HZ SÜLEYMAN’IN TAHTINDAKİ CESET \ AHMET BAYDAR
Kur’an-ı Kerîm, birçok bölümde Hz. Süleyman’dan söz eder.
Onun, tahtında bir “ceset”le denenmiş olduğuna işaret eden ayet ise anlaşılması
açısından tartışmalara sebep olmuştur. Müfessirler, bu cesedin mahiyeti
hakkında ihtilaf etmiş, pek garip ve uzun hikâyelerle birçok farklı yorumlara
gitmişlerdir.
Hz. Süleyman’ın; sihirli yüzüğünü kaybettiği için taht
hâkimiyetini yitirdiği, hanımlarından birisinin yarısı ceset olarak doğurduğu
bir çocuğu onun tahtının üzerine bıraktığı, mabet yapımı sırasında bazı sanatkârların
ihtilal çıkarıp onun tahtını işgal ettikleri şeklindeki hikâyeler bunlardan bir
kaçıdır.
F. Râzî, ayetle ilgili olarak nakledilen bu hikâyeleri
reddettikten sonra, taht üzerine konan cesedin, Hz. Süleyman’ın kendi bedeni
olduğunu söyler. Bu cesedin, Hz. Süleyman’ın sonradan iyileşen şiddetli bir
hastalığına işaret ettiğini söyleyenler de olmuş(1) ve genelde ayete şu anlamı
vermişlerdir:
“Süleyman’ı sınadık ve tahtının üstüne bir ceset
bıraktık, sonra eski haline döndü.”(2)
Ayetin bulunduğu bölümdeki anlam akışını esas alarak; bu
konuda sahih görülen hikâyeleri de, bunları reddeden Râzî’nin yorumunu da
reddeden Mevdûdî, bu bölümü Kur’an’ın en müşkül yeri olarak gösterir ve
kesinlikle sarih bir şekilde tefsir edilemeyeceğini söyler.
Acaba öyle midir?
Söz akışı, anlam belirlemede gerçekten de çok önemlidir.
Ancak sözcüklerin metnin genelinde ve bulundukları kümelerde oluşturdukları
anlam da en az bunun kadar önemlidir.
Mesela ayetin sonundaki “enâbe” fiili, “eski haline döndü”
şeklinde anlamlandırılıyor. Oysa bu fiil, iyileşme anlamında bir dönüşü değil,
itaate yönelmeyi, Allah’a dönmeyi anlamlandırır. Bu, geçmiş bir günahtan
pişmanlık duyarak tövbe etmekten farklıdır.(3) İnabe eden kimse, bir anlamda
gelecekte olması muhtemel masiyeti terk etmeye ve itaate yönelmeye azmeden
kimsedir. Nitekim “enâbe” fiilinin kökü, Kur’an’ın her yerinde “Hakka yönelmek,
kendisini Allah’a vermek” bağlamında kullanılmaktadır.(4)
Kaldı ki bu kelimeden hemen sonraki ayette Hz. Süleyman’ın
“istiğfar” ettiği dile getirilmiştir. İstiğfar da salt önceden işlenmiş bir
günah için tövbe etmeyi değil, itaat ve dua ile bağışlanma talebini de ifade
eder.
Yani bu bağlamdan anlaşılması gereken; Hz. Süleyman’ın
“inabe” ve “istiğfarının” geçmiş bir hata ve günaha dair değil, gelecek bir
talep için olduğudur. Zaten sözün devamında; Hz. Süleyman’ın, duanın ardından,
kendisinden sonra kimseye yaraşmayan bir hükümranlık talep ettiği
görülmektedir:
“Rabbim! Beni bağışla; benden sonra kimsenin ulaşamayacağı
bir hükümranlık ver bana.”
Bu akıştan açıkça anlaşılan diğer bir husus ise; Hz.
Süleyman’ın bu duayı diğer toplumlara hâkimiyetinden önce yapmış olduğudur.
Bütün bunlar, onun bu duasının, zaman olarak verasetinin başlangıcına işaret
ettiğini göstermektedir. Nitekim bu dua, benzer bir muhteva ile zamanı da
belirtilerek Eski Ahit’te şöyle nakledilmektedir:
“Ya Rab! Ben henüz çocuk denecek bir yaşta, yöneticilik
nedir bilmezken bu kulunu babam Davut’un yerine kral atadın. İşte kulun kendi
seçtiğin kalabalık halkın, sayılamayacak kadar büyük bir kalabalığın
ortasındadır. Bu yüzden bana öyle sezgi dolu bir yürek ver ki, iyi ile kötüyü
ayırt edip halkını yönetebileyim. Başka türlü senin bu büyük halkını kim
yönetebilir!”
Rab, Hz. Süleyman’ın bu isteğinden hoşnut olur ve ona şöyle
der:
“Madem kendin için uzun ömür, zenginlik ve düşmanlarının
ölümünü istemedin, bunların yerine adil bir yönetim için bilgelik istedin;
isteğini yerine getireceğim. Sana öyle bir bilgelik ve sezgi dolu bir yürek
vereceğim ki, benzeri ne senden öncekilerde görülmüştür, ne de senden
sonrakilerde görülecektir.”(5)
Eski Ahit’ten anlaşılan odur ki; Hz. Süleyman, genç yaşta
babasına varis olmuş, tahta oturur oturmaz da Allah’a yönelerek hiç kimseye
nasip olmayan adil bir hükümranlık kudreti istemiştir. Dikkat edilirse
Kur’an’da anlamı tartışılan ayetin muhtevasıyla bu muhteva örtüşmektedir.
Bu durumda, tahta bırakılan cesedin, gençlik çağında
bulunduğu için ruhen mükemmelliğe ulaşamamış Süleyman’ın kendisi olduğu
anlaşılmaktadır. O zaman ayeti şöyle anlamamız uygun olacaktır:
“Süleyman’ı sınamış ve bir ceset olarak tahtına
ulaştırmıştık. Sonra (Allah’a) yöneldi ve dedi: Rabbim! Bana mağfiret buyur.
Bana öyle bir hükümranlık bağışla ki, ardımdan kimseye yaraşmasın…”(6)
_____________
1) Bkz. İbn Âdil, Tefsîru’l-Lübâb.
2) Sa’d 38/34.
3) El-Askerî, Mu’cemu’l-Furûk.
4) Bkz. Ra’d 13/27. Zümer 39/8, 17,54.
5) Eski Ahit, I. Krallar 3/9-15.
6 Sa’d 38/34.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder