İSTİAZE (I) \ AHMET BAYDAR
İstiâze, kötülüklerden korunmak için Allah’a sığınmak
anlamında bir terimdir. Hadislerde “Şeytandan Allah’a sığınmak” manasını dile
getiren, eûzü ve esteîzü ile başlayan iki formu nakledilmiştir. Bu formlar, bir
dua gibi kullanılagelmektedir. Terimin halk dilinde pratikleşmiş adı ise “eûzü
çekmek”tir. Bir işe, özellikle de Kur’an okumaya başlarken kimi zaman besmele
yerine, çoğu kez de besmeleyle birlikte “eûzü çekilir”. Bu deyimindeki “çekmek”
sözcüğünün, yerinde ve hikmetli olup olmadığı belki ayrıca tartışılabilir.
Fakat bundan daha önemlisi ve öncelikli olanı kuşkusuz “eûzü” nün hikmeti ve
mahiyetidir.
Kur’an-ı Kerîm “eûzü” ye nasıl bir çerçeve çizer? Besmele
yerine ya da besmele ile birlikte bir vird gibi tekrarlanışının temeli var
mıdır?
Nahl Suresinde şöyle denmektedir:
“Kur’an okuduğunda, racim şeytandan Allah’a sığın!”[1]
Bu ayetteki “Allah’a sığın!” terkibinden hemen herkesin
anladığı, Kur’an okunacağı zaman, okumaya başlamadan önce “eûzü çekmek” tir.
Nitekim Merhum Hamdi Yazır, bu anlamı vurgulamak amacıyla bu ayetin mealine
“önce” sözcüğü sıkıştırmıştır. Müfessir Ebu’s-Suûd Efendi de bu ayet üzerinde
düşünürken “Hz. Peygamber böyle bir sığınma ihtiyacı duyuyorsa diğer
Müslümanlar buna daha fazla muhtaçtır” demiş ve eklemiştir: “Ayrıca sağından ve
solundan bâtılın kendisine ulaşamadığı Kur’an okunurken böyle bir ihtiyaç söz
konusu ise diğer ameller için elbette buna çok daha fazla ihtiyaç vardır.”[2]
Hemen herkes, “istiâze”nin, şeytanın fikri
saptırmalarından korunmak için, Kur’an okumaya başlamadan önce “eûzü çekmek”
demek olduğu kanaatindedir.
Böyle düşünmeyen yok gibidir. Bu anlayışın Kur’an tarafından
tasdik edilip edilmediğine bu ayetten başlayarak bakalım.
Dikkatimizi çeken ilk husus yukarıdaki ayette muhatabın Hz.
Peygamber oluşudur. Kur’an okumadan önce şeytandan korunmak için Allah’a sığın”
şeklinde ona seslenilmiş olmasının hikmeti kolay anlaşılır bir husus değildir.
Çünkü Kur’an zaten onun seviyesine, onun konuştuğu dille ve ona indirilmiştir.
Diğer yandan o zaten şeytandan korunmakta olduğu için seçilmiş birisidir. Kaldı
ki ayetin devamında, Peygamber bir yana şeytanın müminleri bile saptırmaya gücü
yetmeyeceği vurgulanmıştır:
“Gerçek şu: iman edenlere onun bir sultanı yok.”[3]
Yani onun inananlara susturucu gücü yoktur. Bu anlam, ayetin
devamında daha da sarahat kazanmaktadır:
“Onun sultanı, ancak onu veli edinenlere ve bu sebeple
ortak koşanlaradır!”[4]
İns ve cin şeytanlarının saptırıcılığı ancak onu velî
edinenlere tesir edebilir. Delilleri ancak onlar için ikna edici olabilir.
Onların inananlara akli bir tesiri olamaz da peygamberlere olabilir mi! Demek
ki ins ve cin şeytanlarının, inananların aklını izale edebileceği iddiaları
batıldır. Onların, sihirle Peygamber’i büyüledikleri ve aklını izale etmiş
oldukları iddiası ise elbette batıl olur.
O hâlde, Hz. Muhammed’e Kur’an okuduğunda Allah’a sığınması
ne maksatla teklif edilmiş olabilir? Bu sorunun cevabı, ayetin bulunduğu
bölümde sözün akışında mevcuttur. Bu pasajda üzerinde durulan şey, Hz.
Peygamber’in akli ve nefsi zaafları değildir. Kur’an’ı geceleyin yalnız kendisi
için tilavet etmesi, yatağa girerken dua olarak okuması da değildir. Aksine o
bölümde üzerinde durulan şey, Kur’an’ı başkalarına kıraat etmesi, duyurmasıdır.
Dolayısıyla da dışarıdan kendisine yönelecek şeytanlıklardan Allah’a sığınması
istenmiştir. Bu durumda mezkûr istiâze ayetini şöyle meallendirmemiz daha uygun
olacaktır:
“Duyuru’yu duyurduğunda, racim şeytandan Allah’a sığın!”[5]
Evet. İstiâze, Kur’an başkalarına kıraat
edildiği, duyuruyu duyurulduğu zaman ortaya çıkacak olan şeytanlıklardan
Allah’a sığınmaktır. Nitekim başka bir ayette de, nebevi duyurunun
tepkiyle karşılanması durumunda yine istiâze teklif edilmiştir:
“Kendilerine gelen bir sultan olmadan Allah’ın ayetleri
üzerinde mücadele edenlerin göğüslerinde, ulaşamayacakları bir büyüklenmeden
başkası yok. Allah’a sığın.”[6]
Görüldüğü gibi, istiâzenin Kur’an’da temeli
bulunduğu gayet açıktır. Ancak onun yeri ev ve tilavet öncesi değil, aksine
dışarı ve duyuru sonrasıdır. İstiâze, şeytanlar, tepki gösterince davetçilerin
Allah’a sığınmasıdır. Çünkü onların tepkileri çok çeşitli
olabilir. Delilleri ve büyüklenmeleri işe yaramayınca duyuruya icabet edenler
arasında fesat çıkarabilirler. İşte bu durumda da davetçiden istenen yine
istiâzedir:مُ
“Eğer şeytandan sana bir bozgunculuk[7] gelirse Allah’a
sığın!”[8]
“Allah’a sığın!” emrinin, şeytanın bozgunculuk çıkarma
girişimine bağlı olduğu başka bir pasajda çok daha açık bir üslupla dile
getirilmiştir. Yine davetten ve yine davete karşı duranlardan bahsedilen o
bölümde şöyle denmektedir:
“Onları doğru yola çağırsanız duymazlar, görürsün onları
sana bakıp dururlar da görmezler. Sen af yolunu tut, örfle emret ve kendini
bilmezlerden uzaklaş. Ne zaman şeytandan sana bir bozgunculuk gelirse Allah’a
sığın!”[9]
——————————————————————————————
[1] Nahl 16/98.
[2] Ebu’s-Suûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm.
[3] Nahl 16/99.
[4] Nahl 16/100.
[5] Nahl 16/98.
[6] Gâfir 40/56.
İSTİAZE (II) – SIĞINIRIM DE! \ AHMET BAYDAR
Bu yazının birinci bölümünde, “Kur’an okuma” esnasında
“istiaze” etmeyi teklif eden ayetlerin bir üslup oluşturduklarına, bu üsluptan
da davet esnasında müşriklerin karşı duruşlarında Allah’a sığınılması
gerektiğinin anlaşılması hususuna işaret etmiştik. Bu konuda, ikinci üslubu
oluşturan ayetlere ise bu bölümde dikkat çekmek istiyoruz. O ayetlerden birisi
şudur:
“De: Rabb’ım sana sığınırım, şeytanların
kışkırtmalarından.”[1]
Önceki ayetlerde “sığınmak” emredilmişken burada “sığınırım” denmesi
isteniyor. Ayrıca önceki ayetlerdeki Allah lafzı, burada Rab ile
değişiyor. Bu değişimler, ikinci üslup diye nitelediğimiz benzer diğer
ayetlerde de sürüyor.
İşte bu ikinci üslup, aslında “istiâze” nin hakikatini de
açıklamaktadır. Buna göre istiâze, “Kur’an okunduğunda” yüz yüze kalınacak
zorluklarda tahammül göstermek ve durumu bütün imkanları kudret elinde tutan
Rabb’e arz etmektir. Felak suresinde de aynı üslup vardır.
Nitekim şöyle denmiştir:
“ ‘Felakın Rabb’ine sığınırım!’ de”
Bu Sure’nin nüzul dönemi, risaletin ilk yıllarıdır. Yani
diğer istiâze ayetlerinde olduğu gibi yine Kur’an mesajının topluma kıraati gündemdedir.
Nitekim felak sözcüğü de yarılan çekirdeğin yeni bir canlı
hayatını başlatması gibi, yeni toplum hayatının başlamasını dile getirmektedir.
Sure, bu manayı tafsîlen şöyle devam etmektedir:
“Yarattığı şeylerin şerrinden.”
Tebliğde tedric ilkesi gereğince yaratılanların şerri
tabir ediliyor. Önceki ayetlerdeki gibi şeytan açıkça zikredilmiyor. Aslında
davetin bir tarafında ilahi mesaj, diğer tarafında ise Şeytan bulunmaktadır.
Ancak yukarıdaki ifade toplumsal kaygısı olanlar için yeterlidir. Çünkü onlar,
eşyaya şer isnat edilemeyeceğini, şerrin sadece insandan sadır olabileceğini fıtratın
gereği olarak bilmektedirler. Nitekim Sure bu şerrin mahiyetini tafsîl ile
şöyle devam etmektedir:
“yerleştiğinde karanlığın şerrinden.”
Burada şerrin mahiyetine açıklık getiriliyor. Şerrin
karanlıktan doğduğu dile getiriliyor. Ancak fiziki karanlıkların halkî olduğu
bilinmektedir. Yani gece karanlığı asla şer olarak nitelenemez. Bununla başka
bir şeye işaret edildiği düşünülmelidir. Nitekim Sure bu düşünmenin yönünü
tafsîl eden bir üslupla şöyle devam ediyor:
“akitlere üfleyenlerin şerrinden.”
Önce yaratılanların şerri denmişti. Sonra yerleşmiş
karanlığın şerri dendi. Şimdi de onun kaynağına işaret ediliyor. Buradaki
üfleyenler, üfledikleri şey ve üzerine üflenen şey üstüne çok söz söylenmiş ve
senaryolar yazılmıştır. Bu tür sözleri çoğaltan sebeplerden birisi, üfleyenler sözcüğünün
ana metinde dişil olmasıdır. Oysa bir kelimenin dişil olması, onunla mutlaka
gerçek dişilerin kast edildiğini göstermez. Üfleyenlerin karşılığı olan neffâsât sözcüğünün
asıl öznesi, mefhumdaki lafzî ve semaî dişiller de olabilir. Kaldı ki bu vezin,
dişil ve eriller için ortak olarak kullanılmaktadır. Onların üflemeleri ise
fesat için etkili sözler söylemeleridir. Nitekim Hadis literatüründe etkili
sözün sihirle ilişkisi dile getirilmiş,[2] hatta
aldatmaya hizmet eden şiir, şeytanın nefesi olarak nitelenmiştir.[3]
Onların üzerine üfledikleri şey ise akitlerdir. Kur’an
üslubunda her ahit, akittir. Rab ile yapılan ahid de bir akittir. Kur’an, ayrım
yapmaksızın bütün akitlere/ahitlere riayet edilmesini ister.[4] Üfürenler,
yerine getirilmesi istenen bu akitleri bozmaya çalışanlar sahir, kahin ve
şairlerdir. Onlar, Kur’an mesajı küfür karanlığını aydınlatırken, secili ve
kafiyeli sözler üfürerek fesat çıkarmışlardır. İlk yıllarda birçok ailede
vukubulan boşanmalar işte bu fesat sonucudur. Bundan sonra Surede, üfürme
şerrinin de asıl kaynağı tafsîl edilmiştir;
“haset ettiğinde hasetçinin şerrinden.”
Haset, şeytanın temel niteliklerinin başında gelir. Şeytanın
ilk hasedi, ademiyete karşıdır. Hasedi ahlak edinirse üluhiyete
karşı olmaya başlar. O zaman da onun yapmayacağı şer düşünülemez.
—————————————————-
[1] Mü’minûn
23/82-98.
[2] Buhârî,
Tıb. Müslim, Cumua.
[3] Ahmed
b. Hanbel, Müsned. Ezherî, Tehzîbu’l-Lüga.
[4] Mâide
5/1
İSTİAZE (III) – NEÛZÜ BİLLAH \ AHMET BAYDAR
Yazımızın önceki iki bölümünden anlaşılmış olmalıdır ki
Kur’an’da teklif edilmiş olan “istiâze” nin hakikati, ilahî mesajın tebliği
esnasında (yani Kur’an okunduğunda) karşılaşılacak meşakketli durumlarda
Allah’a sığınmaktır. Bizce Mushaf’ın son suresinde teklif edilen “sığınma”da da
bu hakikate işaretler bulunmaktadır.
İlk üç ayette şöyle buyrulur:
“De: ‘Sığınırım; insanların Rabb’ine, insanların
hükümdarına, insanların ilahına!”
Aslında “ilah”, “melik” ve “rabb” sözcüklerine, kapsamları
ve delaletleri açısından bakıldığında kısmî eş anlamlı oldukları görülür.
Nitekim İlah aynı zamanda melik, her melik de aynı zamanda rabdır. Bu üç isim,
Surede, daha kapsamlı olana doğru sıralanmıştır. Bu dizilişin, vahyin izlediği
davetin rububiyet, melikiyet ve ülûhiyet basamaklarını
resmettiğini söyleyebiliriz. Böylece, hem uhrevi saadetin gereği olan
istikamet, hem de eğitim için zaruri olan tedriç bu ayetlerde tespit edilmiş
olmaktadır.
Ayetlerde Rab–insan, Melik-İnsan ve
İlah-İnsan şeklinde yinelenen ikili anlatım da aslında daha önce istiâze konulu
ayetlerde işaret etmiş olduğumuz davetin iki tarafının vurgusudur.
Surenin başındaki “de” emri ise, yine davetin istikâmetini ve bunun tahakkuku
için zarurî olan tedrici, bizzat mübelliğin kendisinin de nefsine telkin etmesi
gerektiğine işaret etmektedir. Çünkü hasetten fesada kadar her türlü şerrin
kaynağı, herkeste var olan benliğin bizzat kendisidir:
“İnsanların göğüslerinde fısıldayan sinsi
fısıldayıcının şerrinden. Cinlerden ve insanlardan!”
Evet sinsi fısıltının neşet ettiği yer, insan türünün
göğsüdür.[1] İnsanlar,
haklarında ünsiyetimiz bulunan tanıdığımız kimselerdir. Cinler ise
haklarında ünsiyetimiz bulunmayan yabancılardır. Yerli yabancı kim olursa olsun
bütün insanların göğsünde o fısıldayıcı bulunmaktadır.
Nitekim şöyle bir haber de nakledilmektedir: “Herkes,
kalbinde bir fısıldayıcı olarak doğar. Fakat aklettiğinde
Allah’ı hatırlayınca o fısıldayıcı gizlenir. Unutunca da tekrar fısıldamaya
başlar.”[2]
Kısaca Felak Suresinde, nebevi tebliğe karşı duran hasetçi
şeytanların şerrinden Allah’a sığınılması istenmişken Nâs Suresinde, bu hasedin
her insanın nefsinde potansiyel olarak var olduğuna işaret edilmiştir. O hâlde
şunu söylememiz gerekir. Felak ve Nâs surelerinde Allah’a sığınılması istenilen
hususlar da, diğer istâze ayetlerinde olduğu gibi davetle
ilgilidir. Yani bu iki Surede teklif edilen sığınma konuları da halkî değil ahlâkîdir.
Kur’an-ı Kerîm, işaret ettiğimiz istiâzenin ahlakiliği
hususunu, iki peygamberin istiâzesini naklederek de somutlaştırmaktadır.
Onlardan birisi Hz. Nûh’tur. O, bilmediği şeyi istemekten ve cahillerden
olmaktan Allah’a sığınmıştır.[3] Diğer
örnek ise Hz. Mûsâ’dır. O da cahil ve mütekebbirlerle birlikte olmaktan ve
onların düşmanlıklarından Allah’a sığınmıştır.[4]
Bu durumda Kur’an’da, şerrinden korunulması istenen
gecelerin, uyku için yaratılmış geceler olmaması gerekir. Çünkü uyku için örtü
olan karanlık halkîdir. Şer sayılmak şöyle dursun bir nimettir.
Tılsımlı büyüler ise var olduğu sanılan bazı iddialardır. Gerçekliği olmayan
şeylerdir. Bu nedenle onlardan korunması zaten istenmiş olamaz.
Ama zulmü besleyen her türlü karanlık ahlâkîdir. Şeytanların
akitleri tehdit eden bozguncu üfürükleri de ahlâkîdir. Kötülükler de bu
kanallarla gelir. Kur’an’da teklif edilen istiâzenin hakiakatı da budur. Adalet
ve hikmet davetine karşı onlardan gelecek kötülüklerden Allah’a sığınmak için
istenmiştir. Yoksa daha konforlu ve daha rahat bir hayat için istenmiş
değildir.
Şu hâlde inananlar; dua niyetiyle okudukları sığınma muhtevalı
ayetleri, yatağa girerken mi yoksa asıl yataktan kalkarken mi okumaları
gerektiğini yeniden düşünmelidirler. Yarab! Zalimlerin fesatçı üfürüklerinden
ve her an zulüm fısıldama ihtimali olan nefislerimizden neşet edecek
zulümlerden senin velayetine sığınıyoruz.
———————————————
[1] Kur’an fısıldama fiilini,
insanın kendisine isnat edilmektedir. Kâf 50/16.
[2] İbn
Abbas’a nakledilmektedir, Taberî. Benzer bir haber de Mücâhid’e isnat edilir.
[3] Hûd
11/46-47.
[4] Gâfir
40/27, Bakara 2/67, Duhân 44/20.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder