğu zaruretleri göz ardı ederek, zekât miktarının, tarihin belli bir dönemindeki vergilendirme ölçüsüne indirilerek değişmez kılınması, Kur’an’ın tesis ettiği iman kardeşliği olgusuna cevap verecek güçte değildir.
Zekâtın farz olabilmesi için, malın üzerinden bir yıl geçmiş olma şartının aranması da böyledir. Zayıf bir habere dayanan ve ihtiyaç durumunu hiç önemsemeyen bu bakışın da Kur’an’ın tesis etmek istediği verme ahlakı açısından hiçbir değeri yok gibidir:
“Allah yolunda kapanmış fakirlere verin, şuraya buraya dolaşamazlar, istemekten çekindikleri için, bilmeyen, onları zengin zanneder, onları simalarından tanırsın, yüzsüzlük edip halkı rahatsız etmezler.” (Bakara 2/270-273)
Öyle görünüyor ki Kur’an, mukaddes amacı doğrulayan, zaruri ihtiyaçları gözeten ve böylece kişilik gelişimini artıran sadakalara zekât demektedir. Cami önlerinde dilenme ahlakını tahrik eden ve büyüklenme ahlakını kamçılayan sıradan vermelere değil.
DEĞERLERİN DERECE DÜZENİ (IX) – DİNSEL GEVEZELİKLER VE ZEKÂT / AHMET BAYDAR
Yayınlandı: 19 Şubat 2012 / Ahmet Baydar, İktibaslar
Eğer şer’i zenginlik ve zekât için ölçü koymayan, mükellefin takatine göre; geliştirici, terbiye edici ve arındırıcı olan her ameli zekât cümlesinden sayan bakışımıza katılamayan varsa, aşağıdaki ayete baksın:
“Allah dilediğine hidayet eder, hayırdan ne infak ederseniz kendinizedir.” (Bakara 2/272)
Burada hidayete ermekle hayır yapmanın bir ilişkisinin olduğu açıkça görünüyor. Hayır ise şerrin karşıtıdır. Sınırı tayin edilmemiş her iyiliği niteler. Ancak bunun zekâtla ilişkisi ispat edilmedikçe iddianıza katılamam diyorsa, şu ayeti kıraat etsin:
“Sana ne infak edeceklerini soruyorlar, de: hayırdan ne verirseniz.” (Bakara 2/215)
Hayır sözcüğünün kimi zaman mal anlamına geldiğini hatırladım. Bu durumda hayırla infakın ilişkisi de anlaşılır. Ancak zekâtla alakasını henüz anlamış değilim diyorsa şu ayet üzerinde tedebbür etsin:
“Bir tatlı dil, bir bağışlama, arkasından eza gelen sadakadan hayırdır.” (Bakara 2/263)
Demek ki sadakada amaç hayır yapmakmış. Ne pahasına olursa olsun mal çıkarmak, belli bir miktarda çıkarmak, daha çok çıkarmak değilmiş. Bunun için de verenle verilen arasındaki iletişimin sıcak tutulması gerekiyormuş. Doğrusu sadaka-hayır ilişkisi burada çok şaşırtıcı boyutta. Eğer sınırsız iyiliği niteleyen bu hayır kelimesi, Kur’an’da, bir de zekâtın açıklaması olarak gelmiş olsaydı, o zaman ikna olurdum diyorsa şu ayeti tezekkür etsin:
“Salatı ikame edin ve zekâtı verin, hayırdan kendiniz için ne sunarsanız Allah katında onu bulursunuz.” (Bakara 2/110)
Evet. Hidayetin hayırla, hayrın da infak, sadaka ve zekâtla ilişkisini kavradım. Ancak yine de ben diyorum ki hayrın mal verme dışında güzel eylemleri de kapsadığını gösteren bir örnek olsaydı, işte o zaman problem tam olarak çözülürdü. Söylenecek tek sözüm kalmazdı diyorsa şu örnek üzerinde tefekkür etsin:
“Sana yetimler hakkında soruyorlar. De ki: Onları ıslah, hayırdır.” (Bakara 2/220)
Bu anlam dikkatlerden kaçmış olmalı. Hayret, doğru! Eğer Kur’an’da, iki yüze yakın yerde kullanılan şu hayır kelimesi, zekâtın kapsamına giriyorsa artık susuyorum. Konu benim için bitmiştir diyorsa şu ayeti de teberrüken okusun:
“Toplantılarının çoğunda hayır yok, ancak sadakayı veya marufu veya insanların arasını ıslahı emreden başka!” Nisâ 4/114.
Bazıları etrafta propaganda yapabilmek için Hz. Peygamber (s.a) ile özel görüşme talebinde bulunurlardı. Böylece büyüklüklerini kanıtlamış olacaklardı. Kur’an, bu tür olumsuz duyguların önüne geçmek için şöyle demişti:
“İnananlar! Peygamberle necva yapacağınızda, necvanızdan önce sadaka verin; bu, sizin için daha hayırdır…” (Mücadile 58/12-13)
Sadr-ı İslam’da, kişisel düşkünlükleri önlemek için sadaka teklif eden, devamında da salat ve zekâta geçiş yapan bu ayetin, günümüzdeki siyasi, ticari ve şahsi çıkar toplantılarındaki dinsel gevezeliklere diyeceği bir şey yok mudur?
DEĞERLERİN DERECE DÜZENİ (X) – TEKVÎNİ VE ŞER’Î SALÂT \ AHMET BAYDAR
Yayınlandı: 19 Şubat 2012 / Ahmet Baydar, İktibaslar
0
Rate This
Vahiy üslubuna aşina olanlar, Kur’an’da muhkemlere anlam taşıyan müteşabih ayetler gibi müteşabih sözcüklerin de bulunduğunu bilirler. Müteşabih sözcükler, anahtar sözcük ırmağına akan farklı dereler gibidir. Irmağın rengi, tadı ve kokusu doğal olarak bu derelerinkine benzer. İşte bu benzerlik, çoğu kimsenin, derelerin tadıyla ırmağın tadını, yani müteşabih sözcüklerle muhkem sözcüğün anlamını karıştırmasına sebep olur.
Salât kavramı esas alınarak söylenecek olursa, ahit, itaat, emanet, dua, teslim, tesbih, hamd, rükû ve secde derelerinin “salât” ırmağına su taşımakta olduğunu söyleyebiliriz. Şu ayette olduğu gibi:
“Göklerde ve yerde olan kimselerin, sıra sıra uçan kuşların Allah’ı tesbih ettiğini görmez misin? Her biri kendi salâtını ve tesbihini bilir.” (Nûr 24/41)
Buradaki “kimseler” sözcüğüne dikkat edilirse maymundan insana bütün hayvanların ayetin kapsamına girdiği anlaşılır. Kur’an, başka pasajlarda da, çakıl taşından mercana, yosundan mantara, söğütten hurmaya, midyeden yunusa, serçeden kartala bütün varlıkların mevcudiyetlerini itaat, tesbih, secde ve teslimiyet üzere bulunmakla niteler. Bu ayetteki ise bütün bu anlamları hâvi olan salât sözcüğüdür.
Burada sözü edilen aslında icbarî bir salâttır. Yani yaratılışta bütün varlıklara yutturulmuş oluşsal bir itaat keyfiyetidir. Kast edilen de her türlü mahva, ruhi düşüş ve yükselişe kapalı olan meleki yapıdır.
Nitekim Kur’an, evrendeki bütün varlıkların doğalarında bulunan işleyiş düzenini, teslimiyet, secde, itaat olarak nitelemiştir.
Allah, bütün şeylere ve kimselere “İster istemez gelin” demiş, onlar da ister istemez teslim olmuş (Âl-i İmrân 3/83), secde etmiş (Ra’d 13/15) ve hâl dilleriyle “itaat ederek geldik” demişlerdir. (Fussılet 41/11)
Kur’an, bir başka tür salâttan daha söz eder. Ancak önceki gibi icbari değil ihtiyaridir, tekvinî değil teşrîidir. İnsanın donanımına muvafık olarak ruhi terakki ve tedenniye; adalet ve irfana, zulüm ve cehalete de açıktır. Bu nedenle, ünsiyet kurabildiğimiz varlıklar arasında sadece insana teklif edilmiştir.
İşte Kur’an’da; yine ahit, itaat, emanet, dua, teslim, tesbih, hamd, rükû ve secde kelimeleri öbeğinde çoğu zaman zekâtla birlikte anılan salât da budur. Nitekim bir ayette şöyle denmiştir:
“Biz, emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk da buna hamle etmekten çekindiler ve bundan korktular, oysa insan ona hamle etti; o çok zalim, çok cahildir.”
Bu ayette, bütün varlıklara ve insana sunulan göreve “emanet” denmiştir. Emanet deyince de onu korumak, hıyanet etmemek akla gelir. Varlıkların çekinip korkmaları ise, emanet üzerine titremeleri anlamına gelir. Bu da, tabiatlarındaki kanunlara zorunlu olarak uymalarını kinaye eden bir üsluptur. Yani bütün varlıklar emanetin korunması gibi, Allah’a itaati korumuşlardır. Bu ise, varlıkların yukarıda izah ettiğimiz icbari salâtını “emanet” sözcüğü ile anlatmaktadır.
Emanetin insanlara sunulması ise, dini-şer’i esasların teklif edilmesini kinaye eder. Emaneti “hamlederek” başka yere taşımak, sahibine ihanet etmektir. İnsan bu konuda özgür bırakılmış, içlerinden çok kimse emanete hıyanet etmiş, böylece zalim ve isyankâr olmuştur. Kısaca bütün varlıklar, tabiatları itibariyle tekvini emanete riayet etmekle salâtını bilmiştir. Fakat kendisine sunulan şer’î emanete riayet etmeyen çoğu insan da şer’î salâta ihanet etmiştir. Ancak inananlar başkadır:
“Onlar, emanetlerine ve ahitlerine riayet edenler ve salâtlarını muhafaza edenlerdir.” (Mü’minûn 23/8-9)
Kur’an, inananlardan söz ettiği başka bir pasajda “Salâtlarında devamlıdırlar” diyor. (Meâric 70/23) Peki sizce bu hangi salâttır? İcbârî midir yoksa ihtiyârî midir? Dikkat edilirse ayette “Devamlı toplantıdalar” der gibi “Devamlı salâttalar” denmiyor. Eğer böyle denseydi, o zaman icbari salât anlaşılırdı. Ayetteki devamlılık salâtı değil müminleri niteliyor. “Toplantılarında devamlılar” der gibi, “Salâtlarında devamlılar” deniyor.
Yani müminler kuşlar gibi meleki bir salâtta değil, ucu terakki ve tedenniye, adalet ve irfana, zulüm ve cehalete açık tercihi bir salâttadırlar.
DEĞERLERİN DERECE DÜZENİ (XI) – BALIĞIN KARNINDA NAMAZ! \ AHMET BAYDAR
Yayınlandı: 19 Şubat 2012 / Ahmet Baydar, İktibaslar
0
Rate This
Kur’an-ı Kerîm, Yunus (a.s) ın kıssasını üç bölümde tamamlar. Özet mahiyetindeki ilk bölüm Sâffât suresindedir. Burada, toplumuyla öfkeleştiği, risaletle görevlendirildiği yeri terk ettiği, kalkmak üzere olan bir gemiye kaçtığı, gemideki yolcuların çok kalabalık olduğu, başları dara düşünce aralarında kura çekildiği, kuranın ona isabet ettiği, ardından denize atıldığı, tam yaptıklarından pişman olduğu sırada tesbih ettiği, bunun üzerine bir balığın onu ağızlayıp sahile çıkardığı anlatılır:
“Eğer tesbih edenlerden olmasaydı, diriliş gününe kadar karnında bekleyecekti.” (Sâffât 37/143-144)
Bir peygamber, hatasından dönüp “tesbihe” sarılınca boğulmaktan kurtuluyor. Acaba müminler de sıkıntılı zamanlarında yaptıkları tesbih sayesinde, kendilerini maddi sıkıntılardan kurtarabilirler mi? (Yunus 10/103) Allah’ı “tesbih” etmekle boğulmaktan kurtulmak arasındaki bu ilişki nasıl izah edilebilir? Kıssadaki bu anlatımın altında acaba simgesel bir derinlik mi vardır? Yoksa elçiler ve müminler, vahye ihanet edecek olurlarsa sıkıntıya düşürülür, pişman olup tesbihe sarıldıklarında da kendi güçlerini aşan, hiç beklemedikleri bir vesile ile kurtarılırlar mı? Hz. Yunus’un başına gelenler, evrensel bir “kader” midir?
Düşünmeye değer bir husustur. Fakat şimdi burada aradığımız bu değil, tesbihin mahiyeti ve salâtla ilişkisidir.
Müfessirlerin çoğu buradaki “Tesbih” kelimesine “salât” anlamı verirler. Bir kısmı da balığın çok büyük olduğunu; Hz. Yunus’u yuttuğunu ve günlerce karnında taşıdığını, onun tesbihinin de balığın iç organlarını kaldırarak rükulu secdeli salât ikame etmesi olduğunu söylerler.
Oysa metindeki balık sözcüğü, Hz. Musa’nın meşhur seferinde azık olarak yanında taşıdığı küçük bir balığı niteleyen sözcükle aynıdır. Ayrıca balığın onu yuttuğu, önceki mukaddes metinlerin aksine, Kur’an’da, sarih değildir. “Yuttu” şeklinde tercüme edilen kelime de ilk dönem kaynaklarında “ağızladı” ve “rehberlik etti” anlamlarına da gelmektedir.
Kaldı ki birkaç gün balığın karnında kaldığı Kur’an’da hiç konu edilmemiştir.
“Tesbih” kelimesinin, bazı Müfessirler tarafından, balığın karnında eda edilen rükûlu, secdeli bir salât şeklinde yorumlanması ise tam bir faciadır. Yaya olarak da binitli olarak da yerine göre salât edebileceğini konu edinen vahiyden ciddi ve ibret verici bir kopuş örneğidir.
Aslında Hz. Yunus’un tesbihinin ne manaya geldiği, Kur’an’da, daha sonra nazil olan bölümlerde sarahatle açıklanmıştır. Bu bölümlerde, nedametin daha ileri safhası olan “öfkesini yutma” durumu dile getirilmiş, buna bir de yakarma hâli eklenmiş (Kalem 68/48-50), daha sonra da yutkunurken dilinden dökülen şu sözcükler konu edilmiştir:
“Senden başka tanrı yok! Sübhâneke! Ben zalimlerden oldum!” (Enbiyâ 21/87-88)
“Sübhâneke”, yani “Sen yücesin!” Hz. Yunus’un tesbihi işte budur.
Denizdeki balığın tesbihi, fıtratıyla yüzme yasalarına uymasıdır. Kuşların tesbihi ve salâtı gibi. Hz. Yunusun tesbihi ise, akıl ve iradesiyle Allah’a karşı işlediği hatadan dönerek ve bu yönde duygularını dile getirerek ilahi iradeye katılmasıdır.
Ancak bu henüz salât değildir.
Peki, biraz daha öze inelim. Secde, salâtın nesi olur?
DEĞERLERİN DERECE DÜZENİ (XII) – SALAT NE DEĞİLDİR? \ AHMET BAYDAR
Yayınlandı: 19 Şubat 2012 / Ahmet Baydar, İktibaslar
0
Rate This
”Salât”a anlam taşıyan sözcüklerden birisi de “secde” dir.
Ehli bilir ki Kur’an, mahiyeti farklı olan üç secdeden söz eder. Bunlardan birisi varlıkların Yaradan’a tekvini secdesidir. Diğeri, halifenin Yaradan’a teşrii secdesidir. Üçüncüsü ise yeryüzü meleklerinin halifeye teshiri secdesidir.
Bütün varlıklar, insanın bilgisi karşısında uysallık durumundadır. Ama bilen insanın kendisi, hep bilen Yaradan’a karşı alternatifli bir duruş imkânına sahiptir. Kur’an, varlıkların bu uysal durumunun, halifenin duruşuna rehber olması için temsili bir diyalog hatırlatır:
– Ben yeryüzünde bir halife belirliyorum!
– Orada bozgunculuk yapan ve kan döken birisini mi belirliyorsun?
– Oysa biz övgünü tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz!
– Sizin bilmediklerinizi bilirim.
– (Âdem’e bütün isimleri öğretir, sonra onları meleklere sunar) Eğer doğruysanız, şunların isimlerini bana haber verin!
– Tesbih sana! Bize bildirdiğinden başka bilgimiz yok! Sensin hep bilen, hep hikmetli!
– Âdem! Bildir onlara niteliklerini!
– (Âdem niteliklerini bildirince) Dememiş miydim, ben gökler ve yerde görünmeyeni bilirim, açıkladığınızı da gizlemekte olduğunuzu da bilirim! Secde edin Âdem’e!
Bakara 2/30-34’den özetle. Varlıkların Âdem’e yaptığı bu secde, Âdemoğlunun ıslah-fesat, hak-batıl serüveninde “salat”a geçiş yapması için hatırlatılmıştır. (Bakara 2/30-46)
Yukarıdaki özet metin, muhtevası aynı olan diğer pasajlarla birlikte düşünüldüğünde; yeryüzü meleklerinin varlıklardan kinaye olduğu, isimlerden maksat onların nitelikleri olduğu, onların beşere değil ruh üflenen Âdem’e secde ettikleri, secde edilenin de sadece Âdem değil bütün adamlar olduğu anlaşılacaktır. Nitekim yeryüzü melekleri halifeye secde etmekle, bütün varlıklar, bütün insanların her türlü, “insâ”, “nesh”, “tebdil”, “mahv” ve “teshîr” ine amade olmuşlardır.
Burada üzerinde durmak istediğimiz asıl husus ise, varlıkların insanlar karşısındaki zorunlu melekiyetinden, insanların Allah’a karşı olan sorumlu melekiyetine geçiş yapan Kur’an üslubuna dikkat çekmektir.
Unutulmamalıdır ki diğer varlıklar arasında insanı farklı kılan şey onun “bilme” imkânıdır. Yukarıda özetlediğimiz temsili diyalogda bu imkâna yeteri kadar vurgu yapılmıştır. Bu nedenle Kur’an, hacerden şecere, şecerden beşere bütün varlıkların tesbih ve secdesinden, halifenin tesbih ve secdesine geçişler yapar ve bilme imkânına paralel olarak da vurguyu artırır:
“Ayetlerimize, hatırlatıldığında, büyüklenmeden secdelere kapananlardır.” Secde 32/15.
Bu ayette, tercihli secde söz konusu olduğundan, yukarıda özetlediğimiz pasajdaki “secde edin” üslubu, “büyüklenmeden secdelere kapananlar” a dönüşmüştür.
Ulemaya göre yukarıdaki ayet, okunduğunda secde edilmesi gereken ayetlerden birisidir. Ancak onlara göre ayetin maksadı oldukça kapalıdır. Çünkü kırsal kesimde okuyanın sesinin aksi sedasına, papağının okuyuşuna, elektronik aletten okunana ve bant yayınına secde etmenin gerekip gerekmediği açık değildir. Secde için kıbleye dönmeli mi? Arka arkaya iki kere mi yapılmalı? Secdeden sonra oturmalı mı ayağa mı kalkmalı? Secde ayeti olduğunu bilmeyen sorumlu olur mu? Bu secde abdestsiz yapılır mı? Secde vacip mi, nafile mi? Secde etmeyenin sonradan kaza etmesi gerekir mi gerekmez mi? Uzayıp giden bu sorulara da ayette cevap yoktur.
Bu sorular ve aranan cevaplar, dini çoğaltmaya yol açan Yahudileşme temayülüdür. Oysa bu tür ayetlere dikkatle bakılırsa, Kur’an’ın insan secdelerinde ve salatlarında, biçime değil öze, keyfiyete değil mahiyete yöneldiği görülecektir.
Tesbih, secde ve salâtın anlamı hakkında bilinenlerle yetinerek bir hususa işaret etmek istiyoruz. O da şudur. Bu üç kelimenin Kur’an’daki kullanımlarında açığa çıkan ilişki göz önüne alınırsa, insanın kavrama kabiliyeti arttıkça, elbette salâtın seyelanının da artacağı anlaşılmış olur. Başka bir ifadeyle, bu sözcükler içsel ve bilişsel itaati anlamlandırmada eşit olsalar da faillerinin kapasitelerine göre derinlik kazanırlar.
Nitekim Kur’an üslubunda; bütün varlıklar Allah’a tesbih, secde ve salât ile itaat ederler. Öte yandan melekler de insana secde ve Peygambere salât ederler. Ancak bütün bu tesbih, secde ve salâtların yönü aşağıdan yukarıyadır. Yaradan’ın varlıklara ve halifeye, halifenin de meleklere secdesi en azından Kur’an üslubuna yabancıdır. Tabir caizse üstün asta secdesi yoktur. Yani secde tek taraflıdır. Hatta müminlerin Allah’ı tesbih etmeleri ve O’na secde etmeleri de tek taraflıdır.
Ama adamın salâtı başkadır. Salat bilişseldir. Aşağıdan yukarıya ve yukarıdan aşağıya olmak üzere iki yönlüdür. İşte tesbih ve secdede bulunmayan şey salattaki bu çift yönlülüktür.
DEĞERLERİN DERECE DÜZENİ (XIII) – SALAT: BİLİŞSEL YÖNELİŞ \ AHMET BAYDAR
Yayınlandı: 19 Şubat 2012 / Ahmet Baydar, İktibaslar
0
Rate This
Kur’an, insanın bilen yönüne salâtla, sürekli çelişen yapısına ise zekâtla seslenmekte, bu ikiliyi birlikte anarken salâtı hep zekâta takdim etmektedir. Çünkü salât için var edilmişlik yeterlidir. Bu da asıldır ve önce gelmelidir. Zekât için ise edinilen bir varlık gereklidir. Bu da talidir ve sonra gelmelidir.
Kuşların devamlı salât vazıyetinde oluşları, varlıklarının devamlılığındandır. Zekâtta bulunmamaları ise varlık edinemediklerindendir. Oysa adamlar isterlerse salâtlarında da, zekâtlarında da devamlı olabilirler. (Me’âric 70/23-25)
Hemen söylememiz gerekir ki zekâtın temelinde nefsi arındırma boyutu hep var olduğu gibi, salâtın temelinde de bilme boyutu hep vardır.
Kur’an, sarhoşların ne söylediklerini bilinceye kadar salâta yaklaşmalarını yasaklamaktadır. Yani salât etmek için bilinçli olmak gereklidir. İkame edilmesi istenen salât için de, muhafaza edilmesi istenen salât için de durum aynıdır. Çünkü inkârın temelinde bilmemek bulunduğu gibi, imanın simgesi olan salâtın temelinde de bilmek vardır. (Nisâ 4/43, Zümer 39/9, Nisâ 4/162, Fâtır 35/28-29, İsrâ 17/107-111, Tevbe 9/11, Bakara 2/238-239)
Ancak bu biliş, Kur’an üslubunda, maişet bilgisi değildir. Anlamaya, tanımaya, öteyi bilmeye ve iman etmeye yükselten bir bilgidir. İman da sadece inanma değil, aynı zamanda tasdik etme ve onaylamadır. Tasdik ise, karşı tarafta bilinçli bir faili gerekli kılan eylemdir. İman eden kulun tasdik ettiği şey aslında, Allah’ın da onayladığı şey olmalıdır. Yani mümin kişi, “el-Mümin”(Haşr 59/23) olan Allah’ın onayladığı şeyleri, tasdik etme bilinç ve eylemini her daim kıyamda tutmalıdır.
Bu noktada iman, Mukaddes kitaplarda Dinin üzerinde durduğu “ahd”i hatırlamakla aynı anlama gelir. Ahit de iki fail arasındaki sözleşmedir. Kur’an, ahdin, yargılanma esnasında insanların bilmiyorduk (gafildik) dememeleri için, Allah ile bütün insanlar arasında gerçekleştiğini söyler. (A’râf 7/172, Yasin 36/60) İmana ulaşmak, işte bu ahdi hatırlamak ve gereğini yerine getirmektir:
“İsrail oğulları! Size verdiğim nimetimi hatırlayın, ahdimi yerine getirin ki ahdinizi yerine getireyim!” (Bakara 2/40)
Bu ayetten sadece iki ayet sonra, “Salâtı ikame edin!” denmesi, ardından da, “salât ile yardım isteyin!” denmiş olması, dikkatleri celbeden bir husustur. Aslında bu ayetin bulunduğu pasajdaki söz akışıyla, bilme, iman ve ahit temeline oturan salâtın muhtevası da vuzuha kavuşmaktadır. Bu muhteva yardım dilemek (istiane) dir.
Yardım dilemek ve yardım etmek (nasr), yani yardımlaşmak için de iki fail gereklidir:
“Allah’a yardım ederseniz, size yardım eder.” (Muhammed 47/7)
Salatın temelinde ilim, irfan, iman ve ahit, muhtevasında ise yardım dilemek bulunduğunu doğrulayan hususlardan birisi de “zikir” sözcüğüdür. Ancak özellikle belirtmemiz gerekir ki Kur’an’daki zikir, sadece “ad anmak” değildir. Gaflet ve nisyanın zıddı olan anmadır. Yükümlülüğü ve mukabil bir farkındalığı gerekli kılan hatırlamadır. Yani eğer bilinen, güvenilen, ahit verilen ve yardım talep edilen biri hatırlanacaksa, o da hatırlayacaktır:
“O halde zikredin beni, zikredeyim sizi.” (Bakara 2/152)
Bu ifadenin de, ilim ve hikmete vurgu yapan bir ayetten hemen sonra bulunması, salât ile yardım istemeyi öğütleyen bir ayetten de hemen önce yer alması çok dikkat çekicidir.
Kaldı ki Kur’an, salâtın zikir için olduğunu ifade etmiş, hatta zor zamanlarda eda edilen kısaltılmış salâtın tamamlayıcısının zikir olduğunu göstermiştir. Yine, Toplanma Gününde alışverişi bırakıp hemen koşulması istenilen şey, Kur’an dilinde, salâttır. Ama bu biraz ilerde zikir olmakta, fakat daha sonra yine salât olmaktadır. Yani salât ve zikir, neredeyse aynı şeye anlam veren muhtevaları nedeniyle, Kur’an’da biri diğerinin yerine kullanılmıştır. (Ankebut 29/45, Taha 20/14, Nisâ 4/103, Cuma 62/9-10) Çünkü ”ahit” , ”zikir” ve ”nasr” gibi ”salat” da karşılıklıdır.
Bu nedenle Allah ve melekleri Peygambere salat etmişler, Peygamber de Allah’a ve müminlere salat etmiştir. Müminler Allah’a salat etmekte, Allah da müminlere salat etmektedir.
DEĞERLERİN DERECE DÜZENİ (XIV) – SALAVAT GETİRMEK SALAT ETMEK MİDİR? \ AHMET BAYDAR
Yayınlandı: 19 Şubat 2012 / Ahmet Baydar, İktibaslar
0
Rate This
İzleyen memur, amirine uymaktadır. İzleyen çocuk annesinden yardım istemektedir. Ama izleyen amir, memurunun sorunlarına eğilmekte, izleyen anne ise çocuğunu tehlikeden korumaktadır.
Yani astın üstü izlemesi ile üstün astı izlemesinde anlam, kuvvet ve işteşlik değişir. Fiiller çıkış yerlerine ve yönlerine göre anlam, ağırlık ve işteşlik imkânı kazanır.
Kur’an’daki “Salat etme” fiili de böyledir. Kuşlar Allah’a, Melekler de Peygambere salat eder. Ancak Allah kuşlara, Peygamber de meleklere salat etmez. Allah, Peygamber ve müminler ise birbirlerine salat ederler:
“Allah ve melekleri Peygambere salât ederler. Ey iman edenler! Ona salat edin.” (Ahzâb 33/56)
Bu ayetteki salât etmek, genelde Peygambere “salavat getirmek” şeklinde anlaşılmış, buna dayanılarak Allah’tan bir hacet isterken Peygambere salavat getirmeyi gerekli görenler olmuştur. Ancak bu, sahabe zamanında örneği bilinmeyen garip bir tevessül türüdür. Bundan daha garip olanı ise yine bu anlamdan doğan şu inançtır: “Hz. Peygambere salât, ibadetlerin en üstünüdür. Çünkü bunu bizzat Allah ve melekleri de üstlenmiştir.” (Nakleden, Kurtubî)
Son zamanlarda, salat sözcüğüne hemen herkes istediği anlamı veriyor. Dilediği yere çekiyor. Bu tür çalışmaların saikleri üzerine söylenmesi gereken çok şey var. Ancak bu, başka bir yazı dizisinin konusu.
Oysa anlam tayini ve kontrolü için daha basit yöntemler de var. İlk surelerde salat etme fiili, zıddıyla birlikte kullanılmıştır. Zıddının, sırtını dönmek, yüz çevirmek, üstlenmemek anlamında olduğunda herkes ittifak hâlindedir. (Tevellâ kelimesi için bkz. Alak 96/10-13, Kıyamet 75/31-32)
Bu durumda salat etmenin, yönelmek, izlemek ve arka çıkmak anlamı açığa çıkmış olur. İlk dönem sözlükleri de bunu doğrular.
Fiilin farklı makam ve yönlerdeki anlam, kuvvet ve işteşlik farkı göz önüne alınırsa, bu, salatın Kur’an’daki temsili dil sisteminde yerini bulan; “yardım istemek” terimsel anlamıyla da örtüştüğü görülür.
Yani yukardaki ayetteki, Allah’ın elçisine yardım etmesi üstün asta salâtıdır. Allah, Elçisine melekleriyle vahyeder, onun önünü açar. Ama Elçi bu yardımın tahakkukuna kadar geliş yönünün farkında olamaz. Çünkü Allah’ın salatının temelinde beşerin imkânlarını aşan ilahi ilim vardır. Müminlerin Peygambere, yani astın üste salâtı ise, müminlerin onu izlemeleri, ona bağlanmaları ve arka çıkmalarıdır. Nitekim bu ayet, “Tam bir kabulle bağlanın” ifadesiyle son bulmaktadır. (Aynı ifade için bkz. Nisâ 4/65)
İşte Peygamberin müminlere salavatı da bu mana ile anlam kazanır. (Tevbe 9/99) Peygamber, müminleri tanır, onlara yönelir, onlarla ilgilenir, onlar için dua ederse onlara salât etmiş, başka bir pasajda ifade edildiği gibi, kendisini izleyenlere şefkat kanadını indirmiş olur. (Şuarâ 26/215, Hicr 15/88) Kısaca, sözleşmelerini tasdik etmesinden, cenazelerinde onlara dua etmesine kadar bütün yaptıkları salât cümlesindendir. Nitekim ittiba etmeyenlere salât etmesi ve kabirleri başında durması da yasaklanmıştır. (Tevbe 9/84,103)
Allah’ın salavat ve rahmetinin kulların üzerine olması da, elbette onlara “salavat getirmesi” değil, her türlü yardım ve rahmetinin onların üzerine olmasıdır. (Bakara 2/157, Ahzâb 33/41-43)
Evet, Müddesir Suresinin 43. ayetindeki “musallin” kelimesi de “salat etmek” ten özne bir isimdir. “İzleyenler” demektir.
Yani buradaki de, ikame etmek ve muhafaza etmek fiilleriyle, bazen de vakitlerle mukayyet olarak zikredilen es-Salat değildir. “Salat” ile “Vusul” ün aynı kökten olmadığını fark edemeyen modern müçtehit rahat olsun.
Ama es-Salat kesinlikle onun sandığı gibi değildir. Kur’an’ın sıkı dokunmuş üslubu her türlü şeytanlığa kapalıdır.
DEĞERLERİN DERECE DÜZENİ (XV) – “SALÂT”I ZAYİ ETMEYİN! \ AHMET BAYDAR
Yayınlandı: 19 Şubat 2012 / Ahmet Baydar, İktibaslar
0
Rate This
İlk müfessirlerden kimileri, vahiy bağlamında zikredilen bazı “salât”ların Kur’an demek olduğunu açıkça beyan etmişlerdir. (İsrâ 17/107-110, Ankebût 29/45, Bkz. Taberî)
Bu ayetlerde Kur’an yerine salât denmiş olmasının sebebi ise, izlenmesi gereken özelliğini öne çıkarmaktır. Aslında bu, tıpkı kuşların kevni vahyi izlemelerine salât denmiş olması gibi, nebevi vahyi izlemeye de salât demekten ibarettir.
Meselenin daha iyi anlaşılması için vahyin, Kitab, zikir ve Kur’an” yakınlaştıran, bunlara bir de salâtı ekleyen ve hatta birini diğerinin yerine kullanan genel üslubunu hatırlamak yeterlidir.
Çünkü dinde izlenmesi gereken elçiler olsa da, onların da izlediği vardır ve bu sadece vahiydir. Zikir, kitap, ilim, hüda, sebil, din ve millet de bu cümledendir. (En’âm 6/50, Mü’minûn 23/71, Kasas 28/49, Bakara 2/38,120, Ra’d 13/37, Gâfir 40/7, Âl-i İmrân 3/73, Nisâ 4/125)
Vahiy, belirlemeler yapmasıyla kitap, lakin bilgilerimizi hatırlatmasıyla zikirdir. Tebliğ edilen cihetiyle vahye Kur’an dense de bilinçlendirmesi yönüyle ilim denir. Sorumluluklar yüklemesiyle din, fakat yol edinilmesiyle sebîl olur. Doğruya götürmesiyle hüdâ fakat izlenmesi gereken özelliği ile de salât olmaktadır.
Tıpkı heva ve hevesini izleyen toplumun Şuayp peygambere itirazlarındaki salât gibi:
“Salâtın mı, atalarımızın taptıklarını terk etmemizi veya mallarımızda dilediğimizi yapmamamızı emrediyor sana?” (Hûd 11/87)
Atalarımızın taptıklarını terk etmemizi veya mallarımızda dilediğimizi yapmamamızı, ardına düştüğün kitabın mı emrediyor sana? Müfessirler kelimenin bununla birlikte din anlamına gelme ihtimaline de işaret ederler. Bu durumda salâtı izlemeyenler heva ve heveslerine uymak zorunda kalacaklar demektir:
“Onların ardından bir güruh halef oldu, salâtı zayi ettiler ve şehvetlerini izlediler.” (Meryem 19/59)
Bu ayetteki salât üzerine de –geleneğe rağmen- düşünmemizi gerektiren birkaç nokta vardır. Bunlardan birisi, ayetin öncesinde vahye, sonrasında da tövbeye yapılan vurgudur. Bu vurgu, zayi etmenin inkar etmek anlamına geldiğine, zayi edilen şeyin de vahiyle ilgilisi olduğuna, ayrıca zayi etmenin ancak iman ve amelle telafi edilebileceğine işaret etmektedir.
Tekfir için kullanılabileceğinden, buradaki salâtı daraltan bir anlam toplumsal sıkıntıları da beraberinde getirecektir. Maalesef böyle de olmuştur.
Ayet üzerinde düşünmemizi gerektiren bir başka husus, genelde olduğu gibi salâta mukabil “zekât verme”nin değil, karşı olarak “şehvet izleme”nin getirilmiş olmasıdır. Bu üslup, salât için, daraltılan bir anlamdan farklı bir arayışı gerektirmektedir.
Bunlara mutlaka eklenmesi gereken bir husus daha vardır. Bu ayetin üslubunun tekrarlandığı başka bir pasajda “Onların ardından halef olan” bu güruhun “kitab”a varis olduklarının açıklanmıştır. (Bkz. A’râf 7/169).
Bütün bu hususlar, “zayi edilen salât”ın, Tevrat olduğunu göstermektedir. Nitekim İsrailoğulları’nın Tevrat’ı zayi ettikleri tarihte meşhur bir vakıadır, rivayetlere tam da ayetteki kelimeyle “ezau’t-Tevrâte” şeklinde girmiştir.
Salât yani izlenmesi gereken kitap ve din. “Şehvet izlemek” deyimi de bu anlamı teyit etmektedir. Yani ayette zayi edilen şey, izlenmesi gereken özelliği ile hatırlatılmaktadır.
Bu durumda ayetin siyak ve sibakı ile tam tevili şu olur: Kitap ehli! Siz Kitabı zayi ettiniz. Heveslerinize uyup küfre düştünüz. Eğer Kur’an’a meyleder ve hayatınızı ona göre tanzim ederseniz kurtulursunuz.
Peki, “zayi” edilmemesi gereken salât eğer kitap ise, “muhafaza” edilmesi gereken “salâtlar” ile kast edilenler neler olabilir?
DEĞERLERİN DERECE DÜZENİ (XVI) – SALAVÂT, KIYAMLA MUHAFAZA EDİLİR \ AHMET BAYDAR
Yayınlandı: 19 Şubat 2012 / Ahmet Baydar, İktibaslar
0
Rate This
Bir kelimenin, söz üslubunda, siyakında ve sibakında kazandığı tali anlamlar, ilk anlamı kadar önemlidir. Daha doğrusu her kelime gerçek anlamını ve tesir kuvvetini deyimlerde ve sözdeki yerinde bulur. Özellikle kadim doğu dillerinde sözcüğün anlamı ancak sözdeki yerinde tamdır. Ne var ki modern mantık; ince farkları aynılaştırmaya, sözü küçümsemeye, üslubu hafifsemeye, siyak ve sibakı bölmeye düşkündür. Bilgisayar ortamındaki seç-kes-yapıştır garabeti de bu düşkünlüğün sonucudur.
Dinde ihlâsı arayanlar, bu tür keyfilik ve kolaycılıktan kaçınmalıdır.
S-L-V kök harflerinin izlemek anlamına geldiğine, bu nedenle Kur’an üslubunda kimi zaman vahye de izlenmesi gereken cihetiyle salât dendiğine, zayiinden söz edilen salâtın da izlenmeyen vahye işaret olabileceğine temas etmiştik. Peki, muhafaza edilmesi gereken salât nedir? Nasıl muhafaza edilir?
Evet, izlenmesi cihetiyle vahyin adı salât, hatırlatması nispetiyle de zikirdir. Zikri Allah indirmiş ve onu korumayı da kendisi üstlenmiştir. (Hicr 15/9) Ama bu korumanın sebebi, zikrin kullar tarafından yaşanacak olmasıdır. Bu nedenle Allah’ın hıfzı, kullarının elinde gerçekleşmelidir.
Kullar vahyi yazar, hıfzeder, okur ve tebliğ ederler. Böylece vahyin metni ve telaffuzu korunmuş olur. Buna bir de uygulamanın eklenmesi gerekir. Böylece anlam da korunacaktır. Nitekim Kur’an, bazı peygamberlerin Tevrat’la hükmettiğini, ulemanın da onunla hükmederek korumakla yükümlü olduklarını söylemiştir. (Mâide 5/44)
Salâtı korumayı konu edinen ayetlerdeki koruma, acaba bazılarının dediği gibi vakitli salâtları kaçırmamak için acele etmek veya onlara devam etmek midir? Yoksa Kur’an dilindeki salat sözcüğü kapsamında ne varsa onu hıfz ve himaye etmek midir?
Salâtın korunmasını konu edinen ayetler, nüzul zamanlarıyla, siyak ve sibaklarıyla dikkatle okunursa, korunması istenen şey vakitli salat anlamına alınsa bile bunun, Kur’an’ın tebliğinin daha bidayetinde, Mekke ve çevresinde bilinen şekilde ve sayıdaki salât olduğu anlaşılacaktır. Şu ayetteki gibi:
“Bu, sana indirdiğimiz, kendinden öncekileri onaylayan mübarek bir kitaptır. Ana-kent ile çevresinde yaşayanları uyarasın diye. Ahirete inananlar buna da inanırlar, onlar salâtlarını muhafaza ederler. (En’âm 6/92, Ayrıca bkz. Mü’minûn 23/7-11, Me’âric 70/34)
Bu ayetlerde salâtın beraberinde zekât yerine, emanet, ahit ve kitaptan bahsedilmiş, hıfzetme yerine de muhafaza fiili getirilmiştir. Muhafaza fiilinde ise, iman, emanet ve ahitte olması gereken karşılıklılık vardır. Salâtın karşılıklılığına, ayrıca Kitap ve zikirle olan yakınlığına da işaret etmiştik. Bu durumda salâtın muhafazasının, izlenmesi gereken vahyin muhafazasıyla ilişkisi anlaşılmış olur.
Hicretten sonra nazil olan ve hukuki meselelerin tam ortasında yer alan şu ayetteki gibi:
“Salavâtı muhafaza edin.” (Bakara 2/238)
Muhafazası istenen salatın burada da vahiy olduğu açık değilse de, vakitli salât olduğu da sarih değildir. İstenen şey, delaleti tayin edilmemiş mutlak “salâtlar”ın muhafazasıdır. Ayet şöyle devam eder:
“Salavâtı muhafaza edin ve vustâ salâtı.”
Salavât kelimesinin anlamı daraltılarak sırf bazı vakitlerde salât ikame etmeye indirgenirse, “vustâ salât”ın hangi vakit olduğu belirlenemez. Ayrıca aynı mantığın modern takipçileri, bu sayfadaki vakitli salata, hukuki meselelerin arasından daha uygun bir yer aramaya koyulurlar.
Oysa burada; önce tayin edilmemiş anlamıyla salavatın muhafazası istenmekte, ardından “vüstâ” salât tembih edilmekte, daha sonra da yeni bir “ve” ile vakitli salâta işaret edilmektedir:
“Salâtları muhafaza edin ve vusta salâtı ve Allah için kanit olarak durun.”
Demek ki muhafaza ancak “kanit” bir “kıyam”la mümkündür. Salavâtın muhafazası, izlenmesi gereken ayetlerin ve bu ayetlerde zikredilen can alıcı aile hukukunun, vakitli salavâtta kıraatiyle muhafazasıdır. Nitekim sonraki ayette şöyle denir:
“Eğer korku halinde iseniz yaya veya süvari giderken de (durun). Güvene erdiğinizde ise bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği gibi Allah’ı zikredin.”
İmdi sen eğer samimi isen, kimi zaman muhaliflerini ölümle cezalandırmış olan siyasi mezheplerin ilk nesline bakıver. Düşman kardeşler bile vakitli salâtta ve onun her şartta kalıcı ve değişmez tek öğesinin kıraat olduğunda ittifak ettiler.
Bunu biliyorken, nasıl olur da vahyi ve bu sayfada temas edilen ilkeleri salât kavramının dışında tutabilirsin?
Ya da Fıkhi olsun, Kelami olsun, siyasi olsun, hiçbir anlayışta kıraatsız vakitli salât yokken, vakitli salâtı vahiyden ve bu ilkelerden nasıl ayırabilirsin?
Şimdi de diyeceksin ki; peki, güvene erilince nasıl zikredileceğini Allah müminlere ne zaman öğretti?
DEĞERLERİN DERECE DÜZENİ (XVII) – SALÂT ÂDEMCEDİR \ AHMET BAYDAR
Yayınlandı: 19 Şubat 2012 / Ahmet Baydar, İktibaslar
0
Rate This
Kur’an’ı okuyan herkes, onun bazı vakitlerde ikame edilmesi istenen, kendisine davet olunan, belli bir süre alan, korku esnasında kısaltılabilen bir salâttan bahsettiğini görür. (Âl-i İmrân 3/38-39, Cum’a 62/9, Maide 5/6, 58, Nisâ 4/101-3, Hûd 11/114, İsrâ 17/78)
Kur’an’ın üslubunu tahkik eden de; salâtın biçimsel boyutunun esasa taalluk etmediğini, âdet ve alışkanlıklara bürünüp de sadakaya geçiş yapamayan duruşun Kur’an’da salat sayılmadığını anlar. (Bakara 2/238, el-Mâ’ûn 107/4-7, Me’âric 70/19-35)
Bu üslup üzerine bir müsteşrik kadar olsun düşünen kimse ise bilme özünden mahrum kalanların ve daim salâtta olduklarını iddia edenlerin, Kur’an açısından, cemadat, nebatat ve hayvanatı taklide düşmüş kimseler olduklarını kavrar.
Meseleye daha yakından ve ön şartsız bakanlar, Kur’an’ın, zeminini bilişselliğe yükselttiği, biçimini kolaylaştırdığı ve mesuliyetini ferdi boyutta tuttuğu salât üslubunu, icbar edici içtihatlara, zindan öneren fetvalara ve çocuk dövdüren haberlere tercih ederler.
Mümine gelince. Ona göre salât, uygulamasından daha çok şeydir ve bilinenden daha fazla anlamı vardır. Salâtın ikamesi kaderin kadrini öğrenme seferi, daha fazlası ise miraçtır. İki denizin birleşme anında, istiğnaya çağıran büyüklenme hisleriyle, istizafa düşüren küçültücü hisleri dengeleme duruşudur. İdrak edilebilecek en son sınırda, kavranabilecek en yüksek ufukta, kuvvetleri en şiddetlinin öğretme yerinde, en son secde yerinde, hayatı muhasebe ediş, ölmeden “berzah”ta duruş ve “mîkat”a vaktinden önce varıştır.
Evet, Kur’an mevzu bahis olduğunda, salât için asıl olan elbette kök anlamıdır. Sonra üslupta kazandığı tali anlamlar, sonra da sözün kuvvetinde saklanan işaretler gelir. Ancak, ilk örnek neslin uygulamalarını da bir yana bırakalım, kelimenin Kur’an öncesi kullanımı ve kadim dillerdeki hikâyesi de asla göz ardı edilemez.
Kur’an’ın nüzulünden evvel Necranlı Hristiyanların vakitli ibadetleri olduğu, Yahudilerin de günde beş defa ibadet ettikleri, Ortaçağda keşişlerin teheccüd ve kuşluk vaktiyle birlikte günde yedi defa ayin yaptıkları ve bunlara Arap kaynaklarında “salât” tabir edildiği bilinen hususlardır.
Aramcada, mabetlerde icra edilen ibadete “selūtă” dendiği, kelimenin Arami lehçelerinde ve Süryanicede de ayin şeklindeki dua manasına kullanıldığı bilinmektedir. Ermenî Gregoryen Kilisesi mensuplarının, Kur’an öncesinden, kiliselerinde uygulaya geldikleri ibadet de “slutho” dır.
Kelime “salute” şekliyle Latince, İngilizce, Fransızca ve Almancaya geçmiştir. İspanyolcadaki “salud” telaffuzu da aynı anlamda kullanılmaktadır. Romanya’da salut, İtalya’da “salve” ve “saludi”,Vatikan’da ise “salve” ve çoğulu “salvete” şeklinde bilinmektedir.
Biz namaz diyoruz. Çünkü kelimenin doğudaki karşılığı namazdır.
Brahmanizm’de ve Budizm’de, Tanrıya saygı sunma ve yüceltme anlamıyla yapılan simgesel dini ayine “Namah” denir. Bu iki geleneğin yaşadığı coğrafyalarda bugün bile çalgılı ve danslı dini “namah”törenleri yapıla gelmekte, özellikle, Hindistan, Pakistan, Bangladeş ve Nepal’de; Namasté, Namaskaar, Namaskaaru, Namaskaara sözcükleri selamlama anlamında kullanılmaktadır. Şekilci Brahmanlar ve özcü Budistler yanında Zerdüşti geleneğe mensup olan Mecusiler de, ayakların, ellerin ve yüzün sembolik temizliğinin ardından günde beş vakit eda ettikleri ibadete “namaz” derler. “Namaz”, on beş yaşından itibaren her Zerdüştinin yerine getirmesi farz olan dini bir görevdir. Bu kelime zamanla Farsçada “Saygıyla eğilmek, hizmet etmek, Tanrıya ibadet etmek” anlamında kullanılır olmuştur.
Şimdi, Doğu ve Batı Dini geleneklerini dolduran, tarihin derinliklerinden çeşitli kültürlerle süzülüp gelen, bugün bile farklı dillerde ve farklı inançlarda telaffuzu, anlamı ve uygulaması korunmuş olan namazın, peygamber onayından geçmiş karşılığı olan “salât”ın ikame keyfiyetini ve vakitlerini sırf Kur’an’da arayanların, dinin tekliğini ve dini geleneğin sürekliliğini hafife alıp almadıklarını gözden geçirmeleri gerekir. Çünkü bu durum, İbranca ve Aramca konuşan peygamberlerle Arapça konuşan peygamberin aralarını açma yanılgısıyla iç içe geçmiş bir inkâr gibidir.
Salatın değerler arasındaki derecesine gelince…
DEĞERLERİN DERECE DÜZENİ (XVIII) – SALÂT VE İRTİDAT \ AHMET BAYDAR
Yayınlandı: 19 Şubat 2012 / Ahmet Baydar, İktibaslar
0
Rate This
İslami literatürde dinin sekiz rüknünden mütalaa edilen; cihad, emr-i bilmaruf ve nehy-i anilmünker, toplumsal yükümlülüklerdir. Bu nedenle her şartta kalıcı ve her fert için gerekli olmayabilir. Hac ve oruç gibi ferdi menasik de ancak güçleri yetenlere gerekli olur.
Oysa salât ve zekât böyle değildir.
Kur’an üslubundaki zekât herkes içindir. Çünkü nefsin tezkiyesi, hür-köle, zengin-fakir, kadın-erkek herkes için nihai maksattır. Bu nedenle “hayır” sayılan her şey bu kapsama alınmıştır.
Salât da her imkân ve her kimlik içindir. Çünkü o, dinin dolaysız anlatımlı tek rüknüdür. Bu nedenle herkes için nihai maksattır ve her zor durum için kolaylaştırılmıştır.
Nitekim zekâtın telafisi, ancak hayır türünden bir şeyle mümkün olur. Salâtın telafisi de kısaltılmış ve kolaylaştırılmış da olsa ancak bir salâtla mümkün olur.
Bütün diğer yükümlülükler, muhkem olan zekâta müteşabihtir. Zekâtın muayyini, muharriki, muhafızı ve mukavvimi ise salâttır. Bu nedenle; zekât salih amele, salât ise imana gösterge sayılmalıdır.
Kur’an üslubunu, İslami literatürü ve Sadr-ı İslam’ı tahkik edenler, salât-iman ve zekât-amel ilişkisini müşahhas olarak müşahede edeceklerdir.
İlk müşahede basamağı elbette Kur’an üslubudur. Burada iman ve türevlerinin kimi zaman salât ve türevleri ile yer değiştirdiği, salât zekât ardıllığının da iman-amel ardıllığı nispetinde olduğu görülür. İkinci müşahede basamağı İslami literatürdür. Orada düşman kardeşlerin bile, salât-zekât ayrılmazlığına iman-amel kuvvetinde vurgu yaptıklarına tanık olunur. Üçüncü müşahede basamağı ise Tarih’tir. Burada müminlerin ilk Emirinin salât ve zekât üzerindeki keyfiliği savaş sebebi saydığına şahitlik edilir.
Merkezi yönetime alışkın olmayan Bedeviler; “Peygamber vefat etti, zekâtı (sadakayı) o topluyordu, şimdi Ebu Bekir’e zekât vermeyiz” deyince, savaş gündeme gelir. Ancak Hz. Ömer savaştan yana değildir. Tevhide inananların dokunulmazlığı olduğunu Emire hatırlatır. Emir’in cevabı: “Salâtla zekâtın arasını açanlarla savaşırım” olur.
Şimdi soru şudur: Allah elçisinin en yakını ve müminlerin ilk Emiri, “Salâtla zekâtın arasını açanlarla savaşırım” demekle ne kast etmiştir? Hükmünü bilemediği zekât vermeme olayını, hükmünü bildiği (!) namaz kılmama olayına mı kıyaslamıştır? Yoksa bedevilerin hafife aldığı zekâtı, vahyin en önemli gördüğü salâtla mı kıyaslamıştır?
Dikkat edilirse, Bedeviler, zekâtı vermeme gerekçelerinde, zımnen salâtlarını ikame etmekte olduklarını dile getirmişlerdir.
Onların demek istediği, “İslam toplumunun üyesi olarak kalalım, ama merkezi otoriteye de zekât vermeyelim” dir. Hz. Ömer’in onlar lehine itirazı, hatta Hz. Ebu Bekrin ona cevabı da bu durumu teyit etmektedir.
Yani Hz. Ebu Bekir, salâtı kabul edenlerin, zekâtı reddetmiş olmalarına itiraz etmektedir. Önce onun gördüğü ve bilahare Hz. Ömer’in de katıldığı şey aslında şudur: Kur’an, salâtın terk edilmesine karşı dünyevi bir ceza önermemiştir. Kur’an’daki anlamıyla zekât da böyledir. Ancak iman salâtı, salât ise zekâtı gerekli kılar. Bu şekilde de, cihad, emr-i bilmaruf ve nehy-i anilmünker gibi toplumsal hizmetler yerine getirilmiş olur. Toplumsal yaptırım gücü olmayan bir salât ise yok hükmündedir.
Bu durumda Bedevilerin ayrılıkçı olduklarına hükmedilmelidir.
Yani Hz. Ebu Bekir, ikame edilen salât ile verilmeyen zekâtın birer yükümlülük oluşlarını değil, imanın simgesi salât ile İslamlığın simgesi zekât arasındaki teori-pratik ilişkisini delil edinmiş ve bunun için imanla amelin, dinle şeriatın arasını açan bedevileri mürtet saymıştır.
Nitekim onun savaşının tarihteki adı mürtetlerle savaştır.
Yoksa Ebu Bekir (r.a.), Hâlik olan Allah’ın işlerini taklit eden bir melik değildir. O, Melik olan Allah’ın kullarıyla ilişkilerini (ihtiyarı) takip eden adil ve hikmetli bir yöneticidir.
Onun itikadı, ilke ve tören zorlamaya manidir. İlke ve tören zorlamak, Allah’ın işlerini (cebri) taklit ederek Tanrılığa soyunan meliklerin âdetidir.
Nasıl mı?
DEĞERLERİN DERECE DÜZENİ (XIX) – SALÂT OYUNU BOZAR \ AHMET BAYDAR
Yayınlandı: 19 Şubat 2012 / Ahmet Baydar, İktibaslar
0
Rate This
Kur’an, elliden fazla yerde iman ve amel arasını açmamıştır. Bunların simgesi olan salât ve zekâtın arasını da otuz küsur ayette açmamıştır. Hz. Ebu Bekir’in içtihadı da bunların arasını açmamak üzerinedir.
Bu içtihadın, elbette bilmediğimiz başka boyutları, tarihi – siyasi sebepleri vardır. Nitekim meselenin evveliyatı şöyledir:
Mekke’nin fethinden hemen sonradır. Bedeviler, Hz. Peygamber’e gelerek “Biz de iman ettik” derler. Bunun üzerine Kur’an:
“Henüz iman kalplerinize girmedi, sadece teslim oldunuz!” şeklinde bir uyarıda bulunur. (Hucurât Suresi)
İlk Emir’ e zekât vermeyenler, işte bu bedevilerin din isyanına katılan kimselerdir.
Olay bu bütünlüğü içinde ele alınırsa, İlk Emir’i n içtihadının dini – ilâhi olmaktan çok, içtimai – siyasi olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca olayın ferdi olmayışı, aksine toplumsal bir isyan oluşu da, bu içtihadı Emir lehine anlamlı kılmaktadır.
Ayrıca Kur’an’ın tavzihi, Bedeviler’ in ganimet elde etmek veya kendilerini güvene almak için merkezi yönetime sığınmış olduklarını, onların gayelerinin dini değil dünyevi olduğunu göstermektedir. Çünkü onlar dine Salât – İman kapısından değil, Zekât – İslam kapısından girmişlerdir. Binaen aleyh onaylanan İslamlıkları da ilahi değil resmidir. Bu nedenle himaye altına alınmışlarsa da mezkûr surede “Dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz?” şeklinde şiddetli bir ihtarla uyarılmışlardır.
Bizim meseleye temasımız ise bütün bunların dışında bir sebep içindir.
Rivayetlerde Hz. Ömer’in bu savaş fikrine ne zaman ve hangi gerekçeler üzerine ikna olduğu yeteri kadar açık olmasa da onun itiraz gerekçesi çok önemlidir. Biz, öncesini ve sonrasını, bu dönemle karşılaştırarak salât açısından bir mukayese imkânı oluşturmak istedik. Bu mukayese, Salâtı ya da Zekâtı terk edene had uygulanması hususunda dini bir sarahat olmadığını belgelemekte, ayrıca bu konudaki rivayetlerin üslubu, o güne kadar süre gelen uygulamalarda da böyle bir şeyin bilinmediğini göstermektedir.
Ne var ki mezhepleşme döneminde meselenin ferdi boyutu, içtimai boyutuyla aynılaştırılmış, ardından da “ tarik-i salât ” için şiddetli cezalar önerilmiştir. Daha sonra “ Tarik-i Salât ” lehine icat edilen “ Iskat-ı Salât ” uygulamaları ise, onları öldürmeyi bile tecviz eden bu fetvalar yanında tam bir çelişki olarak yerini almıştır.
İşte namaz konusunda saltanat dönemlerindeki bazı siyasileri yönlendiren ve Fıkıh diliyle bize ulaşan bu ahkâmdır.
Yıl, bin dört yüz doksan dört. Tokatlı matematikçi Molla Lütfi, bir konuşmasında Hz. Ali’nin bedensel acıyı bile unutturan bir namazını hatırlatarak “ Esas namaz odur, sizinki ise yatıp kalkmaktır ” dediği için idam edilir.
Hz. Ali’nin gerçekten kendinden geçtiği bir namazı olmuş mudur? Yoksa menkıbevi bir anlatım mıdır? Tam olarak bilemiyoruz. Öte yandan Molla Lütfi, gerçekten namazın zahiriyle alay etti diye mi idam edilmiştir? Yoksa idam edilecekti de bu sözü de bahane mi gösterilmiştir? Bunu da tam olarak bilemiyoruz. Ama maalesef, mümin olduğu bilinen bir ferdin, namazın biçimine hakaret etti gerekçesiyle idam edilmiş olduğunu biliyoruz.
Oysa ilke ve merasimi dayatmak, yapmayanı hapsetmek, dönmeyeni dövmek, söylemeyene sövmek, giymeyeni sürmek, takmayanı öldürmek, Tanrı’nın işlerini ve din günündeki yargısını taklide soyunan zihinlerin ürünüdür.
Kaldı ki insanın içinden gelenlerle ona dayatılanların değer ve derecesi de hiçbir zaman eşit olamaz. Ayrıca zor, insanı kısıtlar, aşağılar ve algısını bozar. İkiyüzlü davranışlar başlatır. En evrensel ilkeler ve en kadim merasimler bile zorlananın elinde ters yüz olur.
Kur’an’ın Zekât – İslam kapısından gelen Bedevileri, daha önce salât-iman kapısından girenlerle eşit görmemekle birlikte, onları da dini himaye altına alması elbette çok anlamlıdır. Kur’an, bu tavzihle, zahiren de olsa teslim olmalarını önceki durumlarına tercih etmiş, ama öte yandan ikiyüzlü davranmalarının menfezini de tıkamıştır.
Kur’an, yine bu nedenle adamın şükür ve küfür yolunda özgür olduğunu söylemiştir. Başka pasajlar, bunun, “başkası değil sadece adam özgürdür” anlamına geldiğini teyit etmektedir.
Adam, mülk içinde özgürdür. Hem meleklere nispetle özgürdür. Hem meliklere karşı da özgür olmalıdır. Onun özgürlüğünü sınırlayabilecek tek şey, sadece kendi içinde yükselebilecek “el-Melik” inancıdır.
İşte salât, mutlak özgürlüğün el-Melik’e ait olduğunun ilanıdır.
Kur’an üslubunda el-Melik, şimdiki hayattaki esbabın sahibi ve öteki hayattaki din gününün de yargıcıdır. Yani adam, şimdiki hayattaki bütün işlerinde O’nun esbabına mecburdur. Ama teklifleri karşısında özgürdür. Şükür veya küfür yolunu seçebilir. Bu tercihinin karşılığını ise öteki hayattaki din gününde bulacaktır.
Mushaf’ın ilki olan Fatiha Suresindeki “Mâlik” kelimesi, sonuncusu olan Nâs suresindeki “Melik” kelimesinden daha kapsamlıdır. Ve kendisini Kur’an’a ve Hz. Muhammed’in uygulamasına nispet eden herkes, her salâtın her rekâtında Fatiha’yı kıraat etmektedir.
Buna rağmen onların el-Melik dışında yöneldikleri melikleri varsa, bunun iki sebebi vardır:
Birincisi, dinin iki girişi olan iman ve İslami (teslimiyeti) aynılaştırmalarıdır. Din binasına Ömer gibi salât-iman kapısından değil de, Bedeviler gibi zekât-İslami kapısından girmiş olmayı yeterli görenlerin, şeyhlerden, ulemadan, zenginlerden ve siyasilerden melikleri olmak zorundadır.
İkincisi, iman ve İslam kardeşliklerini aynılaştırmalarıdır. Hicret öncesinde gerçekleşen salât üzerine oturmuş iman kardeşliği yerine, Fetihten sonraki Bedeviler gibi menfaat üzerine oturan İslam kardeşliği ile yetinenlerin şeyhlerden, ulemadan, zenginlerden ve siyasilerden melikleri asla eksik olmayacaktır.
Salât-iman girişini ve salât-iman kardeşliğini gereği gibi takdir edebilmek ise ancak şimdiki hayatın bir oyun ve eğlence olduğunu anlamakla mümkün olur.
Oyunlar, amaçsız tekrarlanan ileri geri hareketlerdir. Her oyun kurallıdır. Bu kurallar zamanla kendisini özne, oyuncuyu da nesne yapar.
Şimdiki hayatın oyununu bozarak insanı özgürleştirecek ve ona şimdiki hayatta özne olma imkânı verecek tek şey ise salâttır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder