KONUŞMAK, KONUŞMAMAK VE KONUŞAMAMAK \ AHMET BAYDAR
Bir olayın, bilinen sebeplere dayanması, o olayın kavranamaz
olan ilahi bir planla gerçekleşmediğini göstermez. Çünkü Allah-u Teâlâ
yaratmada ve yönetmede, ikramda ve ikapta, mazide ve istikbalde bütün işlerini
vahiyle yürütmektedir. Ontolojilerine göre, varlıklara sürekli; oluşsal,
eylemsel, sezgisel ve sözel ilahi uyarılar ulaştırmaktadır.
Evet, doğada cereyan eden hadiselerin esbabı
kavranabilirdir. Çünkü bunları oluşturan vahyin icra düzeninde bir değişim
yoktur. Ancak bu vahyin esbap ve mahiyeti kavranabilir değildir. Ayrıca
hadiselerin seyrine, ilahi vahye farklı seviyelerde muhatap olan pek çok
varlığın sebebiyet vermesi de söz konusudur.
Mesela yağmur, sebepleri bilinen bir hadisedir. Bu bilgi,
onu bir ayet olmaktan çıkarmaz. Çünkü yağmurun maddi sebeplerinin bulunması,
her hangi bir toplum için ibret yahut rahmet, bir başka toplum için de fitne
yahut azap olarak belirlenmediğini göstermez.
Yine mesela, konuşmak, konuşmamak ve konuşamamak insanın
esbabını bildiği olgulardır. Ancak, Kur’an’ın değer atfına göre, yeri
geldiğinde her biri birer ayet sayılır. Birisinin ilahi plan üzere konuşması
yahut diğer birisinin konuşmaması “belirlenmiş bir ayet” olur.
Nitekim Zekeriya (a.s.) “Rabbim! Bana bir ayet belirle”
deyince kendisine şu cevap gelmiştir:
“Senin ayetin, üç gün insanlara işaretle olan dışında
konuşmamandır.”
Luka İncil’inde belirtildiğine göre, bu ilahi beyan üzerine
Hz. Zekeriya’nın mucize olarak dili tutulmuş ve kimseyle konuşamaz olmuştur.
Müfessirlerin çoğu, İncil’deki bu garip yorumu izlemişler ve yukarıdaki
ayetten; “Zekeriya (a.s.) üç gün, mucize olarak insanlarla konuşamaz olmuştu”
şeklinde bir anlam çıkarmışlardır.
Oysa Kur’an-ı Kerîm, Zekeriya (a.s)ın “konuşamama” gibi
olumsuz bir durumundan söz etmemiştir. Aksine, insanları ikna için
uğraşacağına, yaşlı çağında kendisine bir çocuk bağışlanmasından dolayı, üç gün
ibadete yönelmesinin emredildiğini bildirmiştir.
Bu, tıpkı benzer bir durumda insanların hücumuna uğrayan Hz.
Meryem’in “susma ayeti” gibidir. Bu olay da Kur’an’da şöyle ifade edilir:
“Ben Rahman’a oruç adadım, bu gün hiç bir inse
konuşmayacağım!”
Hz. Meryem konuşmadığı için, oğlu İsa’yı işaret etmiş,
Yahudiler tahakküm edasıyla, “Şu beşikte olanla, sabiyle nasıl konuşuruz”
demişlerse de o konuşmuştur. Böylece onun konuşması da belirlenmiş bir ayet
olmuştur.
Bazı yorumcular, Hz. İsa’nın bu konuşmasıyla ilgili ayetteki
“kâne” fiilinin “nâkıs” değil, “zaid” olduğunu söylerler. “Eğer nâkıs olduğu
düşünülürse bu, “idi” anlamında zaman ifade eder. Bu durumda da İsa’nın
konuşması bütün insanların ki gibi olacağından mucizelik kalmaz” derler.
Yani metinden, Hz. İsa’nın, kundakta eli kolu sarılmış bir
bebek (tıfl) iken, mucize olarak konuştuğunun anlaşılabilmesi için bazı
kelimelere yeni görevler yüklenmesi gerektiği düşünülmektedir.
Oysa Kur’an, doğumdan itibaren buluğa erme yaşına kadar olan
çocuğa “tıfl” demiştir. Hz. İsa’nın konuşma çağını ise “sabi” ve “kehl” sözcükleriyle
belirlemiştir. Her ne kadar Arapçada sütten kesilmemiş çocuğa sabi de deniyorsa
da kelimenin kökü, tecrübesiz olunan çocukluk ve gençlik çağını nitelemektedir.
Nitekim bu kelime Kur’an’da Yahya peygamberin kendisine hikmet verilen yıllar
için kullanılmıştır. Bu da Müfessirlere göre en azından Kutsal kitabı okuyup
anlayabilme yaşıdır. Bu çağın, Kur’an’da mukabili olarak zikredilen “kehl”
sözcüğü ile tanımlanan 28-30 yaşlarına kadar sürdüğü de söylenebilir.
Bu durumda, şu tespiti de yapmamız kaçınılmaz olur. Adet
dışı olduğu düşünülen bir olayın, adet üzere cereyan etmiş bir olayla birlikte
zikredilmesi, ona gölge düşürür. Eğer Hz. İsa, harikulade bir şekilde sabi iken
konuşmuş olsaydı, bunun olgun iken konuşmasıyla birlikte zikredilmesinin bir
anlamı kalmazdı.
O hâlde Kur’an’da meseleye temas edilen bölümlerdeki
beşiğin, Hz. İsa’nın çocukluk çağına, beşikte konuşmasının ise ona küçük yaştan
itibaren ilham kaynağı olan peygamberce bilgeliğe mecazî bir işaret olduğunu
düşünmemiz gerekir. Bu durumda da, Hz. İsa, küçüklüğünde de olgunluk çağında da
peygamber kelamıyla konuşmuştu demek olur. Nitekim Hz. İsa’nın sabi iken
söylediği sözler, “Ben Allah’ın kuluyum, bana kitap verdi ve peygamber olarak
belirledi” olmuştur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder