16 Kasım 2019 Cumartesi

İSTİAZE


İSTİAZE (I) \ AHMET BAYDAR
İstiâze, kötülüklerden korunmak için Allah’a sığınmak anlamında bir terimdir. Hadislerde “Şeytandan Allah’a sığınmak” manasını dile getiren, eûzü ve esteîzü ile başlayan iki formu nakledilmiştir. Bu formlar, bir dua gibi kullanılagelmektedir. Terimin halk dilinde pratikleşmiş adı ise “eûzü çekmek”tir. Bir işe, özellikle de Kur’an okumaya başlarken kimi zaman besmele yerine, çoğu kez de besmeleyle birlikte “eûzü çekilir”. Bu deyimindeki “çekmek” sözcüğünün, yerinde ve hikmetli olup olmadığı belki ayrıca tartışılabilir. Fakat bundan daha önemlisi ve öncelikli olanı kuşkusuz “eûzü” nün hikmeti ve mahiyetidir.
Kur’an-ı Kerîm “eûzü” ye nasıl bir çerçeve çizer? Besmele yerine ya da besmele ile birlikte bir vird gibi tekrarlanışının temeli var mıdır?
Nahl Suresinde şöyle denmektedir:
“Kur’an okuduğunda, racim şeytandan Allah’a sığın!”[1]
Bu ayetteki “Allah’a sığın!” terkibinden hemen herkesin anladığı, Kur’an okunacağı zaman, okumaya başlamadan önce “eûzü çekmek” tir. Nitekim Merhum Hamdi Yazır, bu anlamı vurgulamak amacıyla bu ayetin mealine “önce” sözcüğü sıkıştırmıştır. Müfessir Ebu’s-Suûd Efendi de bu ayet üzerinde düşünürken “Hz. Peygamber böyle bir sığınma ihtiyacı duyuyorsa diğer Müslümanlar buna daha fazla muhtaçtır” demiş ve eklemiştir: “Ayrıca sağından ve solundan bâtılın kendisine ulaşamadığı Kur’an okunurken böyle bir ihtiyaç söz konusu ise diğer ameller için elbette buna çok daha fazla ihtiyaç vardır.”[2]
Hemen herkes, “istiâze”nin, şeytanın fikri saptırmalarından korunmak için, Kur’an okumaya başlamadan önce “eûzü çekmek” demek olduğu kanaatindedir.
Böyle düşünmeyen yok gibidir. Bu anlayışın Kur’an tarafından tasdik edilip edilmediğine bu ayetten başlayarak bakalım.
Dikkatimizi çeken ilk husus yukarıdaki ayette muhatabın Hz. Peygamber oluşudur. Kur’an okumadan önce şeytandan korunmak için Allah’a sığın” şeklinde ona seslenilmiş olmasının hikmeti kolay anlaşılır bir husus değildir. Çünkü Kur’an zaten onun seviyesine, onun konuştuğu dille ve ona indirilmiştir. Diğer yandan o zaten şeytandan korunmakta olduğu için seçilmiş birisidir. Kaldı ki ayetin devamında, Peygamber bir yana şeytanın müminleri bile saptırmaya gücü yetmeyeceği vurgulanmıştır:
“Gerçek şu: iman edenlere onun bir sultanı yok.”[3]
Yani onun inananlara susturucu gücü yoktur. Bu anlam, ayetin devamında daha da sarahat kazanmaktadır:
“Onun sultanı, ancak onu veli edinenlere ve bu sebeple ortak koşanlaradır!”[4]
İns ve cin şeytanlarının saptırıcılığı ancak onu velî edinenlere tesir edebilir. Delilleri ancak onlar için ikna edici olabilir. Onların inananlara akli bir tesiri olamaz da peygamberlere olabilir mi! Demek ki ins ve cin şeytanlarının, inananların aklını izale edebileceği iddiaları batıldır. Onların, sihirle Peygamber’i büyüledikleri ve aklını izale etmiş oldukları iddiası ise elbette batıl olur.
O hâlde, Hz. Muhammed’e Kur’an okuduğunda Allah’a sığınması ne maksatla teklif edilmiş olabilir? Bu sorunun cevabı, ayetin bulunduğu bölümde sözün akışında mevcuttur. Bu pasajda üzerinde durulan şey, Hz. Peygamber’in akli ve nefsi zaafları değildir. Kur’an’ı geceleyin yalnız kendisi için tilavet etmesi, yatağa girerken dua olarak okuması da değildir. Aksine o bölümde üzerinde durulan şey, Kur’an’ı başkalarına kıraat etmesi, duyurmasıdır. Dolayısıyla da dışarıdan kendisine yönelecek şeytanlıklardan Allah’a sığınması istenmiştir. Bu durumda mezkûr istiâze ayetini şöyle meallendirmemiz daha uygun olacaktır:
“Duyuru’yu duyurduğunda, racim şeytandan Allah’a sığın!”[5]
Evet. İstiâze, Kur’an başkalarına kıraat edildiği, duyuruyu duyurulduğu zaman ortaya çıkacak olan şeytanlıklardan Allah’a sığınmaktır. Nitekim başka bir ayette de, nebevi duyurunun tepkiyle karşılanması durumunda yine istiâze teklif edilmiştir:
“Kendilerine gelen bir sultan olmadan Allah’ın ayetleri üzerinde mücadele edenlerin göğüslerinde, ulaşamayacakları bir büyüklenmeden başkası yok. Allah’a sığın.”[6]
Görüldüğü gibi, istiâzenin Kur’an’da temeli bulunduğu gayet açıktır. Ancak onun yeri ev ve tilavet öncesi değil, aksine dışarı ve duyuru sonrasıdır. İstiâze, şeytanlar, tepki gösterince davetçilerin Allah’a sığınmasıdır. Çünkü onların tepkileri çok çeşitli olabilir. Delilleri ve büyüklenmeleri işe yaramayınca duyuruya icabet edenler arasında fesat çıkarabilirler. İşte bu durumda da davetçiden istenen yine istiâzedir:مُ
“Eğer şeytandan sana bir bozgunculuk[7] gelirse Allah’a sığın!”[8]
“Allah’a sığın!” emrinin, şeytanın bozgunculuk çıkarma girişimine bağlı olduğu başka bir pasajda çok daha açık bir üslupla dile getirilmiştir. Yine davetten ve yine davete karşı duranlardan bahsedilen o bölümde şöyle denmektedir:
“Onları doğru yola çağırsanız duymazlar, görürsün onları sana bakıp dururlar da görmezler. Sen af yolunu tut, örfle emret ve kendini bilmezlerden uzaklaş. Ne zaman şeytandan sana bir bozgunculuk gelirse Allah’a sığın!”[9]
——————————————————————————————
[1] Nahl 16/98.
[2] Ebu’s-Suûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm.
[3] Nahl 16/99.
[4] Nahl 16/100.
[5] Nahl 16/98.
[6] Gâfir 40/56.
İSTİAZE (II) – SIĞINIRIM DE! \ AHMET BAYDAR
Bu yazının birinci bölümünde, “Kur’an okuma” esnasında “istiaze” etmeyi teklif eden ayetlerin bir üslup oluşturduklarına, bu üsluptan da davet esnasında müşriklerin karşı duruşlarında Allah’a sığınılması gerektiğinin anlaşılması hususuna işaret etmiştik. Bu konuda, ikinci üslubu oluşturan ayetlere ise bu bölümde dikkat çekmek istiyoruz. O ayetlerden birisi şudur:
“De: Rabb’ım sana sığınırım, şeytanların kışkırtmalarından.”[1]
Önceki ayetlerde “sığınmak” emredilmişken burada “sığınırım” denmesi isteniyor. Ayrıca önceki ayetlerdeki Allah lafzı, burada Rab ile değişiyor. Bu değişimler, ikinci üslup diye nitelediğimiz benzer diğer ayetlerde de sürüyor.
İşte bu ikinci üslup, aslında “istiâze” nin hakikatini de açıklamaktadır. Buna göre istiâze, “Kur’an okunduğunda” yüz yüze kalınacak zorluklarda tahammül göstermek ve durumu bütün imkanları kudret elinde tutan Rabb’e arz etmektir. Felak suresinde de aynı üslup vardır. Nitekim şöyle denmiştir:
“ ‘Felakın Rabb’ine sığınırım!’ de”
Bu Sure’nin nüzul dönemi, risaletin ilk yıllarıdır. Yani diğer istiâze ayetlerinde olduğu gibi yine Kur’an mesajının topluma kıraati gündemdedir. Nitekim felak sözcüğü de yarılan çekirdeğin yeni bir canlı hayatını başlatması gibi, yeni toplum hayatının başlamasını dile getirmektedir. Sure, bu manayı tafsîlen şöyle devam etmektedir:
“Yarattığı şeylerin şerrinden.”
Tebliğde tedric ilkesi gereğince yaratılanların şerri tabir ediliyor. Önceki ayetlerdeki gibi şeytan açıkça zikredilmiyor. Aslında davetin bir tarafında ilahi mesaj, diğer tarafında ise Şeytan bulunmaktadır. Ancak yukarıdaki ifade toplumsal kaygısı olanlar için yeterlidir. Çünkü onlar, eşyaya şer isnat edilemeyeceğini, şerrin sadece insandan sadır olabileceğini fıtratın gereği olarak bilmektedirler. Nitekim Sure bu şerrin mahiyetini tafsîl ile şöyle devam etmektedir:
“yerleştiğinde karanlığın şerrinden.”
Burada şerrin mahiyetine açıklık getiriliyor. Şerrin karanlıktan doğduğu dile getiriliyor. Ancak fiziki karanlıkların halkî olduğu bilinmektedir. Yani gece karanlığı asla şer olarak nitelenemez. Bununla başka bir şeye işaret edildiği düşünülmelidir. Nitekim Sure bu düşünmenin yönünü tafsîl eden bir üslupla şöyle devam ediyor:
“akitlere üfleyenlerin şerrinden.”
Önce yaratılanların şerri denmişti. Sonra yerleşmiş karanlığın şerri dendi. Şimdi de onun kaynağına işaret ediliyor. Buradaki üfleyenler, üfledikleri şey ve üzerine üflenen şey üstüne çok söz söylenmiş ve senaryolar yazılmıştır. Bu tür sözleri çoğaltan sebeplerden birisi, üfleyenler sözcüğünün ana metinde dişil olmasıdır. Oysa bir kelimenin dişil olması, onunla mutlaka gerçek dişilerin kast edildiğini göstermez. Üfleyenlerin karşılığı olan neffâsât sözcüğünün asıl öznesi, mefhumdaki lafzî ve semaî dişiller de olabilir. Kaldı ki bu vezin, dişil ve eriller için ortak olarak kullanılmaktadır. Onların üflemeleri ise fesat için etkili sözler söylemeleridir. Nitekim Hadis literatüründe etkili sözün sihirle ilişkisi dile getirilmiş,[2] hatta aldatmaya hizmet eden şiir, şeytanın nefesi olarak nitelenmiştir.[3]
Onların üzerine üfledikleri şey ise akitlerdir. Kur’an üslubunda her ahit, akittir. Rab ile yapılan ahid de bir akittir. Kur’an, ayrım yapmaksızın bütün akitlere/ahitlere riayet edilmesini ister.[4] Üfürenler, yerine getirilmesi istenen bu akitleri bozmaya çalışanlar sahir, kahin ve şairlerdir. Onlar, Kur’an mesajı küfür karanlığını aydınlatırken, secili ve kafiyeli sözler üfürerek fesat çıkarmışlardır. İlk yıllarda birçok ailede vukubulan boşanmalar işte bu fesat sonucudur. Bundan sonra Surede, üfürme şerrinin de asıl kaynağı tafsîl edilmiştir;
“haset ettiğinde hasetçinin şerrinden.”
Haset, şeytanın temel niteliklerinin başında gelir. Şeytanın ilk hasedi, ademiyete karşıdır. Hasedi ahlak edinirse üluhiyete karşı olmaya başlar. O zaman da onun yapmayacağı şer düşünülemez.
—————————————————-
[1] Mü’minûn 23/82-98.
[2] Buhârî, Tıb. Müslim, Cumua.
[3] Ahmed b. Hanbel, Müsned. Ezherî, Tehzîbu’l-Lüga.
[4] Mâide 5/1
İSTİAZE (III) – NEÛZÜ BİLLAH \ AHMET BAYDAR
Yazımızın önceki iki bölümünden anlaşılmış olmalıdır ki Kur’an’da teklif edilmiş olan “istiâze” nin hakikati, ilahî mesajın tebliği esnasında (yani Kur’an okunduğunda) karşılaşılacak meşakketli durumlarda Allah’a sığınmaktır. Bizce Mushaf’ın son suresinde teklif edilen “sığınma”da da bu hakikate işaretler bulunmaktadır.
İlk üç ayette şöyle buyrulur:
“De: ‘Sığınırım; insanların Rabb’ine, insanların hükümdarına, insanların ilahına!”
Aslında “ilah”, “melik” ve “rabb” sözcüklerine, kapsamları ve delaletleri açısından bakıldığında kısmî eş anlamlı oldukları görülür. Nitekim İlah aynı zamanda melik, her melik de aynı zamanda rabdır. Bu üç isim, Surede, daha kapsamlı olana doğru sıralanmıştır. Bu dizilişin, vahyin izlediği davetin rububiyet, melikiyet ve ülûhiyet basamaklarını resmettiğini söyleyebiliriz. Böylece, hem uhrevi saadetin gereği olan istikamet, hem de eğitim için zaruri olan tedriç bu ayetlerde tespit edilmiş olmaktadır.
Ayetlerde Rabinsan, Melik-İnsan ve İlah-İnsan şeklinde yinelenen ikili anlatım da aslında daha önce istiâze konulu ayetlerde işaret etmiş olduğumuz davetin iki tarafının vurgusudur. Surenin başındaki “de” emri ise, yine davetin istikâmetini ve bunun tahakkuku için zarurî olan tedrici, bizzat mübelliğin kendisinin de nefsine telkin etmesi gerektiğine işaret etmektedir. Çünkü hasetten fesada kadar her türlü şerrin kaynağı, herkeste var olan benliğin bizzat kendisidir:
“İnsanların göğüslerinde fısıldayan sinsi fısıldayıcının şerrinden. Cinlerden ve insanlardan!”
Evet sinsi fısıltının neşet ettiği yer, insan türünün göğsüdür.[1] İnsanlar, haklarında ünsiyetimiz bulunan tanıdığımız kimselerdir. Cinler ise haklarında ünsiyetimiz bulunmayan yabancılardır. Yerli yabancı kim olursa olsun bütün insanların göğsünde o fısıldayıcı bulunmaktadır.
Nitekim şöyle bir haber de nakledilmektedir: “Herkes, kalbinde bir fısıldayıcı olarak doğar. Fakat aklettiğinde Allah’ı hatırlayınca o fısıldayıcı gizlenir. Unutunca da tekrar fısıldamaya başlar.”[2]
Kısaca Felak Suresinde, nebevi tebliğe karşı duran hasetçi şeytanların şerrinden Allah’a sığınılması istenmişken Nâs Suresinde, bu hasedin her insanın nefsinde potansiyel olarak var olduğuna işaret edilmiştir. O hâlde şunu söylememiz gerekir. Felak ve Nâs surelerinde Allah’a sığınılması istenilen hususlar da, diğer istâze ayetlerinde olduğu gibi davetle ilgilidir. Yani bu iki Surede teklif edilen sığınma konuları da halkî değil ahlâkîdir.
Kur’an-ı Kerîm, işaret ettiğimiz istiâzenin ahlakiliği hususunu, iki peygamberin istiâzesini naklederek de somutlaştırmaktadır. Onlardan birisi Hz. Nûh’tur. O, bilmediği şeyi iste­mekten ve cahillerden olmaktan Allah’a sığınmıştır.[3] Diğer örnek ise Hz. Mûsâ’dır. O da cahil ve mütekebbirlerle birlikte olmaktan ve onların düşmanlıklarından Allah’a sığınmıştır.[4]
Bu durumda Kur’an’da, şerrinden korunulması istenen gecelerin, uyku için yaratılmış geceler olmaması gerekir. Çünkü uyku için örtü olan karanlık halkîdir. Şer sayılmak şöyle dursun bir nimettir. Tılsımlı büyüler ise var olduğu sanılan bazı iddialardır. Gerçekliği olmayan şeylerdir. Bu nedenle onlardan korunması zaten istenmiş olamaz.
Ama zulmü besleyen her türlü karanlık ahlâkîdir. Şeytanların akitleri tehdit eden bozguncu üfürükleri de ahlâkîdir. Kötülükler de bu kanallarla gelir. Kur’an’da teklif edilen istiâzenin hakiakatı da budur. Adalet ve hikmet davetine karşı onlardan gelecek kötülüklerden Allah’a sığınmak için istenmiştir. Yoksa daha konforlu ve daha rahat bir hayat için istenmiş değildir.
Şu hâlde inananlar; dua niyetiyle okudukları sığınma muhtevalı ayetleri, yatağa girerken mi yoksa asıl yataktan kalkarken mi okumaları gerektiğini yeniden düşünmelidirler. Yarab! Zalimlerin fesatçı üfürüklerinden ve her an zulüm fısıldama ihtimali olan nefislerimizden neşet edecek zulümlerden senin velayetine sığınıyoruz.
———————————————
[1] Kur’an fısıldama fiilini, insanın kendisine isnat edilmektedir. Kâf 50/16.
[2] İbn Abbas’a nakledilmektedir, Taberî. Benzer bir haber de Mücâhid’e isnat edilir.
[3] Hûd 11/46-47.
[4] Gâfir 40/27, Bakara 2/67, Duhân 44/20.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder